HÜDA PAR çözüm sürecinde DEM Parti ve MHP’ye nasıl bakıyor? DEM Parti ile dengeler ne durumda? HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı.
HÜDA PAR çözüm sürecine destek veriyor mu?
Zekeriya Yapıcıoğlu, partisinin çözüm sürecine destek verdiğini söyledi, “Biliyorsunuz parlamentoda dört sandalyemiz var. Bizim başka imkanımız varken, başka bir kardeşimizi orada görevlendirme imkanımız varken, bizzat benim oraya gitmem de aslında sürece verdiğimiz önemin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir” dedi.
HÜDA PAR’ın DEM Parti’ye bakışı değişti mi?
Zekeriya Yapıcıoğlu partisinin DEM Parti’yle olan inişli çıkışlı dengeleriyle ilgili, “Beşeri ilişkilerimiz var. Komisyonda DEM Parti üyeleriyle zaman zaman görüşmeler oluyor ama iki parti arasında herhangi bir resmi temas yok” diye konuştu.
Kürt meselesinin çözümü geciktiriliyor mu?
Yapıcıoğlu, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Kürt meselesiyle ilgili yazdığı analizi yorumladı. Uçum’un “Bu süreçte demokratikleşme yok. Örgüt silah bıraktı ve kendini feshetti, demokrasi sonra” değerlendirmesiyle ilgili Yapıcıoğlu şunları söyledi:
“Türkiye’de bir terör meselesi var, buna bağlı olarak bir de hükümet meselesi var. Sorun iki meseleyi birbirine karıştırmamız. Hatta biz başından beri Kürt sorunu olarak değil, Kürt meselesi olarak isimlendirilmesi gerektiğini söylüyoruz ve bunların birbirlerinin önüne engel ya da ön şart olarak ileri sürülmemesi gerekiyor. Zira bu daha önce süreci tıkadı. Ayrıca herhangi bir şekilde silahı tasvip etmeyen, şiddetin bir çözüm olmayacağını düşünen milyonlarca Kürt’ün meşru talepleri var. Bu hak talepleri karşılanmalı. Ertelememeli. Ama öteki taraftan bir de bu hak taleplerini eline silah alan, 40-41 yıldır şiddet yöntemlerini bir yol ve yöntem olarak benimsemiş ve kan dökmüş birileriyle oturup onlarla müzakere etmek de son derece yanlış olur.”
HÜDA PAR ve MHP ilişkisi hala mesafeli mi?
Yapıcıoğlu, Ruşen Çakır’ın “HÜDA PAR ve MHP iki ayrı dünya. Şu anda iki parti arasında nasıl bir ilişki var?” sorusunu şöyle yanıtladı:
“Bizim Meclis’teki bütün partilerle, komisyondaki bütün üyelerle görüşmemiz var. Başarılı ilişkiler var. Elbette siyasi partiler arasında fikir ayrılıkları olur. Bu bizim zenginliğimizdir. Diyalog hatlarımız açık.”
Videonun deşifresi:
Ruşen Çakır: Zekeriya Bey merhaba.
Zekeriya Yapıcıoğlu: Merhaba Ruşen Bey. İyi yayınlar diliyorum.
Ruşen Çakır: Sağ olun. Şimdi sizi beklerken ben dedim ki, ‘‘HÜDA PAR başından itibaren bu sürece destek verdi. Komisyona da destek verdi. Hatta bizzat genel başkanı komisyonda yer alıyor.’’ Önce bir girizgâh olarak bunu sorayım. Geçen yıl Ekim ayında Devlet Bahçeli’nin bir tür anons ettiği diyelim, DEM Partililerin elini sıkarak, bu sürece siz parti olarak destek veriyorsunuz, değil mi?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Evet evet.
Ruşen Çakır: Neden?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Hatta şunu da söyleyeyim. Biliyorsunuz, parlamentoda bizim dört sandalyemiz var. Dört kişiyle temsil ediliyoruz HÜDA PAR olarak. Bizden başka bir DSP Genel Başkanı komisyonda görev alıyor. Zaten DSP tek vekille temsil ediliyor. Ama bizim başka imkânımız varken, başka bir kardeşimizi orada görevlendirme imkânımız varken, bizzat benim oraya gitmem de aslında sürece verdiğimiz önemin bir göstergesi olarak kabul edilmeli, diyorum.
Ruşen Çakır: Peki, sizin parti olarak ağırlıkla Güneydoğu’da Kürtler arasında, Kürt seçmen nezdinde bir gücünüz var. Tabii başka yerlerde de örgütlenmeniz var ama daha çok o coğrafyaya ve o kültüre sesleniyorsunuz ve zaten parti programında da Kürt meselesi önemli bir yer oluşturuyor, değil mi?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Evet. Parti programımızda Kürt meselesi müstakil bir başlık hâlinde önemli bir yer tutuyor. Ama sadece Kürt meselesi değil elbette. Kürt meselesi bu memleketin önemli meselelerinden birisi olduğu için ona yeterince yer ayırmak bence her partinin yapması gereken bir şey. Biz de bütün Türkiye’de örgütlenmeye çalışıyoruz ve bütün vatandaşlara hitap etmeye çalışıyoruz. Ve memleketin asli meseleleri, temel meseleleri, köklü meseleleri her neyse onlara parmak basıyoruz. Parti programımızda bunların hepsine yer var ve hepsine yönelik çözüm önerilerimiz var.
Ruşen Çakır: Peki, şeyi de sorabilir miyim? An itibarıyla DEM Parti ya da onların içinde yer aldığı hareketle ilişkileriniz ne durumda? Çünkü çok inişli çıkışlı bir seyir izlediğini biliyorum. Bugün itibarıyla ne durumda?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Yani beşerî ilişkilerimiz var. Komisyonda DEM Parti üyeleriyle zaman zaman komisyona gelen bazı meselelerle ilgili görüşmeler var ama bu seviyede, yani iki parti arasında resmî herhangi bir temas an itibarıyla yok.
Ruşen Çakır: Peki, burada şu husus önemli. Geçen biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bir analiz kaleme aldı ve orada dedi ki: “Şu anda bir süreç var. Bu süreçte demokratikleşme yok.” dedi. Esas olarak örgütün silah bırakmasını ve kendini feshini kastetti. “Demokrasi sonra olacak.” dedi. “Demokrasi sonra olacak.” demek aynı zamanda Kürt meselesinin çözümü meselesinin de sonra olduğu gibi böyle bir kategorileştirme yapılıyor, ki Cumhur İttifakı’nın iki büyük partisinin yaklaşımı da galiba böyle. Galiba diyorum çünkü henüz Mehmet Uçum’un açıklığında bir şey dile gelmedi. Siz ne diyorsunuz? Sizin bakışınız nasıl? Sizce bu makul bir kategorileştirme mi?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Aslında Mehmet Uçum’un bu kategorileştirmeyi yapmasından çok önce hem AK Parti hem de MHP cenahından benzer şeyler gelmişti. Bize göre de aslında meselenin iki yönü var. Zaten konu tartışılırken bir ‘‘terörsüz Türkiye’’ bir de ‘‘iç cephenin tahkim edilmesi’’ olarak isimlendirilen, iktidar tarafından isimlendirilen bir süreçten bahsediyoruz. DEM Parti cenahı bunu “Barış ve demokratikleşme süreci” olarak isimlendirdi. Belki bunu “PKK’nın tasfiye edilmesi ve kardeşlik hukukunun yeniden tesisi” olarak isimlendirmek gerekiyor. Ama birbirinden farklı, belki bazı yerlerde iç içe geçmiş iki ayrı şeyden söz etmek mümkün. Bizim başından beri aslında 2013-2015 arasında çözüm süreci olarak isimlendirilen süreç devam ederken de dile getirdiğimiz bir şey vardı. Biz diyorduk ki iki meseleyi birbirinden ayırt etmek lazım. Evet, Türkiye’de bir şiddet sorunu, bir terör sorunu var ama bundan bağımsız olarak bir de Kürt meselesi var. Bunu Kürt meselesi olarak isimlendirirsiniz, bunu demokratikleşme meselesi olarak isimlendirirsiniz veya başka şekillerde isimlendirebilirsiniz ama sonuç itibarıyla bir mesele var ama bir de sorun var. Bu sorunla meseleyi birbirine karıştırmamak lazım. Hatta biz başından beri Kürt sorunu olarak değil, Kürt meselesi olarak isimlendirilmesi gerektiğini söylüyoruz ve birinin diğerinin önünde engel ya da ön şart olarak ileri sürülmemesi gerektiğini söylüyoruz. Zaten bu süreci tıkadı daha önce. Bu sürecin de yine önceki süreçten eğer ders alınmamışsa benzer şekilde tıkanma riski vardır, diyoruz. O yüzden ikisini birbirine karıştırmayalım. Yani eline silah almamış, herhangi bir şekilde silahı tasvip etmeyen ya da şiddet yönteminin bir çözüm enstrümanı olmayacağını düşünen milyonlarca Kürdün meşru ve makbul talepleri var. Bu meşru ve makbul talepler elbette meşru zeminlerde çözüme kavuşturulmalı. Bu hak talepleri karşılanmalı ama bunlar herhangi bir şekilde bir şarta da bağlanmamalı, ertelenmemeli. Ama öte taraftan bir de bu halk taleplerini eline silah alan, 40 yıldır, 41 yıldır şiddet yöntemlerini bir yol ve yöntem olarak benimsemiş ve kan dökmüş kişilerle bu yöntemleri asla tasvip etmeyen kişilerin hak taleplerini oturup pazarlık etmek veya bunu onlarla müzakere etmek de son derece yanlış olur. Biz bunu 10 yıldan fazla bir süredir söylüyoruz.
Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Şu anda komisyonun önünde bir tartışma var, masada bir tartışma var: Öcalan’la görüşülüp görüşülmeme meselesi. DEM Parti istiyor. MHP de istiyor. Önce Feti Bey, Feti Yıldız söyledi, sonra Devlet Bahçeli söyledi. Siz, parti olarak bunun, bu ziyaretin doğru olduğunu düşünüyor musunuz? Ve de üstüne eğer bir heyet oluşacaksa heyete dâhil olmak ister misiniz?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Aslında bu soru daha önce sorulmuştu ve bu soruyu da cevaplandırmıştık yani bu kadar tartışma yoğunlaşmadan önce. Bize göre bu çok gerekli bir ziyaret değil. Ama şunu da eklemiştim: Biz, diğer bazı komisyona üye veren partiler gibi, “Eğer bu gerçekleşirse biz komisyonu terk eder gideriz” modunda da değiliz. Sonuç itibarıyla komisyon buna karar verecek. Ama bu görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine ilişkin iki farklı görüş sizin de söylediğiniz gibi “Olmalı, olmamalı” şeklindeki bir görüş. ‘‘Görüşme gerçekleşsin’’ diyenler malumunuz. DEM Parti başından beri mutlaka bu görüşmenin olması gerektiğini söylüyor ve ısrarla bunun altını çiziyor. MHP kanadı da görüşme gerçekleşsin diyor ama her ikisinin belki görüşmeye yüklediği anlam ya da beklediği sonuç çok farklı. Bunu herhâlde herkes görüyordur. Biliyorsunuz, başından beri şöyle bir tartışma var: Abdullah Öcalan’ın yapmış olduğu, geçen Şubat ayında yapmış olduğu çağrı, Suriye’deki silahlı unsurları da kapsıyor mu, kapsamıyor mu? Bu uzun süre tartışıldı. Hem DEM cenahından hem PKK’ya yakın bazı başka kişilerden şu cümleleri işittik farklı manalarda, bazıları dedi ki: “Evet, onları da kapsıyor.” Bazıları da: “Ne alaka, onlar bu kapsam dâhilinde değil.” dediler. Şimdi Sayın Bahçeli’nin en son yapmış olduğu açıklamalardan şunu çıkarıyoruz ki Abdullah Öcalan’ın daha açık, daha net bir şekilde, belki isimle zikrederek SDG’nin de ya da YPG’nin de bunlardan birisi olduğu, bu çağrının onları da kapsadığı ve onların da silah bırakıp Suriye ordusuna entegre olmaları gerektiği yönünde bir açıklama veriyor. Başka taraflara çekilemeyecek ve anlaşılır net bir açıklama. Hatta geçen gün Serbestiyet‘te Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yapmış, defalarca İmralı’da kendisiyle görüşmüş avukatlarından biri olan ve son dönemde geçtiğimiz belediye seçimlerinde Batman’da belediye başkan adayı gösterilmiş Mehdi Öztüzün’ün röportajında da benzer ifadeler var. Ama öte taraftan belki Kandil ve DEM cenahı şunu söylemeye çalışıyor: “Aslında şu anda bizim görüştüğümüz sadece silahsızlanma süreci değil, aynı zamanda Kürt meselesinin çözümünün ne olması gerektiği konusunu da bizim görüşmemiz lazım ve bu konuda da görüşülecek kişi Abdullah Öcalan’dır.” Yani tabiri caizse, bunu bir müzakere süreci, Abdullah Öcalan’ı da başmüzakereci olarak vasıflandırmak niyetiyle bunu ısrarla vurguluyorlar. Niyetler farklı ama sonuçta bir noktada buluşuyorlar: “Bu görüşme gerçekleşmeli.” Şimdi biz de diyoruz ki bu bir sorun. Partilerden bazıları “Zinhar bu görüşme olmamalı.” diyor. Hatta aynı parti içerisinde farklı görüşte olan insanlar da var. Bunu ben komisyon üyeleriyle yaptığım görüşmelerde de birebir bizzat müşahede etmiş bir kişi olarak söylüyorum. Her partideki kişiler aynı düşünmüyor. Yani her partinin görüşü kurumsal olarak bir görüş olsa bile komisyondaki üyeler arasında bir görüş farklılığı var. Bunları aşmak mümkündür. Mesela İmralı’ya gidilmeden Abdullah Öcalan SEGBİS sistemiyle dinlenebilir. O zaman sadece İmralı’ya gitmiş üç beş kişi değil, belki bütün komisyon onun ne dediğini doğrudan doğruya kendi ağzından da duymuş olabilir. Hatta belki bazılarının soruları olabilir, o sorular da sorulabilir. Yani bunları aşmak bence mümkündür.
Ruşen Çakır: Şunu sorabilir miyim? Şimdi siz en son Meclis açılışında o meşhur fotoğraflardan birisinde Devlet Bahçeli ile yan yanaydınız. Daha önce de bir yerde, Cumhur İttifakı’nın bir faaliyetinde yine birlikteydiniz. Açıkçası iki partiyi de az buçuk bilen birisi olarak, gerek MHP’yi gerek HÜDA PAR’ı gazeteci olarak, yani iki ayrı dünyasınız. Yanılıyor muyum? Yanılıyorsam düzeltin. Bütün bu süreçte hem Cumhur İttifakı olayında hem de bu yeni süreçle birlikte – ki bu süreci en azından anons eden kişi Devlet Bahçeli ve en çok öne çıkan kişi Devlet Bahçeli – gerek kişisel olarak gerek iki parti arasında nasıl bir ilişki var? Yine hâlâ bir mesafe mi var?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Görüşmelerimiz var bizim Meclis’teki bütün partilerle. Komisyondaki bütün üyelerle görüşmemiz var. Beşerî ilişkiler devam ediyor. Birlikte bazı işleri yapmak üzere yol yürüyen partilerin memleketin bütün meseleleriyle ilgili aynı açıdan olaylara bakmak ya da aynı şeyleri düşünmek gibi mecburiyetleri yoktur. Ben daha önce de çok defa tekrar ettim. Biliyorsunuz, Millet İttifakı içerisinde Altılı Masa vardı. Altı parti masanın etrafında oturuyorlardı ve kararlarını oy birliğiyle alıyorlardı. Fakat Cumhur İttifakı böyle bir şey değildi. Cumhur İttifakı pek çok konuda farklı düşünmeye devam ediyordu ve herkes kendi düşüncesine sahip çıkmaya, onları dillendirmeye devam ediyordu. Ama sonuç itibarıyla bir ittifak çatısı altında tek bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemek suretiyle birlikte yol yürüdüler. Elbette siyasi partiler arasında fikir ayrılıkları olur. Zaten olmazsa o zaman tek bir parti olur. Partilerin sayısının fazla oluşu ya da görüşlerinin farklı oluşu bizim zenginliğimizdir ve bunları bir sorun olarak da görmemek lazım. Diyalog kapılarımız açık.
Ruşen Çakır: Peki, şu anda sizce içinden geçtiğimiz sürecin önündeki en büyük riskler neler? Yani neden korkuyorsunuz mesela? Başarıya ulaşmasını ne engelleyebilir?
Zekeriya Yapıcıoğlu: Biraz önce aslında kısmen değindim. Başarıya ulaşmasının önündeki engellerden bir tanesi o: İki şeyin birbirine karıştırılması. Birincisi, örgütün feshi ve silahsızlanma süreciyle, bunun sağlanması için silah bırakan örgüt üyelerine uygulanacak hükümlerin ne olması gerektiği konusunu, bir de bundan bağımsız olarak örgüt henüz yokken, 100 yılı aşkın bir süredir hissedilen, hissedilmeye başlanan ve süreç içerisinde farklı farklı dalgalanmalar yaşayan Kürt meselesinin birbirine karıştırılması. İkisinin mutlaka birbirinden kesin çizgilerle ayrılması. Bunu net olarak söylüyorum. Bunlar birbirine karıştırılırsa birinin diğerini engellemesi, birinin diğerinin önünde engel olarak durması ya da şart olarak ileri sürülmesi süreci zehirler ve akamete uğratabilir. Bir diğeri, eğer bu süreç çok fazla yayılırsa, zamana yayılırsa o zaman provokasyonlara açık hâle geliyor. Nitekim şu son günlerde bazı alâmetlerini görmeye başladık. İşte Duran Kalkan’ın en son yapmış olduğu açıklamalar buna örnek olarak gösterilebilir. Başından beri biz şunu söylüyoruz: Mutlaka bu mesele çözülmeli. Biz bu meseleyi çözmek zorundayız. Yani şiddet sorununu, silah sorununu mutlaka hâlletmek zorundayız. Bunun hâl yolu neyse ona hep birlikte kafa yorup ortak akılla bir çözüm bulmak zorundayız. Ama öte taraftan Kürt vatandaşların, Kürt kardeşlerimizin taleplerini de, makul ve meşru olan taleplerini de bir şekilde karşılamak, sadece Kürtleri değil elbette, bu memlekette yaşayan 86 milyon vatandaşın tamamının makul ve meşru taleplerini, hak taleplerini, hürriyet taleplerini karşılamak zorundayız. Onu yerine getirmek zorundayız ve bu konuda en büyük sorumluluk da Meclis’e düşüyor. Siyasal düzenlemeleri yapacak kurum olması hasebiyle sorumluluk Meclis’e düşüyor. Bu ikisini birbirine karıştırmadan ve bu şekilde belki birbirine takılmadan bunu hâlletmek gerekiyor ama dediğim gibi, biraz da elimizi çabuk tutmamız gerekiyor. Sürecin tıkanma riskini oluşturabileceği noktalarından bir tanesi de şudur. Şimdi bugüne kadar 15 toplantı yaptık. STK temsilcileri, kanaat önderleri ve akademisyenlerden 128 kişi geldi. Çok farklı görüşler dile getirildi. Ama sonuç itibarıyla biz dinlemelerin sonuna yaklaşıyoruz. Sizin de az önce sunum yaparken ifade ettiğiniz gibi belki bir oturum kapalı yapıldı. Bundan sonra da bir kapalı oturum daha yapılabilir. Büyük ihtimalle de olacak. MİT Başkanı, İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı’nın dinleneceği bir kapalı oturum daha yapılabilir ve bu şekilde aslında toplumsal kesimlerin neredeyse tamamı dinlendi, belki birkaç istisna dışında. Meclis Başkanı’nın isteği ve talebi şu, arzusu şu, aynı zamanda Komisyon Başkanı olan Sayın Numan Kurtulmuş’tan bahsediyorum. İstiyor ki ortak bir raporla biz durumu komisyona sunalım. Yani partilerin ortaklaşabileceği bir rapor ortaya çıksın. Bu iş nedir, ismi nedir, çözümü nedir, ne tür düzenlemeler yapılması gerekir? Bu konuda bir ortaklaşma istiyor. Fakat bu ortaklaşma biraz zor görünüyor çünkü farklı farklı konularda farklı düşünen partiler var. Mesela silah bırakan ve geri dönenlerin durumu ne olacak? Bununla ilgili kanunun içeriği ve kapsamı ne olacak? Bu konuda fikirler muhtelif, farklı farklı fikirler var. Yine yasal düzenlemenin zamanlaması ne olacak? Biliyorsunuz, özellikle PKK tarafı bir an önce bir kanuni düzenleme yapılması gerektiğini söylüyor. “Biz sembolik olarak da olsa silah bırakma seremonisini gerçekleştirdik. Artık devletin bir adım atması gerekiyor.” diyor. Ama öte taraftan görünen o ki devlet ve hükümet, “Eğer sahada fiilen silah bırakıldığını görmezsek bir kanun çıkaramayız” fikrine daha yakın. Bunu aşmak mümkün. Bizim bir kanun teklifi hazırlığımız var. Bizim önerimiz şudur, biz diyoruz ki: Biz bir kanun çıkaralım. Yani silah bırakmış olanlara ne tür hükümler uygulanacak? Daha önce örgüt üyesi olarak, silah kullanmamış örgüt üyesi olarak cezaevinde yatanların durumu ne olacak? Silah kullanmış olanların durumu, cezalarıyla ilgili infaz düzenlemelerinin neler olacağıyla ilgili bazı düzenlemeler yapalım. Ama bu düzenlemeyi yaparken kanuna şöyle bir şart koyabiliriz: Bu kanunun hükümlerinin uygulanması, örgütün silah bırakma kararının sahada fiilen uygulanması ve bunun ilgili kurumlarca tespit edilmesi şartına bağlı olmak suretiyle bu sorun aşılabilir. Böylece hem “Bir kanuni düzenleme yapılmadan biz daha öteye bir adım atmayız” diyenlerin o kanunu düzenleme talebi, beklentisi karşılanmış olur hem de “Biz bu kanunu çıkarırsak, kanunu uygulayıp daha önce ceza almış, cezaevine girmiş olanları biz saldıktan sonra ya örgüt silah bırakmazsa, başka bir isimle ya da aynı isimle sakladığı silahları çıkarıp yeniden silahlı eylemlere başlarsa o zaman ne olacak?” şeklindeki tereddütleri ve endişeleri de bir şekilde karşılamış oluruz. Yine bu raporun hazırlanması, yani ortak raporun hazırlanmasıyla ilgili belki partiler arasındaki farklı görüşlerin birisi de işte İmralı ziyaretiyle ilgili. Onu da biraz önce söyledim. SEGBİS sistemiyle bunun aşılması da mümkündür kanaatindeyim. Sonuç itibarıyla başından beri söylediğimiz şeyi, sürecin başladığından bu yana söylediğimiz o cümleyi tekrardan kurmak istiyorum. Diyoruz ki biz, bu sorunu hâlledebiliriz. Elbette çok kolay değil. 41 yıldır devam eden bir şiddet sorunu var. Bir terör sorunu var. Binlerce silahlı insan var. Onların on binlerce, belki yüz binlerce yakını, akrabaları var. Ama öte taraftan 100 yılı aşkın bir süredir devam eden bir Kürt meselesi var. Elbette zordur. Birkaç günde, birkaç haftada hâlledilebilecek bir mesele değildir fakat çözülmesi imkânsız değildir. Bunun için iki şey gereklidir Ruşen Bey: Bir, samimiyet, iki, kararlılık. Eğer sağlam bir irade varsa, çıkan küçük engellere takılmadan, tökezlemeden bu süreci sürdürebilirsek ben inanıyorum ki sonuca ulaşacağız, olumlu sonuçlara ulaşacağız. Ulaştırmak zorundayız. Gelecek nesillerimize bu sorunları bırakmamalıyız. Mutlaka daha iyi bir gelecek, hak ve hürriyetlerin daha geniş olduğu, daha sorunsuz ve şiddetsiz bir Türkiye, şiddetsiz bir memleket, şiddetsiz bir ortam, ortak hayat, ortak gelecek bırakmak gibi bir sorumluluğumuz var. Bunu başaracağız. Başarmak zorundayız. Başaracağımıza da inanıyorum ben.
Ruşen Çakır: Evet, soracaktım, “Umutlu musunuz?” diye. Sizi bayağı iyimser gördüm. Umarım gerçekten Türkiye bu sorunun üstesinden gelir. Çok sağ olun Zekeriya Bey yayınımıza katıldığınız için. Eksik olmayın. Kolay gelsin.






