Ruşen Çakır, İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz ile partisinin Meclis’teki komisyona katılmama kararını ve mevcut siyasi gelişmeleri değerlendirdi.
İYİ Parti, yeni çözüm süreci tartışmalarına katılmayan, Meclis’te kurulan komisyonda bulunmayan parti olmasıyla dikkat çekiyor. İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz, komisyona katılmama gerekçelerini ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) rolünü değerlendirdi.
Komisyona katılamama kararını “ilkesel duruş” olarak nitelendiren Uğur Poyraz, “Biz bu sürecin hem telif hakkının İmralı’daki terör hükümcüsüne ait olması, hem bu sürecin Meclis’in bypass edilerek yürütülmesi sebepleriyle katılım sağlamayacağımızı beyan ettik. Dolayısıyla söz konusu komisyon ve komisyonun süreçlerinden dolayı ‘evet, iyi yaptık’ ya da ‘doğru yaptık’ gibi bir strateji belirlemedik” dedi.
DEM Parti’yi eleştirdi
Uğur Poyraz, MHP ve Devlet Bahçeli’nin, AKP tarafından “paratoner” olarak kullanıldığını öne sürdü. Poyraz’a göre Bahçeli’nin açıklamalarının AKP tarafından onaylanması ve teşekkür edilmesi, bunun bir “iletişim kampanyası” olduğunu gösteriyor.
DEM Parti’yi de eleştiren Poyraz, şöyle devam etti:
“DEM Parti’de şu an cezaevinde olan eski genel başkanları, Selahattin Demirtaş’ın ismi yok. O süreçte Selahattin Demirtaş’tan tasdik bekliyorlar. Bir şeye destek olmasını bekliyorlar. Bu nasıl iş? Yani tanımlamaya çalıştığım şey şu: Bugün DEM Parti’nin bir genel başkanı var, Bakırhan. DEM Parti genel başkanı bu davayı gütsün, bu süreci yönetsin. Buradaki referans noktası bir terör hükümcüsü olur mu ya? Yani bundan 5 yıl sonra, 10 yıl sonra yaşasaydı, Türkiye’de dinler arası diyalog adı altında Fethullah Gülen’le mi böyle bir süreç başlatılacaktı? Ya da bugün İçişleri Bakanlığı bir toplumsal uzlaşı adı altında cezaevinde ne kadar mafya örgüt lideri varsa bunlarla toplanıp şey mi yapacak?”
Komisyonun Öcalan ile görüşmesi tartışmalarını da eleştiren Poyraz, “TBMM heyetinin Öcalan’la görüşmesi, TBMM’yi terör hükümlüsünün ayağına götürmekle aynı derecede vahim” dedi.
TBMM’nin milletvekillerinin millete hitap ettiği yer olduğunu belirten Uğur Poyraz, buranın “teröristle muhatap olacak bir makam olmadığını” söyledi. Poyraz, komisyonun samimiyeti ve somut çıktılarının olmadığını, muhalefetin görüşlerinin dikkate alınmadığını ileri sürdü.
Videonun deşifresi
Ruşen Çakır: İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz’la konuşuyoruz. Uğur Bey, merhaba, hoş geldiniz.
Uğur Poyraz: Merhabalar, hoş bulduk. İyi yayınlar diliyorum.
Ruşen Çakır: Uğur Bey, partiniz Meclis’te milletvekili olup komisyona girmeyen tek parti yanılmıyorsam, değil mi?
Uğur Poyraz: Evet, doğru.
Ruşen Çakır: Komisyonun şu zamana kadarki yaptığı çalışmalardan, medyaya yansıyanlardan hareketle bu kararınızın isabetli olduğunu düşünüyor musunuz?
Uğur Poyraz: Biz bu kararı verirken kararın sonuçlarını ya da süreçleri esas alarak bir karar vermedik, İYİ Parti hem genel merkez hem teşkilatları olarak. Biz bu sürecin hem telif hakkının İmralı’daki terör hükümlüsüne ait olması hem bu sürecin Meclis’in bypass edilerek yürütülmesi gibi ve bu komisyonun bir ad hoc komisyon olmadığı, bir paralel meclis yapısı oluşturduğunu ifade ederek bu konuya ilişkin katılım sağlamayacağımızı beyan ettik. Dolayısıyla, söz konusu komisyon ve komisyonun süreçlerinden dolayı, ‘‘evet iyi yaptık’’ ya da ‘‘doğru yaptık’’ gibi bir strateji belirlemedik. Burada çok ilkesel davrandık. Çünkü bu sürece ilişkin hem PKK’nın sözde kongresindeki sözde silah bırakma ifadesini oluşturdukları metinde söz konusu terör örgütünü kuran, yöneten ve infaz emri vermiş olan İmralı’daki terör hükümlüsünün çağrısından sonraki süreci için söylüyorum hem cumhuriyetimizin tapu senedi Lozan’ı hem Türkiye Cumhuriyeti’ni, cumhuriyet fikrini, aynı zamanda bugüne kadar Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni soykırım ve asimilasyonla da itham etti. Yani bütün bunları üst üste koyunca İYİ Parti olarak zaten tutumumuz çok net ve belli. Dolayısıyla bir süreç gözlemi üzerinden verdiğimiz ya da bunun üzerinden muhakeme ettiğimiz bir karar değil bizimki.
Ruşen Çakır: Peki, şu ana kadar Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim’deki o el sıkışmasından bu yana, bir tür milat olarak kabul ediyoruz artık, bir yılı aşkın bir zaman geçti. İYİ Parti olarak bu bir yılın bilançosunu nasıl çıkarıyorsunuz?
Uğur Poyraz: Bir yılın bilançosu çok net. Aslında bu bir yılı biz bir yıl olarak değerlendirmiyoruz. Bu bir yıl aslında bizim bütün çakralarımızın açıldığı bir yıl oldu. Yani aslında sizlere de önerim bu: Bu anlaşılıyor ki, DEM Parti, önceki ismi HDP, asla muhalefette bir siyasi parti değilmiş. Yani muhalefette olduğu dönemde de 2022-2021-2020-2019 o dönemde de aslında muhalefet bloğunu enfekte etmekle mesul olan, sorumlu olan Cumhur koalisyonunun bir paydaşı olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla 2019-20-21-22-23… Yani ben sizin ifade özgürlüğü ve diğer kavramlara olan sonsuz bağlılığınızı yakından takip eder ve takdir ederim; ancak geldiğimiz noktada 2023 seçimlerine gelirken HDP’nin yapmış olduğu açıklamaları sizin de bir programınızda ifade etmiştim, sizinle yaptığımız bir yayında da. Bu nasıl bir muhalefet anlayışıdır ki, HDP’nin yaptığı hiçbir açıklama ve beyanın muhalefet lehine olmadığını, Cumhur koalisyonunun bu ifadeler üzerinde muhalefetin üzerinde tepindiğini görüyoruz. O zamanlar tabii ‘‘Bu Cumhur koalisyonunun bir paydaşı mıdır, bir işbirlikçisi midir?’’ diye bir soru sormak, bununla ilgili bir ithamda bulunmak için elimde yeterli argüman yoktu. Ancak bu soru işaretini koymuştum. Sizinle yaptığım yayında koymuştum hatta bu soru işaretini. Şimdi bugün anlıyoruz ki, 2015’te rafa kaldırılan çözüm süreciyle aslında o dönemin ortakları, o dönemin işbirliği yapmış grupları bir uykuya yatmışlar. Bu uykuya yattıkları süreç içerisinde de Türkiye’deki siyasi gelişmelere kayıtsız kalmamışlar. Hücre tipi yapılanmayla birbirlerine vazifeler vermişler ve herkes vazifelerini icra etmiş. Günün sonunda Sayın Erdoğan’ın yeniden seçildiği, Millet İttifakı bileşenlerinin beceriksizlikle itham edildiği, muhalefetin üzerinde Cumhur koalisyonu bileşenlerinin tepindikleri, bununla ilgili de argüman oluşturdukları ve tırnak taktıkları alanın özellikle ve özellikle o dönemki ismiyle HDP’nin tutum, davranış, beyan ve tavırları olması bugünü bize açıklıyor. Dolayısıyla 1 Ekim’de el sıkışma aslında 1 Ekim’den önceki sürece ilişkin, yani yeni sürecin el sıkışmasından ziyade, 1 Ekim’den önce 2023 seçimlerinde ve diğer seçimlerde ve o diğer süreçte HDP’nin, şimdiki ismiyle DEM’in Cumhur koalisyonuna yapmış olduğu üstün hizmetlerden dolayı bir tebrik el sıkışması. Dolayısıyla aslında o dünün kapatılması ve yarının başlangıcına ilişkin bir el sıkışma. Şimdi de bununla ilgili özellikle Suriye’deki gelişmeler baz alınarak Türkiye’de yeni bir süreç başlatılıyor. Hatırlayın: 2011’de Suriye’de iç savaş başladı, Türkiye’de açılım başladı; 2024’te Suriye’de Şam rejimi düştü, Türkiye’de açılım başladı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün parametrelerini, bütün dinamiklerini açılım noktasında, iktidar açısından söylüyorum, açılım noktasında sadece Suriye’deki gelişmelere bağlaması sizce sağlıklı mı, doğru mu? Eğer siz bugün bir açılımdan bahsediyorsanız, bir komisyon kuruyorsanız, bu komisyonda birtakım haklardan bahsediyorsanız… Ki bu hakların ne olduğu bile tartışmalı. Çünkü bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her bir yurttaşı; Türk, Kürt, Alevi, Sünni, herkes haklarını anayasadan aldı. Aslında 41 yıllık terör belası, Türkiye’nin başındaki 41 yıllık terör belası, 1984 ilk Eruh ve Şemdinli baskını, o günden bugüne 41 yıl geçmiş. 41 yılın, sevgili Çakır, 41 yılın 25 yılında bu iktidar tepemizde. 41 yılın 25 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarından bahsediyoruz. 41 yılın 25 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı çerçevesinde şu anki bu komisyon şunun itirafıdır aslında: ‘‘Ben Adalet ve Kalkınma Partisi olarak Kürtlerin anayasal haklarını gasbettim. Şimdi bu gasbettiğim hakları Ortadoğu’da kurulmuş yeni meşruiyet pazarında, terör hükümlüsünün meşruiyet ihtiyacını karşılayarak bunları Kürtlere lütfedeceğim.’’ Önce sen Kürtlerin gasbettiğin haklarının bir hesabını ver bakayım. Kürtlerin yurttaş olarak anayasadan kaynaklı sahip olduğu hakları gasbetmenin hesabını vermeden her seferinde elini yıkayıp çıkarak, şu son dönemde Milliyetçi Hareket Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi yetkililerini bu planına sözcü kılarak… Ya hatırlayın Sayın Çakır, 6-7-8 Ekim olaylarından 4 ay sonra, 4 ay sonra ve Dolmabahçe’de de mutabakat için toplananların tamamı 6-7-8 Ekim olaylarının faili olarak yargılandılar, ceza aldılar, cezaevine girdiler. Bakın 6-7-8 Ekim olaylarından 4 ay sonra, 5 ay sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İçişleri Bakanıyla, açılımdan sorumlu devlet bakanıyla, yani bu kadrolarla oturdular. Bu kadrolarla oturduktan sonra partinin kapatılma davası, bunların gözaltına alınması, tutuklanması, yapılan işlemler… Bunları ne çabuk herkes unutuyor ya? Bu, bizim hafızamızın genişliğinden değil, bu konunun muhataplarının 8.00 kaynaklı bir durum anladığım kadarıyla.
Ruşen Çakır: Uğur Bey, şunu sorabilir miyim? Demin biraz bahsettiniz ama onu özel olarak vurgulamak istiyorum. Milliyetçi Hareket Partisi ve Bahçeli’den bahsediyoruz, yani en azından görünen startı veren kişi olarak. İYİ Parti de bir anlamda MHP’den doğmuş bir parti, şu ya da bu şekilde. Yani İYİ Parti kadrolarının önemli bir kısmı, mesela Müsavat Bey uzun bir süre İzmir il başkanlığını yapmıştı. Birçok kadronuz öyledir. Ne diyorsunuz? Yani bu MHP’nin ve Bahçeli’nin bu kadar bu olaya angaje olması, hatta yer yer Erdoğan’dan daha fazla… Mesela bu son ‘‘Öcalan’a komisyondan heyet gitsin mi gitmesin mi?’’ meselesinde açık açık, önce Feti Yıldız, ardından Devlet Bahçeli, ‘‘Tabii ki bunda hiçbir sakınca yok, iyi olur’’ dediler. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Burada MHP daha önceki bahsettiğiniz çözüm sürecine en karşı çıkan partiydi ya da karşı çıkanların önde gelenlerindendi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Uğur Poyraz: Şimdi İYİ Parti olarak şöyle bir tarihçeyi hatırlatmak istiyorum. Milliyetçi Hareket Partisi’nde siyaset yapmış isimler partimizde ağırlıkta var. Ancak bu isimlerin İYİ Parti’yi kurma felsefesi, yani İYİ Parti’nin kuruluş felsefesi biliyorsunuz, 2017 referandumundan sonra kuruldu. Yani bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne ilişkin, parlamenter demokrasinin gasbedilip Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin referandumla, ki mühürsüz oy pusulaları gibi de bir şahibenin olduğu referandumla gelmesiyle İYİ Parti kuruldu. Şimdi İYİ Parti’yi kuranların, yani oradaki Milliyetçi Hareket Partisi kökenli olanların da kendi tarihçelerini bir hatırlayalım. Ben burada fikri takibi önemsiyorum. Onlar öncelikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin merkezde siyaset yapması gerektiği duygusunu Milliyetçi Hareket Partisi yönetimine iletmişler. Milliyetçi Hareket Partisi yönetimi bu talebi uygulamaya koymadığı zaman o zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nde bir kongre süreci başlatmışlar. Kongre talebi de kabul edilmeyince bununla ilgili bir çağrı heyeti süreci başlatılmış ve tüzük değişikliği süreci başlatılmış. Bu da biliyorsunuz daha sonra akamete uğratıldı yargı kararıyla. Yani aslında bugüne kadar Türk siyasetinde ilk kez bütün hukuki argümanları kullanarak Milliyetçi Hareket Partisi çatısı altında ancak siyaseti merkezde yapma kararını ortaya koymuş bir gruptan bahsediyoruz. Daha sonra 2017 referandumu da bunun üzerine gelmiş. Milliyetçi Hareket Partisi 2017 referandumundaki tutum ve tavrını ortaya koymuş, 15 Temmuz’dan sonra başlayan, hatta 2015’ten sonra başlayan ilişki ağıyla birlikte. Bunun sonucunda İYİ Parti kurulmuş ve İYİ Parti kurulduğu günden beri aslında temel aldığımız şey cumhuriyet değerleri. Biz milliyetçiliği cumhuriyetten, cumhuriyeti milliyetçilikten ayırmıyoruz. Ve bugün 25 yıllık bu iktidarın aslında asıl sorunları cumhuriyetten arındırılmış milliyetçilik üzerine tezgâh kurmuşlarla milliyetçilikten arındırılmış cumhuriyet üzerine tezgâh kurmuşların beceriksizlikleri sonucunda 25 yıldır bu iktidar devleti yönetiyor, ülkeyi yönetiyor. Şimdi bunu bir yere koyduk. İkincisi, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi ve Sayın Genel Başkanı, halihazırda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili şöyle gözümüzü kapatıp bir arkamıza yaslanalım. Yaklaşık 3-4 yıl boyunca kamuoyunun nefret objesi kimdi AK Parti siyasetinde? Sayın Soylu’ydu. Ondan önce ekonomiye ilişkin nefret objesi kimdi? Sayın Berat Albayrak’tı. Şu son dönemde nefret objelerinden biri kim? Sayın Mehmet Şimşek. Yani Sayın Erdoğan’ın siyaset tarzında her seferinde bir paratoner yaratma var. Şimdi bu terörsüz Türkiye ambalajıyla telif hakkı Abdullah Öcalan’a ait olan bu sürece ve bu yöntemlerde yeni bir paratoner oluşturuldu. Bu da Milliyetçi Hareket Partisi ve aynı zamanda Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli. Dolayısıyla burada ben Sayın Bahçeli’nin ve Milliyetçi Hareket Partisi kadrolarının bizzat AK Parti tarafından bir paratoner olarak kullanıldığını düşünüyorum. Çünkü açıklamaları onlar yapıyorlar. Yani ülkeyi yöneten Sayın Erdoğan, ülkeyi yönetme yetkisine sahip olan Sayın Erdoğan ve kadrolarından bir açıklama yok. Sayın Bahçeli’ye teşekkür var. Milliyetçi Hareket Partisi’ne teşekkür var. Hatta onu zaman zaman belli bir aralıktan sonra onaylamaktan ziyade olumlama var. O yüzden bunun bir iletişim kampanyası halinde götürüldüğü ve bununla birlikte de yeri geldiğinde yine Adalet ve Kalkınma Partisi ve Sayın Genel Başkanı Erdoğan’ın elini yıkayıp çıkabileceği bir cep oluşturuluyor. Benim okumam bu. Bu tabii şahsi okumam.
Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Şu ana kadar benim bildiğim, yanlışım olabilir, iki miting yaptınız. Bir Bursa’yı, bir Mersin’i biliyorum.
Uğur Poyraz: Evet.
Ruşen Çakır: Atladığım başka mitinginiz var mı?
Uğur Poyraz: Hayır hayır, iki mitingimiz var, Bursa ve Mersin.
Ruşen Çakır: İki miting yaptınız ve bu mitinglerin ana konsepti de bu sürece yönelik eleştiriydi diye biliyorum. Nasıl geçti bu mitingler? Nasıl bir ilgi gördünüz?
Uğur Poyraz: Mitinglerde ilgide bir problem yok. Zaten mitingteki ilgi kamuoyunun ilgisi olmasa bile siz o ilgiyi yaratırsınız. Yani cümleleriniz, tavrınız… Artık biliyorsunuz, bu yeni iletişim çağında insanlar bir alana gitmek yerine sosyal medya ya da diğer alanlardan katılım sağlamayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla bir mitingin kalabalıklığıyla seyrekliği o mitingin başarılı olup olmadığına ilişkin bir argüman değil. Dolayısıyla mesele oradaki mesajlarınızın ve oradaki duruşunuzun kamuoyuna doğru intikal edip etmediği. Bunu da aslında artık yeni iletişim çağında engelleyebilecek hiçbir argüman yok, hiçbir güç yok. Ve İYİ Parti’nin hem Bursa hem Mersin mitinglerinde oldukça yoğun bir katılım vardı. Mesele aslında biz mesajlarımızı doğru verdik mi? Mesajlarımız doğru yere gitti mi? Çünkü Türk siyaseti, yani siyaset kurumu olarak toplumun sorunlarını, milletin sorunlarını çözme kurumu uzun zamandır kendi sorunlarını milletin üzerine yükleme kurumu hâline geldi. Ve dolayısıyla uzun zamandır Türk siyaseti aynı kısır tartışmaların içerisinde akşamları medya eliyle, gündüzleri parlamentoda ve diğer mecralarda aynı kısır döngü içerisinde kıvrılıp duruyor. O sırada milletin bambaşka sorunları var. Bugün bizim Kürtlerin sorunları ve Kürtlerin meselelerinin çözümüne ilişkin bir çekincemiz yok. Bunlara ilişkin anayasanın emrettiği, anayasanın ortaya koyduğu bütün haklardan en nitelikli şekilde istifade etmek mecburiyetindeler. Bu hepimizin sorumluluğu. Yani hangi ideolojiden, dinden, mezhepten, dilden konuştuğumuzla alakalı değil bu. Bu, devletin sorumluluğu, muhalefetin sorumluluğu, iktidarın sorumluluğu. Bundan kimse kaçınamaz. Ama burada problem olan şu Sayın Ruşen Bey; bugün ekonomik kriz Türk-Kürt ayırt etmiyor. Hukuksuzluk Türk-Kürt ayırt etmiyor. Yani burada benim bir hukukçu olarak da anlamaya çalıştığım şu: Bir terör hükümlüsünden bahsediyoruz. Terör örgütünü kurmuş, yönetmiş, infaz emri vermiş bir terör hükümlüsünden bahsediyoruz. Bu terör hükümlüsünden bir barış güvercini yaratılıyor. Bakın, 84’te Eruh baskınından sonra 85, 86, 87, 88, 89, 90, ne bileyim 98’e kadar bir nedamet göstermiş olsaydı, tekrar ifade ediyorum, bırakın hukuk tabirini, nedamet ya, bir nedamet göstermiş olsaydı, bir barış güvercini kavramını içinizden, aklınızdan geçirebilirdiniz. 99’da yurt dışında alınmış, Türkiye’ye teslim edilmiş. 99’da yargılanmış ve hüküm giymiş. Yani şimdi bir siyasi parti, parlamentodaki bir siyasi parti referans olarak bir terör hükümlüsünü alır mı? Bu sizce makul mü? Mesela şu soruyu merak ediyorum. DEM Parti’nin en azından şu an cezaevinde olan eski genel başkanlarının, Selahattin Demirtaş’ın ismi yok. O süreçte Selahattin Demirtaş’tan tasdik bekliyorlar. Bir şeye tasdik ya da destek olmasını bekliyorlar. Bu nasıl iş? Yani tanımlamaya çalıştığım şey şu. Bugün DEM Parti’nin bir Genel Başkanı var, Bakırhan. DEM Parti Genel Başkanı bu davayı gütsün, bu süreci yönetsin. Buradaki referans noktası bir terör hükümlüsü olur mu ya? Yani bundan 5 yıl sonra, 10 yıl sonra yaşasaydı Türkiye’de dinlerarası diyalog adı altında Fethullah Gülen’le mi ilgili böyle bir süreç başlatılacaktı? Ya da bugün İçişleri Bakanlığı bir toplumsal uzlaşı adı altında cezaevinde ne kadar mafya örgüt lideri varsa bunlarla toplanıp bir şura mı oluşturacaktı? O zaman bu yargılamanın ne anlamı var? 50.000 insan ölmüş ya! Bakın, ben Kürtlerle ilgili ‘‘devletin ya da iktidarların yanlış politikaları yoktur’’ iddiasında değilim. Bunlarla ilgili her şeyi düzeltmeye hazır bir iklimdeyiz. Ama bu bir terör örgütü liderinin mihmandarlığında ve onun referansıyla olacak bir iş değil. Yani bizim haklı çıkışımız da tepkimiz de çok net. Bunun nesi anlaşılmıyor, anlamıyorum. Ve bununla ilgili biz illaki, yani cumhuriyetle, cumhuriyeti kuran felsefe olan milliyetçilikle, en az onun kadar önemli, hatta aralarında mukayese olmayacak şekilde laiklikle, halkçılıkla, devletçilikle, yani cumhuriyetin temel değerleriyle bakıp temel değerleriyle hareket ediyoruz. Referans noktamız bir terör örgütü lideri değil. Hüküm giymiş bir terör örgütü lideri değil. Şimdi size soruyorum, PKK’yı kuran kim? PKK terör örgütünü kuran kim? PKK terör örgütü dediğiniz terör örgütünün hedefinde Türk-Kürt diye bir ayrım var mıydı namlusunu yönelttiğinde, mermisini sıktığında? Yani bir itikat üzerinden tanımlamıyorum ben bunu.
Ruşen Çakır: Bu bağlamda şunu sorabilir miyim son olarak tam da bu noktada? Şimdi komisyondan bir heyetin Öcalan’la görüşüp görüşmeyeceği tartışması var. DEM Parti ve MHP istiyor. AK Parti ve CHP şu ana kadar açık bir fikir beyan etmedi. Ama sanki olacakmış gibi bir izlenim var. Tabii ki yanılabiliriz. Böyle bir şey gerçekleşirse bunun nasıl bir anlamı olur sizin için, İYİ Parti için?
Uğur Poyraz: Bizim için zaten süreçteki hiçbir şey diğerinden daha vahim değil. Hepsi aynı mahiyette. Yani parlamentoyu, İstiklal Harbi’ni vermiş, cumhuriyeti ilan etmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bir terör hükümlüsünün ayağına götürmenin, terör hükümlüsünü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirmekten hiçbir farkı yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletvekillerinin o kürsüden millete hitap ettiği yerdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi teröristin ayağına gidecek ve teröristle muhatap olacak bir makam değildir. Bu, eğer çok gerekli olursa istihbarat birimlerinin görevidir. Bu, çok gerekliyse yargı birimlerinin, kolluk birimlerinin görevidir. Ben bunu genel hukuk kuralları ve uygulamalar üzerinden söylüyorum. Yani bunların görevini üstlenen ve bu merakını giderirken bu macerada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hükmi şahsiyetini ve tarihini yerle yeksan eden… Bu kadar da liberal olunmaz yani. Bu kadar geniş meşrepli olunmaz. Liberalliği geniş meşreplilikle bir arada değerlendirmiyorum. İkisini ayrı ayrı söylüyorum. Bu bir siyaset değil. Bu, bakın değerli Çakır, bugün Milliyetçi Hareket Partisi, DEM Parti ve AK Parti terörün siyasi ekmeğini yemiş üç parti. Biz 7 yaşında bir partiyiz. Terörün siyasi ekmeğini yemiş üç partiden bahsediyoruz: AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM. Şimdi geldiğimiz noktada bu komisyonun, biraz önce de söyledim, 3 Ocak 2013 Abdullah Öcalan’ın İmralı tutanaklarını okuduğunuzda bir komisyondan bahsediyor. ‘‘Bu komisyona da uzlaşma komisyonu ismi konulabilir’’ diyor. Aynı şekilde 3 Ocak 2013’te Abdullah Öcalan diyor ki: “Yeni bir anayasa yapılmalı. Bu da Numan Kurtulmuş mihmandarlığında yapılmalı.” Ve devamında da diyor ki Abdullah Öcalan: “Irak, Suriye ve Türkiye birliği ancak Maliki ve Esad rejiminin aşılmasıyla mümkün.” Şimdi bu son söylediğim: “Irak, Suriye ve Türkiye Birliği Maliki ve Esad rejiminin aşılmasıyla mümkün” açılımın her seferinde yani son 2024’te Şam rejimi düştükten sonra yeniden açılımın başlamasının gerekçesini, yani aslında time kodunu ortaya koyuyor. Devam ediyorum. 2013’te Abdullah Öcalan’ın Numan Kurtulmuş önermesi var. 2023’te Numan Kurtulmuş meclis başkanı olduğu günden beri, 2023 Ekim’inden beri anayasa aşağı, anayasa yukarı. En büyük ve en ateşli savunucusu da Sayın Numan Kurtulmuş. Devam ediyorum. 2024’te Sayın Bahçeli bir komisyon öneriyor. 2025’te de komisyon teşekkür ediyor. Bunların hepsinin kaynağına bakıyorsunuz: 3 Ocak 2013 tarihli İmralı tutanaklarının hepsi tek tek yazıyor. Abdullah Öcalan’ın projesi. Kardeşim, siz 100 yıllık cumhuriyet, 25 yıllık iktidarsınız. 25 yıldır İçişleri, Dışişleri, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı, her şey elinizde. Koca koca siyasi partilerin koca koca genel başkanlarısınız. Hiçbir şeyi beceremediniz de bir teröristin reçetesini mi uyguluyorsunuz 25 yıl sonra? Bu mu sizin devlet olma özelliğiniz ve vasfınız? Bu mu kabiliyetleriniz? Soruyorum ya. Çok içtenlikle soruyorum. Şimdi o yüzden artık Öcalan’ın ayağına gitmeler, Öcalan’ın gelmesi falan, bu iş sadece üzerine tüy dikmek gibi bir şey. Uğur olarak söylüyorum bunu, parti görüşü olarak söylemiyorum. Tüy dikmek gibi bir şey. Şimdi soruyorum size: Bu terörsüz Türkiye komisyonuna sizin gibi bir gazeteci, ki özgürlükler üzerinde de çok hassasiyet gösteren bir gazeteci, şu ana kadar hangi çıktı oluştu sizin zihninizde? Bir tanesi ömür boyu başkanlık için o komisyonda. Bir tanesi iktidarın nimetlerinden istifade etmek için o komisyonda. Diğeri Ortadoğu’da kurulan meşruiyet pazarında bir terör hükümlüsüne barış güvercini sıfatı yüklemek için o pazarda, o komisyonda. Diğeri de diploması gasbedilen, siyasi hakları taammüden planlı bir şekilde engellenen ve elinden alınan cumhurbaşkanı adayını ifade edip savunabilmek için o komisyonda. Yani o komisyonda aslında hiç kimse terörsüz Türkiye için değil, herkes başka bir hesap için orada. Bir kere işin samimiyet problemi de ayrı bir konu. Şu ana kadar sizin elinize var mı bir çıktı? Çok merak ediyorum. Ruşen Çakır olarak, yılların gazetecisi olarak, yılların deneyimli bir aydını olarak, ‘‘Ya Uğur, değerli dostum, ben şu ana kadar o onu söyledi, bu bunu söyledi, onu dinlediler, bunu dinlediler…’’ Herkes herkesi dinliyor zaten. Bir problem yok ki. Seri katil gibiler. Bugün parlamentoda, genel kurulda bakıyorsunuz AK Parti, MHP, DEM sıralarında böyle seri katil gibi oturuyorlar. Dinliyorlar, siz ne anlatırsanız anlatın. Bugüne kadar muhalefetin hangi dediğini ciddiye alıp da hayata geçirdi ki mevcut iktidar genel kurulda, parlamentoda? Ruşen Çakır olarak senin isyan ettiğin hangi konuyu biz dile getirdiğimizde parlamenter olarak onun genel kurulda iktidar tarafından ya da ortakları tarafından, “Evet bak kamuoyu için bu kıymetlidir,” deyip de zeytinlik yasasında, efendime söyleyeyim, kayyumla ilgili yasalarda, onunla ilgili, bununla ilgili hangisinde dikkate aldılar? Şimdi ne hikmetse komisyonda herkes muazzam bir sabır abidesi. Herkes birbirini dinliyor. Dinliyor. Şimdi komisyonda konuşulup, gelenlerin dinlenip, onların anlattıklarında bugüne kadar Türkiye’de söylenmemiş bir cümle var mıydı? Soruyorum size. Senin dile getirmediğin bir cümle var mıydı Sayın Ruşen Çakır?
Ruşen Çakır: Soruları siz bana sormaya başladınız. İsterseniz burada noktayı koyalım.
Uğur Poyraz: Evet, sorular bana geçmeye başladı. O yüzden soruyorum. Yani bunların hepsi zaten söylendi Türkiye’de. Herkes her şeyi biliyor. Bunun çözüm metodu, büyük Türk milleti olduğumuz gerçeğiyle, cumhuriyet felsefesiyle özgürlükler, demokrasi, insan hakları ve hukuktur. Ve bunun kılavuzu, gerçekten hem milletin iradesidir hem de milletin iradesinin tecelligâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir; bir terör örgütünü kuran, infaz emri veren, yöneten bir terör hükümlüsü değildir. Teşekkür ediyorum.
Ruşen Çakır: Ben teşekkür ederim Uğur Bey. Çok sağ olun.







