PKK’nın Türkiye’den çekilme açıklaması ne anlama geliyor? Ruşen Çakır ile Mümtaz’er Türköne PKK’nın son açıklamalarını ve meclis gündemini değerlendirdi.
Ruşen Çakır’a konuşan Mümtaz’er Türköne, “Herkesin kazanacağı bir süreç mümkün mü?” başlıklı yayında çözüm sürecine dair son gelişmeleri yorumladı. Türköne, gelişmeleri “sürecin inisiyatifi devlette değil, PKK’da” diye nitelendirerek şunları söyledi:
“Süreci PKK yönetiyor. İnisiyatif onlarda. Devlet geriden geliyor. Pozisyon alışı, durumu idare edişi hep geriden. Yasal düzenlemeler konusunda adım atılmazsa süreç tıkanır. Meclis uzun zamandır açık ama hala bir ilerleme yok.”
Türköne, PKK’nın Türkiye’den çekilme kararını duyurmasının psikolojik bir hamle olduğunu, toplumun sürece katılımını artırmak için yapıldığını söyledi. Fakat bu açıklamanın CHP’nin Çağlayan’daki mitingiyle aynı güne denk gelmesi nedeniyle etkisinin azaldığını belirterek, “Pazar Kandil’de barış, Çağlayan’da savaş vardı. Her şey tersine döndü. Meşru muhatap CHP oldu, kriminal örgüt gibi davranılan da yine CHP. Bu ikili çelişki bir yıldır çözülemedi” diye konuştu.
“Demokrasi olmadan hukuk yürümez”
Türköne, çözüm sürecinin temel çelişkisinin demokrasinin işlemeden yürütülmeye çalışılması olduğunu vurguladı:
“Bu süreç demokrasi olmadan, hukuk işlemeden yürümez. İktidar kanadı işi ağırdan alıyor. Kayyumlar, infaz yasaları, AİHM kararları uygulanmadıkça bu iş ilerlemez. Kürt siyaseti de biliyor ki demokrasi olmadan bu mesele çözülmez.”
Casusluk soruşturmaları ve CHP’ye yönelik hamlelerin de süreci sekteye uğrattığını belirten Türköne, “Savaşın olduğu yerde barış yürüyemez. Devlet kendi çelişkisini çözemiyor” diye konuştu.
Herkesin kazanacağı bir süreç mümkün mü?
İktidarın süreci yönetme biçimini tutarsız bulan Türköne, resepsiyona DEM Parti’nin çağrılmamasını eleştirerek, “29 Ekim’de DEM Parti’nin çağrılmasını beklerdik. Devletin birleştirici olması gerekirken dışlayıcı davranıyor. Her defasında çuvallıyoruz çünkü inanılmaz tutarsızlıklar var. Saraydakilerin kafası karışık” dedi.
Türköne, çözüm sürecinin Bahçeli’nin inisiyatifiyle ilerlediğini ancak bunun çelişkiler doğurduğunu öne sürdü:
“Bahçeli düğmeye bastı, lokomotif oldu. Demokrasiye bağlılık vurguları yaptı ama sırtında Cumhur İttifakı yükü var. Hem AKP’nin yanında durmak hem süreci sürdürmek istiyor. Bu da büyük bir çelişki yaratıyor.”
“Öcalan’ın engelsiz bir şekilde süreci yönetmesi gerekiyor”
Türköne, İmralı heyetinin Öcalan’la görüşmesinin sürece ivme kazandıracağını vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Heyetin Öcalan’la görüşmesi onun meşruiyet alanını pekiştirir. Öcalan engelsiz iletişim kurabildiğinde süreç yürüyecek. Bu pazarlığın parçası zaten. Başka türlü ilerlemez.”
Videonun deşifresini yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. Prof. Mümtaz’er Türköne ile kaldığımız yerden çözüm sürecini değerlendirmeye devam ediyoruz. Pazar günü, PKK’nın Türkiye’deki güçlerini çektiği açıklaması vardı. Bugün Meclis Komisyonu’nun bakanlarla yaptığı kapalı toplantı var. Ve yine bugün, Erdoğan Beştepe’de DEM Parti İmralı heyetini kabul ediyor. Böyle bir yoğun günün değerlendirmesini yapıyoruz. Tabii ki Meclis Komisyonu kapalı oturum olduğu için neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Saray’daki görüşme hakkında da açıklama yapılmadığı için bilmiyoruz. Fakat olayları biliyoruz. Mümtaz’er, “Nasıl gidiyor?” diye soracağım hemen. Sen en son, “Terör bitti, artık ulus-devlet sorunumuz var” dedin.
Türköne: ‘’Ulusal sorunumuz var’’ dedim.
Ulusal sorunumuz var, evet.
Türköne: Bu, Lenin’in formülleştirdiği sorun. Öcalan’ın da Marksist-Leninist çizgiden devraldığı kavram. Evet, başından itibaren seninle benim durduğumuz yer, bu işin, hayırla neticeleneceği istikametindeydi. Hep bunu söyledik, bunu tekrarladık. Öyle anlaşılıyor ki, pazar günkü gelişme, tıpkı komisyonun oluşturulması gibi, Türkiye’deki psikolojik ortamı desteklemek, toplumdaki kanaati, sürecin toplumsallaşmasını zenginleştirmek adına yapılmış bir hamle. Herhâlde PKK’lılara da söylemişlerdir veya Öcalan’a söylemişlerdir. Yani ‘’bu havayı biraz daha olumlu hâle getirmek için bir şeyler yapın’’ gibi bir şey söylenmiş olmalı. Fakat sonucu itibariyle, böyle bir hamle PKK kanadından geliyorsa, bunun bıraktığı şöyle bir bir izlenim var. ‘’Süreci PKK yönetiyor. İnisiyatif onlarda.’’ Vaziyet alışı, pozisyon alışı, durumu idare edişi, hep geriden geliyor. Önümüzde yasal düzenlemeler meselesi var. Meclis açıldı, uzun zamandır da çalışıyor. Bunun, bekleyecek, tahammül edilecek tarafı kalmadı. Mutlaka o konuda adımlar atılması lazım ki, diğer süreç, yani PKK’dan beklenen şeyler çok somut bir şekilde gerçekleşebilsin. Fakat şu âna kadar, süreci başlatan, düğmeye basan Bahçeli aktörü ve ona tam anlamıyla senkronize bir şekilde cevap veren Öcalan var ve bugün geldiğimiz nokta burası. O komisyonun kurulması, birilerinin komisyona gidip sunum yapması dışında hâlâ hiçbir gelişme yok devlet kanadında.
Zaten sürecin önündeki en büyük sorun bence bu. 26 Ekim Pazar günü, saat 11.00’de PKK tarafından Kandil’de açıklama yapılacağı söylendi. Ama açıklamayı biraz erken yaptılar. Aynı gün aynı saatte, saat 11.00’de, Özgür Özel Çağlayan’daydı. Çünkü Ekrem İmamoğlu, casusluk soruşturması nedeniyle ifade verecekti ve CHP’liler Çağlayan’da miting yaptı. Tabii ki kamuoyunun ilgisi Çağlayan’daydı. Zaten insanlar bu sürece eleştirel bakıyorlar, o nedenle Kandil’de yapılan o açıklama, kamuoyunda çok büyük bir ilgi yaratmadı. Bu casusluk suçlamasının arkasında da siyasi iktidar olunca, PKK’nın açıklaması iyice güme gitti.
Biliyorsun o gün ben de “Kandil’de barış, Çağlayan’da savaş” başlığıyla bir yayın yaptım. Yayında da söyledim, PKK artık meşru muhatap, CHP kriminal suç örgütü oldu, her şey tersine döndü. Bir yıldır bunu yaşıyoruz değil mi? Ekim 2024’te Bahçeli’nin çözüm süreci için düğmeye basması, ondan kısa bir süre sonra, bugün, tutukluluğunun birinci yılı dolan CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı’nın Kent Uzlaşısı nedeniyle tutuklanması ve ardından gelen 19 Mart süreci. ‘’Bu iki şeyin birlikte yürümesi imkânsız’’ diyoruz, ama yürüyor.
Türköne: Bu, bir yıldır çözülemeyen bir çelişki. Senin bu metaforun tuttu, bayağı da yaygınlaştı. Kullanılıyor piyasada. Kaynak göstermeden kullanıyorlar yalnız, sana söyleyeyim. Başından beri bu çelişki vardı. Aslında bu, sürecin temel çelişkisi. Yani bu süreç, demokrasi olmadan, hukuk işlemeden yürümez. Bunu başından beri söylüyorduk. Fakat iktidar kanadı biraz zaman kazanmak, biraz da ‘’Durumu kontrol altına alabilir miyim, önüme bir fırsat çıkar mı, kullanabilir miyim?’’ mantığıyla, işi ağırdan aldı. Asıl atması gereken adımlar; kayyum meselesi, bu ‘’Eve dönüş Yasası’’ meselesi, infaz kanunu meselesi, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması… Bu saydıklarımın olmadığı bir ülkede çözüm süreci diye bir şey yürümez. Nitekim DEM Parti hemen casusluk soruşturmasına refleks verdi ve eleştirdi. Kürt siyaseti de, demokrasi olmadan, hukuk olmadan bu işin yürümeyeceğini biliyor. Bu çelişki nasıl çözülür? Biraz Devlet Bahçeli zorladığı için ilerliyor. Yani siz demokratik bir düzene geçmeden, hukuku işletmeden, anayasal hakların güvence altında olduğunu göstermeden, Öcalan’ı muhatap alarak, onunla pazarlık yaparak, onun masaya sunduğu bir kozun pazarlığını yapacaksanız, bu şekilde ilerlemez. İlerlemeyeceğini biliyorlar ve çözemiyorlar.
Şimdi ben yine her zamanki gibi biraz tersinden bakıp anlamaya çalışıyorum. Mesela Özgür Özel’in Çağlayan’daki mitingi ve bu casusluk meselesi, aslında iktidarın elini zayıflattı. Bu süreçle ilgili göstermesi gereken inisiyatifi ertelediği için, ipe un serdiği için, iktidar kanadının elini zayıflattı. Dengeyi tutturamıyorlar, çelişkiyi çözemiyorlar. Savaşın olduğu yerde barış varken, burada muhalefeti yok etme çabasının arasında, onun bomba sesleri, silah sesleri arasında, Türkiye’nin asıl esaslı problemi, Kürt sorunu, bunun çözümü. Öteki problem zaman içinde çözülecek. Bu meselenin dışında kalıyorlar. Gölge boksu yapıyorlar, karanlığa oynuyorlar, fakat adım atmıyorlar.
Peki, mesela dün akşam Saray’daki resepsiyona DEM Parti çağrılmadı. 1 Ekim’de Meclis’in açılışı nedeniyle düzenlenen resepsiyonda DEM Parti de vardı ve orada Erdoğan’la çok tartışılan fotoğraflar çektirmişlerdi. Şimdi, hayatın gerçekleri. Her zaman olduğu gibi DEM Partililere “Süreçte bir sorun mu var? Onun için mi katılmadınız?” diye soruyorlar. Onlar da, “Hayır, bizi hiç çağırmadılar ki zaten” diyorlar. Mesela normalde, o fotoğraflardan sonra, bu süreç bağlamında 29 Ekim’de DEM Parti’nin oraya çağrılmasını bekleriz. Niye çağırmıyor Erdoğan?
Türköne: Devlet iktidarından beklenen zaten, birleştirici, bütünleştirici olmak, onu topluma sunmak adına, DEM Parti’nin de çağrılmasıydı. Oturup yan yana getiriyorsun, topluyorsun, çıkartıyorsun, bölüyorsun ve bir sonuç elde etmeye çalışıyorsun. Ama her seferinde çuvallıyoruz. Çünkü inanılmaz tutarsızlıklar var. Saray’da bu işlerle uğraşanların kafası karışık galiba. Casusluk soruşturması da onu gösteriyor. Mesela başından itibaren casusluk soruşturması ters tepti. Çözüm süreciyle ilgili tavır, yani Cumhurbaşkanı’nın DEM heyetiyle görüşmesi, onun bir nebze yönetildiğini, kontrol altında tutulduğunu gösteriyor. Ama adım atma faslına geldikleri zaman, DEM heyetini çağırmamak gibi geleneksel alışkanlıklarıyla tepki vererek sürecin dışına düşüyorlar. Ben ne yapmaya çalıştıklarını anlayamıyorum.
Bu arada, resepsiyona MHP de katılmadı, biliyorsun. Orada da bir mesele var, ama galiba çözüm süreciyle ilgili değilmiş o.
Türköne: Önce de bu emniyet müdürleri ile ilgili kararnamede bir sorun olmuştu. Benzeri gene gerçekleşti sanıyorum.
Bir de Kıbrıs meselesi var.
Türköne: Evet, bir de Kıbrıs meselesi var. Bunların, Cumhur İttifakı’nın akıbetini belirleyecek kadar önemli olduğunu düşünmüyorum.
Düşünmüyor musun?
Türköne: Hayır.
Bu arada MHP’den bahsetmişken, biliyorsun sana hep, ‘’Bahçeli’den demokrat çıkarmaya çalışan eski FETÖ’cü Mümtaz’er Türköne’’ lafları geliyor. Bana geliyor, sana da doğrudan geliyor mu?
Türköne: Geliyor.
Ne cevap veriyorsun onlara?
Bir yılı aştı artık, 1 Ekim’den bu yana işleyen bir süreç var. Bu Bahçeli’nin eseri. Gerçeklere gözlerimizi kapatamayız. Adam düğmeye bastı, lokomotif oldu, sürükledi, ısrarla tekrarladı. Demokrasiye bağlılık, hukuka bağlılık konusunda herhangi bir şey söylemek mümkün mü, değil mi, onu bilmiyorum ama, sürecin yürümesi için gerekli demokratik düzenlemeler ve hukuk garantileri konusunda çok sık vurgularda bulundu. Başka türlü yürümeyeceğini bildiği için olsa gerek. Ben, Bahçeli’ye herhangi bir sempatiyle veya antipatiyle değil, yaptıklarına bakarak analiz yapıyorum. Bunu doğrudan kişisel bir polemiğe dönüştürmek yerine, Bahçeli’nin söylediği hangi lafa itiraz ettiklerini, duruşunu, çabalarını nerede eleştirdiklerini söylemeleri lazım ki, benim söylediklerim doğrudan bir yere otursun.
Genellikle şöyle oluyor biliyorsun: Olumlu birtakım gelişmeler beklenirken CHP’ye yeni bir operasyon oluyor ve orada, “Hani, ne oldu? Bahçeli Türkiye’yi güzelleştirecekti” lafları geliyor.
Türköne: Politikacı, siyasette her zaman bir denge halinde gider. Tahterevallinin iki tarafını da dengelemeye çalışır. Hiçbir zaman önü açık değildir. Bahçeli’nin yaptığı da Cumhur İttifakı’nı devam ettirmek ve bu bağlamda AK Parti’ye destek vermek, onun hukuksuzluklarına da, demokrasiye aykırı yürüttüğü süreçlere de itiraz etmeden, onunla ittifakını sürdürmek. Öyle bir kavgaya girmemesi gerekiyor. Öbür taraftan da, üstlendiği çözüm sürecine lokomotif olma görevi var. Bu ikisini dengelemeye çalışıyor. Dengelerken de tabii ki çok çarpıcı çelişkiler ortaya çıkıyor. Yani CHP’ye yönelik soruşturmalarda, belediye soruşturmalarında, televizyon kanallarından yayınlanması meselesi başta olmak üzere, tutuksuz yargılamanın esas olduğunu tekrarlaması gibi vurguları oldu. Fakat sırtında bir yük var. Bu Cumhur İttifakı’nı devam ettirmek zorunda ve Bahçeli’yi şu şekilde tanıyoruz artık hepimiz. Herhangi bir şeyi savunurken tam uç noktada, çok aşırı ifadelerle savunuyor. İtiraz ederken de, eleştirirken de öyle.
Geçmişe dönüp baktığımızda, Türkiye’de siyasi gelişmeler hep beklemediğimiz ayrıntılardan çıktı. Bahçeli ve MHP, AK Parti iktidarının, Cumhur İttifakı’nın geleceğini belirleyecek bir aktör mü, değil mi? Bundan çok emin değilim, ama olabilir de. Türkiye’nin normal şartlarda seçime gitmesine bir yıldan az bir süre kaldı. Ne yapacaklar? Bütün siyasi hesaplar, bütün dengeler bir anda altüst olabilir ve herkes pozisyonunu değiştirebilir. Süreç kendince yürüyor. AK Parti kanadında, Saray’ın mutfağında, o kurmaylar herhalde kendi aralarında tartışıp duruyorlardır. Şu ana kadar gelen süreçte, bu casusluk soruşturmasıyla final verildi. Cumhuriyet Halk Partisi çok kârlı çıkıyor bu süreçten. AK Parti sürekli oy kaybediyor ve bu ikisi arasındaki sebep-sonuç ilişkisini görme konusunda AK Parti’de tam anlamıyla bir körlük var; göremiyorlar. Sanıyorum çözüm süreci başta olmak üzere, düştükleri hataların sebebi de o. Yani, ‘Güç bende, nasıl böyle oluyor?’ sorgulamasıyla bakıyorlar uğraştıkları konulara.
Dün akşam Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına baktım. Cumhuriyet Bayramları’nda fener alayları olurdu. Dün akşam Türkiye’deki fener alayları inanılmazdı. Şöyle bir denklem kuruyorum kendi kafamda: Bu toplumun ortak paydalarını temsil etme ve sahip çıkma konusunda, AK Parti iktidarı mı, yoksa Cumhuriyet Halk Partisi mi daha avantajlı? Geçmişte laiklik, bir CHP kibri, CHP seçkinliği olarak algılanırdı. Şimdi, dini siyasete alet edip çıkar sağlamayı engelleme çabası olarak anlaşılıyor. Cumhuriyetin bir ortak değer olarak benimsenmesi geçmişe göre çok daha fazla. Atatürk birdenbire bütün toplumun ortak paydası hâline geldi. Buna AK Partililer de dâhil oldu, Nitekim son yıllarda AK Parti de, kestirme yollar, avantajlar kazanmak için, bu toplumun ortak mutabakatı üzerine iktidarını inşa etmeye girişti, fakat denge çok bozuldu. AK Parti’nin, muhafazakârlık adına, İslamcılık adına, ideolojik bagajında satabileceği bir şey kalmadı. Karşı tarafta, ulusalcılıktan laikliğe, hatta muhafazakâr değerlerin muhafaza edilmesine, dini değerlerin istismar edilmeden muhafaza edilmesine kadar zengin bir birikim muhalefetin eline geçiyor. Son zamanlardaki siyasi rekabete sanıyorum biraz bu pencereden bakmak lazım.
Peki şimdi tekrar sürece dönecek olursak, burada çok ciddi bir şeyi atlıyoruz farkında mısın? Unuttuk. Komisyondan bir heyet İmralı’ya gidecekti. DEM Parti istedi. Öcalan zaten istiyor. Önce Feti Yıldız söyledi, sonra Bahçeli alenen söyledi. Ama yaprak kımıldamıyor.
Türköne: Galiba dün Abdulkadir Selvi bir heyetin gideceğini yazmış.
Yazmış mı? Nihayet.
Evet. Öyle bir haber vardı sanki.
Çünkü onu isteyen…
Türköne: Öcalan istedi.
Öcalan istedi ama MHP de bayağı bastırdı. Yani sonuçta bağlamışlar mı yani?
Türköne: Doğruysa tabii. Öyle haberler dolaşıyor, bilemiyorum ne kadar güvenilir. Fakat bu heyetin Öcalan’la görüşmesi meselesi, umut hakkının tanınmasından önceki meşruiyet alanını, Öcalan’ın üstlendiği liderliğin meşruiyet alanını pekiştirecek bir hamle gibi görünüyor. Yoksa çözülecek ciddi bir sorun yok orada. Çünkü iletişim kanalları tamamıyla açık. Her türlü haberleşme mümkün. Her türlü düşünceyi, teklifi iletmek, geri adım atmak mümkün. Fakat, Öcalan’ın engelsiz bir şekilde umut hakkıyla özgürlüğüne kavuşması ve oradan bu süreci rahat iletişim imkanlarıyla yönetmesi. Sanıyorum, Türk siyasetinin de şu anda belirlediği hedef o. Olay böyle bir yere doğru gidiyor. Bu, gelmek zorunda. Başka türlü süreç yürümez. Pazar günü PKK’nın Türkiye’den çekildiğini açıklamasının da muhtemelen bununla bağlantısı vardır. Çünkü ‘’böyle bir şey yapın, biz de bu meseleyi çözelim’’ gibi bir pazarlığa konu edilmiş olma ihtimali çok yüksek.
Peki nasıl bir şey olacak? Komisyon tekrar hukuki zeminin altyapısını hazırlayacak. Genel Kurul yasalar çıkartacak ve bu yasalara binaen de hukuki düzenlemeler olacak. Böylece, örgütle ilişkili olduğu varsayılan kişiler kademe kademe Türkiye’ye girecekler ve hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam edecek. Beklenen bu mu?
Türköne: 2009’da çıkartılan ‘’Eve Dönüş Yasası’’ vardı. Şu anda o kanunu uygulasalar sorunların büyük bir kısmı çözülüyor zaten. Hâkim kalan teşebbüs vardı ya, geldiler teslim oldular. Sonra sınır kapısında Habur’da, serbest bırakıldılar. Bu, o kanuna dayanıyordu. O kanun hala yürürlükte. Muhtemelen bazı yeni ilaveler de yapılabilir o kanuna veya topluma, mâl etmek için yeniden gözden geçirilebilir. Fakat bu siyasi irade meselesi. İrade tecelli ettiği zaman hemen çıkacak bir şey. Yani aşama aşama olur. İlk aşamada komisyon Öcalan’la görüşecek. Oradaki meşruiyet alanı, sürecin de Öcalan’ın da, toplumsallaşması sağlanmış olacak. İkinci aşamada ‘’umut hakkı,’’ ‘’infaz yasası,’’ ‘’Eve dönüş Yasası’’nın düzenlemeleri çıkacak. Ondan sonra da, sanıyorum Kürt siyasetinin cephaneliğinde anayasal tartışmalar var, onlara geçeceğiz.
Ben Abdulkadir Selvi’nin yazısını buldum. ‘’Gidecek’’ demiyor, ‘’Gidilsin’’ diyor. Belli ki hâlâ sonuçlanmamış. Çünkü ‘’Meclis Komisyonu’ndan bir heyetin Öcalan’la görüşmesinin sürece ivme kazandıracağını düşünüyorum’’ diyor. ‘’Gidecek’’ dememiş. Yani bir kulis bilgisi değil. Belli ki orada hâlâ bir soru işareti var. Ve Abdulkadir de ‘Öcalan’ın ayağına mı gidilecek?’ şeklinde bir eleştiri var’’ diyor. Anladığım kadarıyla AK Parti bu konuyu hâlâ çözememiş.
Türköne: Abdülkadir Selvi’nin de bu konularda kendi aklıyla, fikriyle hüküm verecek biri olmadığını biliyorsun. Gidileceği konusunda muhtemelen bir yerlerden bir sinyal almıştır. Hükümet medyası da her zaman olacak şeyleri önceden öngörmek gibi bir şehvete kapılıyor. Tam tam bir şehvet hâli. Yani onu ifade ederek öne geçmeye çalışıyorlar. Ben o şekilde anladım. Her neyse. Fakat sanıyorum o pazar günkü geri çekilmeden sonra, Komisyonun Öcalan’ın ayağına gitmesi meselesi daha kolay çözülecek gibi görünüyor.
Suriye meselesine gelelim. Sürecin başarısız olmasını ve/veya temenni edenlerin en önemli kozu Suriye’ydi. Ama Suriye’de de bayağı pozitif gelişmeler var sanki.
Türköne: Bir mayın patlaması nedeniyle iki HTŞ askerinin ölmesi hikâyesi oldu galiba dün. Fakat denklem tersine çevrildi. Türkiye’deki süreci Suriye başlatmıştı. Yani inisiyatif, harekete geçiren dinamik güç oradaydı. Şimdi, Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’deki çözüm süreci tayin ediyor. Suriye’deki Kürtlerin, SDG’nin de meseleye bakışı tersyüz olmuş vaziyette. Gözlerini buraya dikiyorlar. Öcalan’ın birdenbire Suriye üzerinde de bu kadar keskin bir hâkimiyet kurmasının, talimatlar vermesinin sebebi o olsa gerek. Çünkü Suriye, Suriye’de çözülecek bir mesele değil. Türkiye’de çözüldüğü takdirde, zaten otomatik olarak devreye, İngiltere, Amerika, Fransa’da giriyor. Gelinen aşamada, Suriye’deki Kürtlerin, pazarlığı yüksek tutup elde edecekleri şeyler de çok kıymetli şeyler. Suriye’de %10’luk bir nüfus var. Yüzde %10’luk nüfus, şu anda askeri olarak silahlı güç olarak Suriye’nin en etkili gücü. Bundan mutlaka bir şeyler devşirirler. Bu coğrafyada silahlı güç olmadan kimse adım atmıyor. Bu anlamda SDG’yi de gerçekçi olmaya ve dengeleri gözetmeye zorlayan, Türkiye’den ve PKK’dan gelen baskılar olmalı.
Yani o büyük fotoğrafı gözden kaçırdığımız zaman bu ayrıntılarda kafamız karışıyor. Büyük fotoğraf şu, ki bunu değişik şekillerde ifade edenler de var. Türkiye sadece kendi içindeki Kürt sorununu çözmüyor, bölgedeki Kürtlerle bir entegrasyona gidiyor. Şöyle açıklayayım: Türkiye’deki Kürt sorunu çözülürse, Türkiye otomatik olarak Suriye’de ve Irak’taki Kürtlerle, ki zaten Irak’takilerle oldu, Suriye’dekilerle de bir entegrasyona gidecek. Bu, sınırların değişmesi anlamında bir entegrasyon değil. Bu ifade ediliyor zaten. Böyle olacaksa, büyük fotoğrafta nerede durduklarını, SDG’nin de Mazlum Abdi’nin de görmesi gerekiyor. Sanıyorum onlar da gerçekçi davranıyorlar.
Benim gördüğüm şöyle bir şey var: Türkiye ile irtibatlı, Türkiye’de yetişmiş, Türkiye’de okumuş, Türkiye’de eğitim görmüş Kürt gerillalar da dahil, siyasi figürlerin tamamı diğer Kürtlere göre çok daha gerçekçiler. Çünkü Türkiye’yi tanıyorlar. Neden etkileneceğini, nasıl pazarlık yapılacağını, hangi konularda uzlaşabileceklerini, buradaki engelleri de imkânları da çok net bir şekilde görüyorlar. O yüzden Suriye kısmı zaten PKK sorunu çözüldüğü zaman otomatik olarak çözülecek bir sorun. Ama şöyle bir sıkıntı var: Ben, iktidarın, Şam’daki İslamcı iktidarlara karşı, reel politikayı aşan bir sempati duyduklarını, o sempatinin sonucu olarak, Kürtlerin, basit, Suriye gerçeklerine uygun taleplerini göz ardı ettiklerini düşünüyorum. Bu konuda çok gerçekçi değiller. Fakat devlet katındaki o istihbaratçılar, diplomatlar, askerlerin, bu konuda daha gerçekçi olması lazım. O tür İslamcı takıntılarla, İslamcı endişelerle hareket etmezler. Bulabilecekleri denge noktası da Türkiye’deki Kürt sorunun çözümü için istikbalde önümüze gelecek gündemlerin tamamını belirleyecek şeyler. Mesela, bizimkiler Suriye’de üniter devlet istiyorlar. Ama bu imkânsız bir şey, Suriye’de üniter devlet kuramazsınız. Bu ısrar, Türkiye’de üniter devlet tartışılmasın ısrarı aslında. Kürt siyaseti bunu gayet iyi biliyordur. O yüzden denklemin tersine çevrildiğini söyledim. Suriye’deki sorunun inisiyatifinin artık Türkiye tarafından, Ankara’da ve tabii İmralı’da olduğu bir süreçte yürütüldüğünü, o nedenle olumlu yürüdüğünü ve bir şekilde çözüleceğini düşünüyorum.
Mümtaz’er, bu sürece soru işaretiyle bakan Kürt milliyetçileri senden nefret ediyorlar diye duydum. Seni, Kürtleri kandıran Türk olarak görüyorlar sanki.
Türköne: Evet. Türk milliyetçilerinden de aynı şekilde tepkiler geliyor. Bu, bir açıdan da keyif verici bir şey. PKK silahlı mücadele ederken, silahlı mücadeleye karşı çıkan, PKK silahı bıraktıktan sonra da ‘’niye silahı bıraktın?’’ diye hesap soran bir Kürt ulusalcı damar var. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne veya bizlere muhalif olmaktan çok, PKK’ya muhalifler. Devleti yönetenler farkında olmalı. Bu anlamda da PKK’nın durduğu yer, daha doğrusu PKK’nın mirasının durduğu yer, Türkiye’nin çıkarlarına çok uygun. Bunu görmek, anlamak lazım. Öcalan’ın reddettiği ulus-devlet idealinden vazgeçmeyen, tam anlamıyla 1932’deki, 33’teki Türk Tarih Tezi gibi, Güneş Dil Teorisi gibi, Kürt tarihi için, Kürtçe için teoriler üzerinde uğraşan bir Kürt ulusalcı damar var. Siyaset kendi mecrası içinde çözüm üretirken, bunlar da bir tarafta seslerini biraz fazla dile getiriyorlar. Bir tanesi sürekli ‘’ Kürtler millet-i hâkimedir’’ diye yazıyor. Herhalde ‘’millet-i hâkime’’ lafının ne anlama geldiğini bilmiyor. Böyle bir cehalet de var. Türkiye’nin kendi entegrasyon dinamikleri, yani Kürt siyaseti ile bütünleşmiş bir PKK siyaseti veya PKK’nın mirası, Türkiye’de siyasetin bir aktörü, bir tarafı hâline meşru bir şekilde geldikten sonra, bunların durduğu yer de herhalde marjinalleşecek. Çünkü Türk tarafı bunu çok fark etmiyor. Ben, bu Kürt ulusalcılığının, Türk ulusalcılığına öykünerek geliştiği kanaatindeyim.
Ya bu süreç başarısız olursa?
Türköne: ‘’Yandı gülüm keten helva’’ diyorlar ya, dehşet olur. Bir felaket olur. Türkiye bir 50 yılını kaybetti, geleceğini bütünüyle kaybeder. Bu, benim duygum düşüncem değil. Bu aynı zamanda sanıyorum bütün tarafların ortak kanaati. O yüzden herkes çok dikkatli davranıyor. Böyle bir fırsatın kaçırılması…
Herkesin kaybedeceği bir formül olur.
Türköne: Evet. Herkesin çok fazla kaybedeceği ve uzun süre kaybedeceği bir şey. Şu konuda çok ısrarcıyım: Çözüm süreci Türkiye’de demokrasinin dengelerini de belirleyecek. O yüzden, bu CHP’ye yönelik belediye soruşturmaları gibi CHP’yi tamamıyla tasfiyeye matuf hamlelerin istikbali de çözüm sürecine bağlı. Şöyle bir çelişki içinde cevaplamak lazım: Türkiye tam anlamıyla bir diktatörlük rejimine geçerse, o zaman çözüm süreci batar.
Cemil Bayık en son verdiği röportajda Öcalan’a referansla şu cümleyi kullanıyor: ‘’Türk-Kürt kardeşliğine dayalı kazan kazan süreci.’’
Türköne: Güzel.
Evet. Bakalım hep birlikte kazanacak mıyız? Çok sağ ol Mümtaz’er. Evet, Mümtaz’er Türköne ile sürecin herkesin kazanacağı bir süreç olup olamayacağını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizleri de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








