Amberin Zaman ile söyleşi: “Suriye’de taraflar savaş istemiyor ama barışamıyor”

Suriye’de son durum ne? Kürtler ile Şam arasındaki müzakerelerde neler yaşanıyor? AL-Monitor muhabiri Amberin Zaman, Aleviler, Dürziler ve SDG üzerinden Suriye’deki barış ihtimallerini ve bölgedeki güç dengelerini Ruşen Çakır’a anlattı.

Amberin Zaman, Ruşen Çakır’a Suriye gündemine dair değerlendirmelerde bulundu. Zaman, Suriye’de görünürde sakinlik olsa da azınlık topluluklar için durumun hâlâ kırılgan olduğunu niteledi

“Çok ciddi katliamlar yaşandı. Aleviler kendilerini son derece korunaksız hissediyor. Dürzilerin arkasında İsrail var ama Alevilerin yok. Kaçırmalar, saldırılar, tecavüzler sürüyor. Artık gündemden düşmüş gibi görünse de bu meseleler hallolmuş değil, sadece üzeri örtüldü.”

“Şam savaş yorgunu toplumun çaresizliğini kullanıyor”

Şam yönetimi hakkında konuşan Zaman, Şam’ın savaş yorgunu bir toplumun çaresizliğini kullandıklarını vurgulayarak, “Halk gerçekten çok zor durumda ve bir umuda tutunmak istiyor. Eş Şara çok pragmatik davranıyor. Hristiyanlarla pozlar veriyor, serbest piyasa mesajı veriyor, teknokratları göreve getiriyor. Bu bana AKP’nin ilk dönemini hatırlatıyor. Azınlıklara kötü davranıldı ama o dönem gibi bir yumuşama havası yaratılmaya çalışılıyor” dedi.  

Kürtler ile Şam arasındaki müzakereler 

Suriye Kürtleriyle Şam arasındaki ilişkileri de değerlendiren Zaman, ülkedeki en organize yapının Suriye Demokratik Güçleri (SDG) olduğunu öne sürdü: 

“SDG, Amerikan ordusunun eğittiği, 80 ila 100 bin arasında savaşçısı olan bir güç. Suriye’nin üçte birine hakimler. Ülkenin doğal kaynaklarının çoğu onların bölgesinde. Şam ile müzakerelerde ‘Adem-i merkeziyetçilik’ talep ediyorlar ama taraflar taviz vermiyor. Amerika ise anlaşma baskısı yapıyor çünkü Kürtlerle uzlaşan bir Şam, Washington için çok daha makbul olur.”

Bu müzakerelerin kolay olmayacağını söyleyen Amberin Zaman, şöyle devam etti: 

“14 yıldır başka dünyalarda yaşayan Kürtler ile Araplar arasında büyük bir zihniyet farkı var. Yıllarca kimlik bile verilmeyen bir halktan söz ediyoruz. Böyle bir yapıyla birkaç ayda barış sağlanması mümkün değil.”

Kürtlere tanınacak bir özerkliğin diğer gruplar için de domino etkisi yaratacağını belirten Amberin Zaman, “Kürtlerin talep ettiği özerklik, diğer azınlıklara da tanınmak zorunda kalır ama böyle bir gelenek Suriye’de yok. Lübnan örneğine bakıyorlar, orada kaos görüyorlar. Irak Kürdistanı’na bakıyorlar, orada bile birlik yok. Bu yüzden herkes temkinli” diye konuştu.  

Suriye'de taraflar savaş istemiyor | Kürtler ile Şam arasındaki müzakerelerde neler yaşanıyor?
Suriye’de taraflar savaş istemiyor | Kürtler ile Şam arasındaki müzakerelerde neler yaşanıyor?

“Savaş istemiyorlar ama barış işlerine gelmiyor”

Savaşın geri dönmesini kimsenin istemediğini söyleyen Zaman, “Savaş istemiyorlar ama barış da yapamıyorlar. Çünkü kimse birbirine güvenmiyor. Esad, Kürtlere güvenmiyor. Kürtler, Araplara güvenmiyor. Bölgedeki güçler de birbirinin niyetinden emin değil” dedi. 

Amberin Zaman bu durumun yalnızca iç aktörlerle sınırlı olmadığını söyledi: 

“ABD, Rusya, Türkiye ve İran gibi dış güçler de mevcut dengenin değişmesini istemiyor. Bu da Suriye’deki savaşsız ama barışsız hali kalıcılaştırıyor. Kimse Suriye’de gerçek bir çözüm istemiyor. Çünkü, herkesin mevcut durumdan elde ettiği bir çıkar var. Amerika orada İran’ı dengelemek istiyor, Türkiye kendi güvenliğini önceliyor, Rusya üslerini korumak istiyor, Esad iktidarda kalmak istiyor. Yani kimse savaşı sürdürmek istemiyor ama barış da kimsenin işine gelmiyor.”

Söyleşinin deşifresi – Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Suriye’de neler oluyor, son durum nedir, neler olabilir? Olay sadece Kürtlerin durumu değil tabii. Suriye bir ülke olarak kendini yeniden yapılandırabilecek mi? Bir devlet inşa edilecek mi? Çoğulcu bir toplum kurulabilecek mi? Çok zor sorular, ama bir uzman gazeteciyle bu konuları konuşmak çok yararlı olacak. Daha yakınlarda, Suriye’nin birçok bölgesinde gazetecilik faaliyeti yapan, çok kişiyle görüşen arkadaşımız, AL-Monitor’un kıdemli muhabiri Amberin Zaman’la birlikteyiz. Amberin merhaba. 

Amberin Zaman: Merhaba Ruşen. 

Sen Suriye’ye çok sık gidiyorsun. Yakınlarda yine gittin, birçok yer dolaştın. Tabii ağırlıkla, Kürtlerin egemen olduğu bölge olan Rojava’yla Şam ilişkilerini konuşacağız. Ama onun öncesinde şunu sormak istiyorum: Türkiye’nin gündeminde ne zamandır pek yer almıyor ama yeni yönetimle birlikte iki ciddi olay; Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlar yaşandı. Onlar yatışmış gibi görünüyor ama son gidişinde bu konuları da incelediğini biliyorum. Bu meseleler hallolmuş durumda mı yoksa buzdolabına kalkmış gibi mi? 

Zaman: Sorunun hallolması mümkün değil. Çok ciddi sorunlardan bahsediyoruz, çok büyük katliamlar yaşandı. Alevilere yönelik katliamlar mart ayında oldu ve biliyorsun Dürzilerden farklı olarak uluslararası bir hamileri yok. Dürzilerin arkasında İsrail var, ama Alevilerin arkasında hiç kimse yok. Onlar ilk günden itibaren silahlarını çoğunlukla terk etmişlerdi. Onların büyük tedirginliği sürüyor ve onlara yönelik saldırılar da devam ediyor. Çok fazla medyada yer almıyor, çünkü orada yaşananlar büyük katliamlar düzeyinde değil, tek tük. Mesela ben Humus’tayken, o gün okul önünde bir Alevi öğretmene saldırı düzenlenmişti ve bu kadıncağız ölmüştü. Ona benzer bir sürü olay yaşanıyor. Münferit kaçırmalar, tecavüzler devam ediyor. Oradaki Aleviler kendilerini son derece korunaksız hissediyor, birçoğu da ayrılmak, gitmek istiyor oradan. Ama tabii bu artık çok fazla gündemde olmadığı için, temmuz ayında yaşanan büyük bir katliamın akabinde, bunun önüne bir kere Dürziler meselesi geçmişti. Özellikle de meseleye İsrail müdahil olduğu için bu daha çok yankılandı. Şu anda üstüne bir bant yapıştırıldı bir şekilde ve çatışmalar durmuş vaziyette. Ama yine bazı sıkıntılar var elbette. 

Dürziler de hiçbir şekilde rahatlamış değiller. Ben onların liderleriyle görüştüm Şam’da. Bir yandan, yeni iktidarla bir işbirlikleri söz konusu. Bir örnek verecek olursam: Ceramana denilen bir bölge var, orada çok fazla Dürzi yaşıyor, ama güvenliği HTŞ, yani iktidar sağlıyor. Onlar, orada çok büyük sorun olan esrar sorununa karşı birlikte mücadele ediyorlar, bayağı da başarı elde ettiler bu konuda. Bu sorun büyük oranda çözülmüş görünüyor. Bu işbirliği modeli üzerinden, en azından o bölgede aralarında bir sulh sağlandığını düşündüm. Ama konuşma uzadıkça, “Biz hiç güvenmiyoruz. Biz özerklik istiyoruz” diyorlar. Süveyda’da Hicri simli bir Dürzi lider var biliyorsun. O, hep İsrail’le birlikte hareket eden bir isim. İlk başlarda diğer gruplar onu dışlıyordu. Ama bu saldırılardan sonra diğer Dürzi liderler onun etrafında birleşti ve ona karşı bir sempati uyanmış vaziyette. Herhalde dışarıdan gelen bu desteği o sağladığı için ve bir şekilde katliamların durdurulması onun üzerinden gerçekleştiği için, onu gerçek bir lider gibi algılıyorlar. Demek istediğim, bu işler hiç çözülmüş değil, büyük bir güvensizlik söz konusu. Diğer yandan, Kürtlerle süren müzakereler var. 

O konuya geleceğiz. Şunu sormak istiyorum: Daha önce konuştuğum bazı uzmanlar, Aleviler söz konusu olduğu zaman Rusya’nın Alevilere bir tür hamilik yapabileceğini söylemişlerdi. Hem coğrafi olarak Rusya’nın orada var olması hem geçmişten gelen bir şey. Ama geçenlerde Ahmet eş-Şara Moskova’daydı ve açıkçası biraz şaşırtıcı bir gezi oldu. Tam senin Suriye’ye gittiğin zamanlara denk geldi diye hatırlıyorum. 

Zaman: Hayır, ben dönmüştüm, geçen pazar günü döndüm. O da sanıyorum geçtiğimiz hafta çarşamba Rusya’ya gitti. 

Bu buluşmaya şaşırdın mı?

Zaman: Hayır, hiç şaşırtıcı bulmadım. Zaten Ruslar daha ilk günden koşa koşa gidip elini öpmüştü Şara’nın. Putin’in Suriye’den Sorumlu Temsilcisi Lavrentiev, koşa koşa gidip el sıkışmıştı Şara’yla ve biliyoruz ki HTŞ Halep’e varınca, zaten aralarındaki görüşme trafiğinin neticesinde Ruslar bombalamamaya karar verdi Eş- Şara o yüzden Şam’a kadar gidebildi. Onun için bunlar hiç şaşırtıcı değil. Rusya kendi çıkarını düşünüyor. Çünkü baktı ki Beşar Esad’dan bir şey olmuyor, ‘’Kral öldü, yaşasın yeni kral’’ kafasında. Tabii Rusya şu anda çok daha kırılgan bir konumda. Evet, oradaki üslerinde duruyorlar ama birçok adamlarını, bir sürü malzemelerini, askeri teçhizatlarını Rusya’ya geri yolladılar. Onların umudu özellikle oradaki limanları muhafaza edebilmek. Tabii bu yaptırımlar hâlâ sürerken, önemli bir kısmı kaldırılmış olsa dahi, neredeyse ellerinde ne varsa İsrail bombaladı. Onun için yeni yöntemin elinde doğru dürüst silah yok. Eski tedarikçi de Rusya. Onlarla belli ki bir şekilde birtakım alışverişler gerçekleşecek ve bunu da bunu da yadırgamamak gerekiyor. Zaten eskiden beri bir i birliği pratikleri var. Her ne kadar düşman da olsalar, Türkiye’nin de dahil olduğu, artık kadük olan Astana süreci çerçevesinde, HTŞ ile Ruslar birbirleriyle konuşuyorlardı. Bu yeni bir ilişki değil ki, bunu göz ardı etmemek lazım. Amerika’nın da bir tepki gösterdiğine tanık olmuyoruz. “Ne yapıyorsunuz, ne işiniz var Ruslarla?” diyen de yok. İsrail rahatsız değil bundan. Türkiye de değil anladığım kadarıyla. Çünkü herkes pragmatik davranıyor. Onun için, Rusları Alevilerin hamisi gibi görmek bence biraz yanıltıcı. Hatta ‘’bu üsleri muhafaza etmenin bedeli Esad’ın iadesi mi?’’ sorusu eminim ki başta Esad olmak üzere birçok Alevinin aklında yer alıyordur. 

Şu anda ilk defa senden duyuyorum bunu. Esad’ı iade etmek çok bomba, acayip bir şey olur. 

 Zaman: Zaten Suriye bunu resmen talep etti. Tabii bu, Rusya’yı diğer müttefikleri karşısında çok zor duruma düşürebilir. Çünkü dediğin gibi neticede bir şekilde bu rejimin hamisiydi ve Esad’a ve çevresine kapılarını açtılar. Tabii iade ederse, diğer desteklediği otokratik rejimler arasında artık Ruslara kim güvenir sorusu gündeme gelir. Ama ben şuna işaret etmek istiyorum: ‘’Bu sorunlar çözüldü mü?’’ diye sordun, sormanı da çok doğal karşılıyorum. Çünkü artık önümüzdeki imajlar, o katledilen siviller vesaire değil, Şara’nın Birleşmiş Milletlerde boy göstermesi, bir ara Trump’la tekrar el sıkışması, dünya sahnesinde büyük bir meşruiyet kazanmış olması. Öte yandan, Kongre’nin Sezar Yaptırımları çok önemli. Çünkü bunların kalkması Suriye’nin uluslararası bankacılık sistemine dahil olmasını sağlayacak, ki önlerindeki en büyük tıkaç bu. Çünkü bu yaptırımlar yerinde durduğu sürece, herhangi bir ülke Suriye’ye doğru dürüst yatırım yapamıyor, çünkü bankacılık sistemine dahil değil. Bu yaptırımlar yüzünden Suriye ile iş yapan herkes bir şekilde risk altına girmiş oluyor. Bu yaptırımların kalkmasına yönelik Kongre’de öneriler sunuldu ve ilk defa ‘’bu yaptırımlar ancak koşullu olarak kaldırılmalı’’ diyen taraf da var. 

Kongrede iki farklı grup var. Biri ‘’hemen tamamıyla kalksın diyen senatör ve Kongre üyeleri. Bir de ‘’Hayır, bunu Şara’nın nasıl davrandığına bağlayalım’’ diyenler. Sanırım Kürtler bu formülü destekliyorlar çünkü bunun üzerinden kendilerine de birtakım hakların sağlanabileceğine inanıyorlar; bir pazarlık unsur olarak görüyorlar. Ama orada da sanırım artık bir kırılma var. Herkes ‘’bir an evvel artık bu yaptırımlar kalksın, Suriye halkına bir nefes alma şansı tanıyalım ve iş dünyası da artık girsin buraya’’ diye toplu bir irade seziliyor. Temmuz ayına göre Şara bence çok daha güçlü bir konumda ve Şam’da bir şekilde umut seziliyor. Ben orada bir sürü iş adamıyla görüştüm. Dinci değil, seküler insanlar dahil hepsi Şara’yı destekliyorlar. 

Tam da güven meselesini soracaktım. Sonuçta cihatçılıktan gelen, başına ödül konmuş, örgütü terör listesinde olan birisinden bahsediyoruz. Bu, Afganistan’ın Taliban’a terk edilmesinden daha farklı. Avrupa’nın yanı başında, çok daha stratejik, çok karmaşık ve çoğul bir yapısı olan ve Batı’yla çok geleneksel ilişkisi olan bir Suriye’den bahsediyoruz. Seninle bu yayından önce yaptığımız sohbetlerde, özellikle Şam’daki izlenimlerini şöyle görmüştüm; tam söylediğin gibi Şara’ya bayağı bir geniş kredi açılmış anladığım kadarıyla. 

Zaman: Evet.

Bir yanıyla mecburiyet yönü var. Sonuçta geçici de olsa ülkenin Cumhurbaşkanı. Ama bir yandan da aradan geçen süre zarfında, yapıp ettiklerine bakarak mı bunu yapıyorlar, yoksa başka seçenek olmadığı için mi? 

Zaman: Bunların hepsinin bir payı var. Ama neticede bu adam geldi ve o koltuğa oturdu. Onun dışında da biri yok ortada. Bunu askeri gücüyle yaptı. Dediğim gibi, Rusya’nın geri çekilmesiyle ve öncesinde, İran’ın İsrail tarafından Suriye’den kovulmasıyla birlikte gerçekleşen fiili bir durum. Başkası gelip savaşarak bu koltuğu elinden mi alacak? Hayır, öyle bir yapı yok ortada. Diğer Sünni silahlı muhalif yapılar büyük ölçüde onunla birlikte hareket ediyor. Her ne kadar bir kısmı Türkiye’nin himayesinde olup, her zaman Şara’nın tam kontrolü altında olmasalar dahi, büyük ölçüde durum böyle ve halk destekliyor. Özellikle Sünniler destekliyorlar çünkü umuda ihtiyaçları var. Düşünsene, 14 yıldır korkunç bir kan banyosu, her yer yerle bir. Hepimiz her gün Gazze’deki durumu görüyoruz. Yerle bir olan mekânlar, insanların evleri, binalar… Suriye’nin her yeri öyle. Orası bir enkaz. Halk gerçekten çok zor durumda ve bir umuda tutunmak istiyorlar. Onun için çok normal karşılamak gerekir. Şara’nın cihatçı olmasını düşünmüyor insanlar, önlerine bakmak istiyor. Bu adam da son derece pragmatik biliyorsun. Evet, Şara cihatçı, ama çok burjuva bir aileden çıkmış, babası sol tandanslı bir Arap milliyetçisi, bir entelektüel ve erkek kardeşler iş adamları. Bir tanesi Erbil’de Pepsi’nin başındaydı. Bir diğeri sanırım Suudi Arabistan’da iş yapıyordu ve hepsi geri geldiler ve Şara’nın yanında yer alıyorlar. Diasporadan gelen birtakım kişiler de yanında yer alıyor. Şara, yanında ideolojik değil, daha ziyade teknokrat insanlar istiyor. Bu da çok dikkat çekici. 

Ben seninle bu yayına girmeden önce bir haber yazıyordum. Suriye’de Al-Thawra gazetesi vardı. Baas rejiminin gazetesiydi ve her gün rejimi överdi. Bunu dönüştürmek istiyorlar. Gazetenin başına, sakallı, sürekli Allah-u Ekber diyen bir insan koyduklarını düşünebilirsin. Ama hayır, Avrupa Birliği tarafından eğitim görmüş, Esad’a karşı muhalif basında yer alan ve Avrupa tarafından fonlanan projelerde yer almış. O gazetede çalışanların %80’i Alevi. Bu adam gazetenin başına gelince hepsi ‘’biz işimizi kaybedeceğiz’’ diye tir tir titremiş. Hiç kimseyi de kovmamış. Her şey beklediğin gibi değil, ön yargılı yaklaşmamak gerekiyor. Dediğim gibi son derece pragmatik, iş bitirici bir adam. Aslında bir yönüyle de AK Parti’nin erken dönemlerine benzetiyorum oradaki yapıyı. Çünkü azınlıklara çok iyi davranmadılar, korkunç davranıldı. Evet, onu bir kenara koyalım. Kenara konacak gibi de bir mesele değil, izleyiciler yanlış anlamasın. Ama onun haricinde Hristiyanlarla pozlar vermek, serbest piyasayı canlandırmak, bütün o eski kanunları yok etmek, teknokratları getirmek, yabancı sermayeyi çekmek istemek, bütün kesimlerle iyi ilişkiler kurma gayreti… Bütün bunlar bana AK Parti’nin ilk günlerini hatırlatıyor. Tabii bir kere gücü pekişince acaba nasıl davranır, onu da merak ediyoruz. Ama ben şu an için başta uluslararası camia olmak üzere herkesin Ahmet eş-Şara’ya bir şekilde zaman tanıyacağına inanıyorum. Yakın zamanda bir yere gideceğine inanmıyorum. Çok da korunaklı. 

Peki o zaman Şara’nın Suriye’deki en dişli rakipleri Kürtlere, SDG’ye gelelim. SDG demek daha mantıklı değil mi? Ama altında esas olarak PYD ve YPG’nin olduğunu biliyoruz. En kritik nokta şu aşamada öyle gözüküyor. James Jeffrey’nin Washington Institute’ta çok kapsamlı bir yazısı var biliyorsun. “Azınlıklarla sorunlar bekleyebilir, ama Kürtlerle olan mesele öncelikli” diyor. Bunun birçok nedeni var. Sen daha iyi biliyorsun, yıllardır takip ediyorsun. Ama şöyle özetleyebiliriz herhalde: Suriye’deki SDG yapılanması, şu anda Suriye’nin en örgütlü gücü, belki de Şam yönetiminden daha örgütlü ve daha tecrübeli. Orada, onların adem-i merkeziyetçilik diye tanımladıkları talepleri ve onun üzerinde dönen ciddi bir tartışma var. Ama bu tartışmanın bir de Ankara boyutu var. Doğru özetledin mi? 

Zaman: Evet. Oradaki en organize, Amerikan ordusunun eğittiği, sayıları 80 bin ile 100 bin arasında ifade edilen çok önemli bir askeri güç var. Kimisi en fazla 60 bin olduğunu söylüyor, bilemiyorum. On dört yıldır da gelişen bir özerk yönetim var orada. Suriye’nin neredeyse üçte birine ve en önemli doğal kaynakların bulunduğu bir alanda hâkim olan bir güçten söz ediyoruz. Binin üzerinde Amerikan askerinin bulunduğu bir bölgeden bahsediyoruz. Tabii 10 Mart Antlaşması var. Askeri ve sivil yapıların Şam’la entegre olmasını öngören, ama detaylarını hiçbir şekilde anlatmayan bir çerçeve anlaşması var. Ama içi halen boş. Tabii her iki taraf da taviz vermiyor görünüyor. Çünkü ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, her ne kadar tarafları bir araya getirmeyi başarsa da, en son ben oradayken, Mazlum Abdi ile Eş-Şara’yı aynı odaya sokmayı başardı ve herkes çok efendi davrandı. Çünkü daha önceki görüşmede tansiyon o kadar yükselmişti ki, Barrack odayı terk etmişti biliyorsun. Bu kez öyle olmadı. Ama burada hallolan mesele, Halep’teki çatışmalardı. Çünkü bunlar bayağı kontrolden çıkmaya başlamıştı. Biliyorsun, Şeyh Maksut ve Eşrefiye Kürtlerin yoğun olduğu bölge. Orada Kürtlere kendi öz güvenliklerini, öz yönetimlerini sürdürmelerine izin verilmişti, Şam’la bir anlaşmaya varılmıştı. Ama orada yine tansiyon yükselip çatışmalar başlayınca, Washington’da alarm zilleri çalmaya başladı. Dediğim gibi, tarafları bir araya getirdiler, bir ateşkes sağlandı. Ondan beri taraflar, Eş-Şara’yla Mazlum Abdi o düzeyde hiç görüşmemişti. Onlar bir araya getirilip, bir niyet tazelemesi yaşandı. Ama onun ötesinde bir şeyin gerçekleşmediğini, halledilmediğini en çıplak ifadelerle, SDG’nin askeri heyetinin temsilciliğini yapan, müzakerelere girip çıkan Şam’daki kişi Sipan Hemo, bir medyaya yaptığı açıklamada gözler önüne serdi. Özetle, “Hiçbir şeyi çözmüş değiliz” dedi. ‘’Şam herhangi bir adım atmıyor, biz de taleplerimizden vazgeçmiyoruz’’ demeye getirdi. Bu nasıl aşılacak? Önümüzdeki büyük soru bu. Amerika’nın çok acelesi var. Çünkü bu Sezar Yaptırımları’nın kalkmasını istiyor. Kürtlerle el sıkışan ve gerçek bir anlaşmaya varan bir Şam, tabii ki çok daha makbul bir Şam olacaktır Kongre’nin nezdinde. Çünkü Kongre’de Kürtlere müthiş bir sempati var biliyorsun. 

Öte yandan Türkiye’nin seçim takvimi var. Erdoğan’ın birtakım hedefleri, emelleri var. Bunun için de Türkiye’de kamuoyuna “satabileceği,” kabul ettirebileceği bir Suriye’de de bir çözüm gerekiyor. Onun için Türkiye’nin de büyük müthiş bir baskısı var. Fark ettiysen, ismini vermeyen birtakım yetkililer, yabancı ajanslara, basına “Biz Suriye ile güvenlik anlaşması sağladık. 30 km. derinliğinde bir güvenlik kuşağı kurulacak. Adana Anlaşması yeniden canlandırılacak” gibi verdikleri mesajlarla bir anlamda gene SDG’nin üzerinde baskı kurulmaya gayret ediliyor. Yıl sonuna kadar 10 Mart Anlaşması’na süre tanındı biliyorsun, ama böyle bir sorunun birkaç ayda çözülmesi mümkün değil. On dört yıldır başka bir dünyada yaşayan Kürtlerle, bambaşka bir kafa yapısına sahip, on yıllarca bir Arap şovenliğin, milliyetçiliğin pompalandığı bir halk, Kürtleri hiçbir zaman eşit görmeyen ve yıllarca bastıran, kimlik bile vermeyen bir yapı. Her ne kadar Esad olmasa dahi kafalar aynı. Alelacele nasıl bir araya getireceksin bunları?

‘’Nasıl olup anlaşacaklar?’’ sorusu önemli ama anlaşmazlarsa ne olacak? Sonuç olarak anlaşmama halinin doğurabileceği çatışma ihtimalleri her iki tarafa da kaybettirecek. Bir de böyle bir şey var. Gerçekten çok zor bir durum. Söylediğin çok önemli. İki ayrı dünya, tamam, ama ayrı bir devlet söz konusu olmayacağı için aynı ülke sınırları içerisinde olmak durumundalar. Ama bir şekilde bir formül bulmak zorundalar. Birinin, diğerinin söylediğini kabul etmesi gibi bir seçenek şu anda gözükmüyor anladığım kadarıyla. Bir diğer husus da şu: Kürtlerle anlaşamayan ya da Kürtlerle çatışan bir Şam’ın, Dürzilerle ve Alevilerle ve hatta diyelim ki Hristiyanlarla, diğer azınlıklarla da sorun yaşaması kaçınılmaz. Ama Kürtlerle anlaşması halinde, diğerleriyle anlaşması da daha kolaylaşır gibi geliyor bana. 

Zaman: Bu da yine problem. Çünkü Kürtlerin talep ettiği özerkliği o zaman diğerlerine de tanımak gerekir, öyle değil mi? Bir tek Kürtlere olmaz ki. Mesela Kuzey Irak’ta başka bir şey oldu. Kürtlerin homojen olarak yoğun olduğu bir bölge, onların yönetiminde şu anda. Tabii orada Hristiyanlar, Yezidiler gibi azınlıklar var ama büyük oranda Kürt. Oysa Rojava yönetiminin hâkim olduğu coğrafya öyle değil. Rakka, Deyrizor, Haseke’de hep Arap nüfusu var, bu bir. İkincisi, dediğim gibi, Kürtlere diyelim ki bir bölge olarak onların yoğun olduğu bir sınırda anlaştın, o zaman diğerlerine ne yapacaksın? Öyle kolay işler değil. Çünkü böyle bir gelenek, bir pratik yok. Pratiğin olduğu ülkeye, yanı başlarındaki Lübnan’a baktıkları zaman, bir kaos görüyorlar. Bir türlü ayağa kalkamayan, sürekli iç çatışma halinde olan bir devlet. Kuzey Irak’a, Irak Kürdistanı’na, Irak’a bakıyorsun, orada bırak peşmergenin Irak ordusuyla entegre olmasını, birbirleriyle bile entegre olamamışlar. Çevrende bir başarı örneğini aradığın zaman bulamıyorsun. Bunun en güzel formülünü belki Türkiye’de yaratacağız. Herkesin haklarının tanındığı demokratik bir Anayasa ile ama hani illa da bölgelere… Bunlar zor işler, hiç kolay değil. Ama ben Suriye’de bunun çok çok zaman alacağına inanıyorum. Bir günden diğerine olmayacak, bence uzun bir süre muallakta kalacak, ama bir şekilde ufak ufak anlaşmalar çerçevesinde savaş önlenecek. Bir şekilde biraz petrol gidecek oraya. Zaten gidiyor, eski model sürüyor aslında. Çünkü biliyorsun Esad rejimi döneminde de aracılar üzerinden Şam’a petrol gidiyordu. Aynı şekilde aynı kişiler dâhil yine. Katarji isimli bir iş adamı ve Şara’nın kardeşi var. Yani o model devam ediyor. Bir şekilde savaşmadan birlikte yaşamayı öğrenecekler. Ama çözüm diye sunabileceğimiz bir şeyin çok uzağındayız açıkçası. 

Son olarak şunu sormak istiyorum: Sence Öcalan faktörü Suriye’de belirleyici bir rol oynayabilir mi?

Zaman: Bence Öcalan’ı çok aşan bir durum. Öcalan’ın 1979’da gittiği Suriye ve orada yarattığı Kürt hareketiyle, bugünkünün arasında dağlar kadar fark var. Oradaki Kürtler, uluslararası güçlerle mesaisi olan, Amerikan Ordusu’yla işbirliği yapan, Fransız Cumhurbaşkanı ile görüşen bir yapı artık. Öcalan her ne kadar nüfuzunu sürdürse de, oradaki halk onu hâlâ çok seviyor, Şam’daki Kürt mahallelerinde de herkes Öcalan’ı çok seviyor, ama bir o kadar da Mazlum Abdi’yi seviyorlar, bir lider gibi görüyorlar. 

Şununla noktalamak isterim: En azından her iki taraf da savaşı göze alamıyor şu anda ve istemiyor. Suriye halkı yeniden çatışmalar olmasını, kan dökülmesini hiç istemiyor. Herhangi bir Suriye genci yine üniformasını giyip savaşmak istemiyor. Bıktılar, bunu istemiyorlar. Böyle bir durumda Eş- Şara da siyasi olarak çok kan kaybeder diye düşünüyorum. Kürtler de nereye kadar zorlar? Tamam, kendilerine çok güveniyorlar konuştuğun zaman ‘’biz eskisine nazaran çok hazırlıklıyız. 2019’da Türkiye’nin müdahale ettiği zamana oranla çok daha güçlüyüz. Amerika gitse de biz şöyle yaparız, böyle yaparız’’ diyorlar, ama orada da o kadar kolay değil bu işler ve Amerikalılar çekilirse de çok daha kırılgan bir pozisyona girerler. Hele ki yaptırımlar kalkarsa. Çünkü yaptırımlar kalkarsa, oradaki Arap nüfusu da yanlarında tutmak bence çok daha güç bir hâl alır. Çünkü Şam’ın cazibesi çok daha fazla artmış olur. Karmaşık bir durum ve böyle net cevaplar veremiyorum. Bence hiç kimse veremez. Çünkü oldukça öngörülemez bir durum. Tek söyleyebileceğim şey, Türkiye de orada bir savaşı göze alamaz. Çünkü Türkiye açısından da oradaki bir istikrarsızlık Eş-Şara’yı zayıflatacağı için, o nispette Türkiye’ye de zarar verir. Türkiye’nin de, orası istikrara kavuşsun, müteahhitler gitsin, ticaret açılsın, mülteciler dönsün gibi planları var. Onun için Türkiye orada bir savaşı göze alamaz. Tabii şöyle bir detay var: Eğer SDG Suriye Ordusu’yla entegre olursa, Türkiye artık meşru bir şekilde, o kadar rahat bir SDG’ye saldıramaz. Zaten SDG’ye saldırması meşru değil bence. Yani her şey çok karışık. 

Evet, şöyle özetliyoruz: Taraflar savaş istemiyor ama kalıcı barışı da yapamıyorlar. 

Zaman: Çok güzel özetledin. Son bir nokta: Barrack’ın dün NTV’ye verdiği bir mülakat vardı, duymuşsundur. “Onlar bir askeri güç, onlara biz bir dayatmada bulunmuyoruz, bulunamayız. Onlar bizim ortaklarımız” gibi de Kürtlerin gururunu okşayacak bazı açıklamalar yapmış ve bunun Sipan Hemo’nun açıklamasından sonra gelmesi bence oldukça ilginç. Demek ki Amerikalılar da bir şekilde alttan alıyorlar. Yeter ki taraflar bir şekilde anlaşsın. Bakalım hep birlikte göreceğiz. 

Amberin yayınımıza katıldığın için çok teşekkürler. Yine çok bilgilendirici, ufuk açıcı bir yayın oldu. Çok sağ ol, eksik olma. 

Zaman: Sağ ol Ruşen beni konuk ettiğin için. 

Evet, AL-Monitor kıdemli muhabiri Amberin Zaman’la, Suriye’nin her bir yönünü, ama özellikle Şam ve Kürtler arasında anlaşmanın olup olamayacağını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.