Haftaya Bakış (311): CHP’nin ara seçim kampanyası | Belediye operasyonları sürüyor | İran savaşında mola

Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Medyascope yorumcusu Kemal Can, CHP’nin ara seçim kampanyasını, belediyelere yönelik operasyonların siyasi etkilerini ve İran savaşında yaşanan geçici duraklamayı değerlendirdi.

Video özeti

  • Medyascope’da Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’nin ara seçim kampanyasını değerlendiriyor.
  • Çakır, iktidarın erken seçim yapmasını rasyonel bulmuyor ve siyasi sonuçların beklenmediğini belirtiyor.
  • Kemal Can, ara seçim çağrısını bir siyasi hamle olarak nitelendiriyor ve muhalefet tabanını diri tutma amacına dikkat çekiyor.
  • CHP’li belediyelere yönelik operasyonların artarak devam ettiğini ve sistematik bir hale geldiğini vurguluyor.
  • Çakır, İran savaşında ateşkes sürecine girildiğini ve Türkiye’nin bu süreçte daha temkinli bir politika izlediğini ifade ediyor.
Belediye operasyonları sürüyor | İran savaşında mola
Belediye operasyonları sürüyor | İran savaşında mola

CHP’nin ara seçim kampanyası

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ara seçim amacı ile muhalefet partileriyle görüşmeler gerçekleştirdiğini belirterek, “Şu ana kadar görüştüğü kimse ‘Olmaz’ demedi ama buradan somut bir sonuç çıkması da pek beklenmiyor” dedi. Çakır mevcut tabloda iktidarın erken ya da ara seçime gitmesini rasyonel kılacak bir durum olmadığını ifade etti. 

Kemal Can ise ara seçim çağrısının doğrudan sonuç üretmekten ziyade siyasi bir hamle olduğuna dikkat çekerek, “Ara seçim talebinin gerçekleşmesi zor ama bu hamleyle diğer siyasi aktörler pozisyon almaya zorlanıyor” diye konuştu. Bu girişimin muhalefet tabanını diri tutma ve iktidarın seçimden kaçtığı algısını güçlendirme amacı taşıdığını belirten Can, “Bu hamleyle iktidarın ‘Seçimi kazanırız’ söylemini boşa çıkaracak bir zemin oluşturulmak isteniyor” dedi.

Belediye operasyonları sürüyor

Ruşen Çakır, son dönemde CHP’li belediyelere yönelik operasyonların artarak devam ettiğini belirterek, “İl belediye başkanları alındı, büyükşehir belediye başkanı alındı. Uşak ve Bursa’nın ardından Bornova’da da operasyon yapıldı” dedi. Çakır, Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’un da bir kooperatif soruşturması kapsamında gözaltına alındığını hatırlattı. Operasyonların hızına dikkat çeken Çakır, CHP’lilerin neye yetişeceğini şaşırdığını söyledi.

Sürecin sistematik bir hale geldiğini belirten Kemal Can, bu durumun, CHP ile uğraşmak için  yargıya havale edilmiş politik bir operasyon olduğunu söyledi. Can, bu sürecin yalnızca siyasi değil, idari sonuçlar da doğurduğunu ifade ederek, “Fiilen belediyelere el koyma ve yönetimleri değiştirme gibi sonuçlar ortaya çıkıyor” dedi.

İran savaşında mola

Ruşen Çakır, çatışmaların ardından ateşkes sürecine girildiğini belirterek, Türkiye’nin bu süreçte derin bir nefes aldığının altını çizdi. Türkiye’nin savaş sürecinde daha temkinli bir politika izlediğini savunan Çakır, “40 gün boyunca Türkiye tedirginlikle sessiz kaldı” dedi.

Kemal Can ise savaşın tamamen sona ermediğine dikkat çekerek, mevcut durumun bir “mola” niteliği taşıdığını ifade etti. Can, savaşın küresel ekonomik ve siyasi etkilerinin süreceğini belirterek, “Kısa ve orta vadede bu sürecin ciddi dalgalanmalar yaratacağı anlaşılıyor” diye konuştu. Savaşın iç politikada da bir araç olarak kullanılabileceğini belirten Can, güvenlik söyleminin yeniden gündeme getirilebileceğini söyledi.

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın önemli olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Aslında konuşacak bayağı parça parça şeyler var ama en yoğun olanı, CHP’ye operasyonların artarak devam etmesi. En son Uşak ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanları alındı. Ardından Bornova Belediye Başkanı’nı da gözaltına aldılar ama tutuklanmadı. Ankara İl Başkanı bir kooperatif meselesiyle alındı. Bugün Bolu’da yeni bir operasyon yapıldı. Bir de Mersin Yenişehir’de operasyon var. Operasyonlar bitmiyor. Bugün Özgür Özel de bunu Akın Gürlek’le bağdaştırmış. Ben de aynı kanıdayım. Bu sabah yaptığım yayında da öyle yorumladım. Akın Gürlek’in göreve getirilmesi ile beraber, sanki tüm Türkiye’de savcılara CHP ile ilgili, artık il başkanı mı olur, ilçe başkanı mı olur, belediye başkanı mı, belediye bürokratı mı, ne varsa hepsi için bir harekete geçilmiş gibi. Üsküdar Belediyesi’nde de bir başka operasyon oldu, biliyorsun. Bitmiyor ve CHP’liler hangisine yetişeceklerini şaşırmış durumda. Mesela dün Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde bir de başkan seçimi oldu. Ankara İl başkanı gözaltına alındı. Silivri’de zaten duruşma var. CHP, yargı konusuna yetişmeye çalışmaktan başka pek bir şey yapamaz gibi. Bu arada Özgür Özel bir taraftan da ara seçim konusunda liderlerle görüşüyor, o konuya da sonra geliriz. Ne diyorsun, bu bitecek gibi değil. Herhalde bütün diğer belediyeler de “acaba bize de sıra gelir mi?” diye bir tedirginlik içerisindedir.

Kemal Can: Bu sabah yayında senin de söylediğin gibi, bu artık süreklilik arz eden ama daha önemlisi, yargıya, tamamen CHP ile uğraşma işi havale edilmiş biçimde yürütülen bir politik operasyon. Bunun artık tartışma götürür bir tarafı yok. Hem yapılış biçimi itibarıyla hem yürütücüleri itibarıyla çok net. Zaten kamuoyu kanaati açısından da durum açık. Bu sistematik ve geçici olarak bir süreliğine, birkaç vur-kaç hamle ile sınırlı olmayacak, süreklileşmiş bir durum. Daha öncesi de var ama artık iyice açık bir politik faaliyete dönüşmüş durumda. Bir anti-siyaset uygulaması, ama iktidar neredeyse rakibiyle uğraşmayı tamamen yargıya devretmiş görünüyor. Özgür Özel’in söylediği gibi, Akın Gürlek bu kritik rolün koordinasyonunu yürütmek üzere, önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu, şimdi Adalet Bakanı oldu. Hatırlarsan birkaç ay öncesinden, bayram sonrası için Akın Gürlek atamasının ardından iki yorum yapılıyordu. Birincisi, süreç meselesi dolayısıyla ve başka faktörler nedeniyle belki de CHP’ye yapılan operasyonların biraz zayıflayabileceği, hafifleyebileceği tezini ortaya atanlar vardı. Hatta “Akın Gürlek aslında kızağa çekildi” diyen bile oldu. 

Ruşen Çakır: Evet, onu söylediler. 

Kemal Can: Neyse, bunu bir değerlendirme hatası olarak düşünebiliriz ama bir yandan da operasyonların bayramdan sonra hızlanacağına dair çok yoğun bir kulis vardı. En çok işaret edilen şey, İBB davasının kendisiydi. Duruşmalar başladığında, muhtemelen iktidar medyasının yine yoğun bir faaliyeti olacak ve oraya birtakım yeni bilgiler getirilerek gündemi ele geçirmeye çalışacaklar. Orayı kullanmadılar, çünkü orada kullanılabilir bir şey yoktu. 

Ruşen Çakır: Burada bir araya gireyim. Ben duruşmalara üç kere gittim, ama çok yakından takip ediyorum. Zaten biz Medyascope olarak da takip ediyoruz. İlk günlerde iktidar medyasından gelenler de vardı ama artık gitmiyorlar. Çünkü her gün, her yapılan savunma iddianameyi çürütüyor. Hatta en son izlediğimde, İstanbul Senin uygulamasıyla veri paylaşılması meselesinde etkin pişman olan eski bilgi işlem müdürünün söylediklerinin uydurma olduğu ortaya çıktı. 

Kemal Can: Hatta savcı suç duyurusunda bulundu. 

Ruşen Çakır: Evet. Mesela Necati Özkan dün yaptığı savunmayla, casusluk suçlamasını hakikaten çöpe attı, üzerine sular döktü. Orada iktidar açısından pazarlanabilecek hiçbir şey yok. Bir şeyler çıkacak ve millet dinlediğinde “Amma yemişler” denecek bir şey şu âna kadar olmadı, bundan sonra da olacağa benzemiyor.

Kemal Can: “Heybedeki turp” bu kadar, bu gayet açık görünüyor. Ama bu, “CHP’ye yönelik bu yargı operasyonları eliyle, CHP’nin üzerine gitme, ablukayı genişletme ya da kuşatmayı sıkıştırma işinden vazgeçelim” anlamına gelmedi. Bunu söylememelerinin iki önemli sebebi var. Birincisi, bunun politik maliyeti. Evet, 19 Mart’tan sonra kamuoyu bu konudaki haksızlıklara karşı bir duyarlılık geliştirdi. Bunun oy oranlarına ya da iktidarın desteğine negatif etkisi ne oldu bilmiyorum, bunu ölçmek pek mümkün olmayabilir. Ama büyük bir siyasi bedel ödemediler. Açıkça iftiralar, çok hukuk dışı uygulamalar, altı çok dolu olmayan suçlamalar politik bir bedel getirmiyor. Bundan politik olarak bir rahatsızlık hissetmiyorlar. Başta kulis haberleri geliyordu; AK Parti içinde de bundan birtakım rahatsızlıklar var deniyordu. Hatta Cumhur İttifakı’nın içinde zaman zaman Bahçeli’nin ya da Feti Yıldız’ın bazı sözleri üzerinden acaba orada bir fikir ayrılığı mı var deniyordu, ama bunların hiçbiri sonuç doğurmadı. Yani politik olarak CHP’ye dönük hamlenin bir bedeli oluşmadı. 

Buna karşılık, CHP’yi bozamadılar, direnci ya da bu konuya ilişkin kamuoyu itirazını çok geriletemediler ama, bu hamle dolayısıyla yargı eliyle bir sürü belediyeye fiilen el koydular. Mesela Bayrampaşa olayı. Kayyumları ayrı tutuyorum; Esenyurt dahil bir sürü yerde kayyum var. Artı, en son dün Bursa’da olduğu gibi belediye meclisi, bazılarında çoğunluk olduğu için, bazılarında çoğunluğu birtakım yollarla sağlayarak… 

Ruşen Çakır: Satın alarak….

Kemal Can: Yine Beykoz’da aynı biçimde fiili olarak belediyelere el koydular, belediyelere el değiştirttiler. Böyle bir uygulama var. Bir de CHP’ye ilişkin kuşatmayı, İmamoğlu-İBB davasından daha büyük bir alana yaydılar. Sadece şu bir hafta içerisinde Mersin’den Bolu’ya, Kuşadası’ndan Bursa’ya kadar, çok geniş bir alanda CHP’nin yerel yönetimlerini tedirgin eden, üstelik bu tedirginlik sadece siyasi aktörlerle sınırlı değil, bürokratlarını da tedirgin eden bir durum var. Çünkü İBB davasında da gördük, diğer operasyonlarda da görüyoruz: çok sıradan, çok alt kademe birçok belediye çalışanını, bürokratı, hatta şoförleri gözaltına alıyorlar. Bir kısmını itirafçı hâline getirmek için, bir kısmını korkutmak için, bir kısmını da büyük ihtimalle şu anda bir sürü yerde mevcut soruşturma görmeyen belediyeleri bile hamle yapamaz, çalışamaz tedirginliğinin içine itmek için. Dolayısıyla bu operasyon, sadece milli iradeyi ya da CHP sözcülerinin sık sık dile getirdiği gib,i seçilmişleri yargı yoluyla görevden almak gibi politik sonuçların dışında, fiziken de bir sonuç yaratıyor ve bunu sistematik olarak artırarak ve genişleterek devam ettiriyorlar. Muhtemelen de ettirecekleri anlaşılıyor.

Buna karşılık, senin de söylediğin gibi, CHP’nin zorlukları var. Çünkü bir saldırı altındasınız ve saldırıya karşı bir savunma geliştirmeniz gerekiyor. Artı, kendiniz bir iktidar değişikliği talebinin sürükleyicisi olarak bunu örgütlemeniz gerekiyor. Ve bunu da hem hukuki alandaki savunma ve faaliyetlerinizle hem siyasi alandaki faaliyetlerinizle sürdürmeniz gerekiyor. Bu çok kolay bir denklem değil. Ama CHP, bir biçimde bu alanların hiçbirini çok boş bırakmadan yürümeye çalışıyor. Çünkü bir yandan da, biraz sonra konuşacağız dediğin için söylüyorum, ara seçim gibi taktik bazı hamlelerle, diğer siyasi aktörleri birtakım pozisyonlara zorluyor. Çünkü CHP’nin bir sıkıntısı da bu konudaki yalnızlığı. Şimdi büyük bir taarruz ve kuşatma altında. Yargı eliyle sistematik şekilde yürütülen bir bir sıkıştırma var. Ama buna karşılık, 19 Mart’ın ilk günlerinde sanki olacakmış gibi görünen bütün muhalefetin hukuksuzluğa ve seçilmişlere, ‘’milli iradeye darbe’’ söyleminin etkisiyle güçlü bir muhalefet hattı oluşturacağı beklentisi, bir sürü nedenle karşılık bulmadı. Bir taraftan süreç gibi bir faktör işlediği için iktidar sürekli erteleme içinde, DEM Parti de kaçınılmaz olarak bir bekleme hâlinde olduğu için orada bir boşluk var. 

Diğer tarafta, senin “iktidarda olmayan” dediğin, birilerinin “muhalefet partileri” dediği, iktidar için hiçbir rahatsızlık yaratmayan, muhalefetin mücadele eden kesimleri açısından da hiçbir destek sağlamayan birtakım partiler, yapılar, öbekler var. Bu tablonun içerisinde, bütün itirazını, bütün kamuoyu yoklamalarında çok yüksek erken seçim beklentisi ve hukuksuzluk şikâyeti belirtmiş olmasına rağmen toplumsal muhalefetin de CHP’nin mitinglerine destek vermek dışında çok fazla harekete geçmediğini görüyoruz. Küçük küçük hareketler var ama onların hepsini de aynı biçimde gözaltına alıyorlar. Mesela sendikacılık yapan sendikacıları gözaltına alıyorlar. Gazetecilik yapan gazetecileri gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar. 

Ruşen Çakır: Çevrecileri alıyorlar. 

Kemal Can: Evet. Dolayısıyla, o konuda da harekete geçebilen, cesaret gösteren ve geçerek rahatsızlık yaratan herkesi de etkisiz hâle getirmeye çalışıyorlar. Onların yanında olabildiği kadarıyla bir tek yine CHP milletvekillerinin bazılarını ya görüyoruz ya görmüyoruz. Vakit var ya da yok, ama diğer partilerin hiçbirini yine görmüyoruz.

Ruşen Çakır: İstersen buradan, iktidarda olmayan partilerle Özgür Özel’in buluşmaları üzerine biraz konuşalım. Orada bir ara seçim meselesi var, bir de erken seçim meselesi var. Özgür Özel çok net bir şekilde “Ara seçim yapılması gerekir. Kimsenin istifa etmesine gerek yok” diye bir açıklık getirdi ve daha önce AKP’nin bu konuda yapmış olduğu bir başvuruyu da hatırlattı. Benim gördüğüm kadarıyla, şu âna kadar görüştüğü kimse “Olmaz böyle bir şey” demedi. Bir de “Tabii olsun, her zaman olsun” gibi şeyler söylediler. Özgür Özel buradan nasıl bir sonuç elde etmeyi düşünüyor? Tamam, Türkiye’nin önüne bir gündem koydu; bu mesele konuşuluyor. Ama Erdoğan da oralı olmayacak, MHP de oralı olmayacak. Anladığım kadarıyla iktidarın parçası olan partilerle de görüşemeyecekler ya da görüşmeyecekler. Sonuçta görüşüyorlar ama buradan bir şey çıkmayacağı kesin gibi. Böyle bir dönemde Erdoğan’ın erken seçime gitmesini kendisi açısından rasyonel kılacak hiçbir şey yok bence. Bu, Erdoğan’ın çıkarına değil.

Kemal Can: Ama zaten Özgür Özel’in de bence göstermeye çalıştığı şey tam da bu zaten. Tamam; seçime gidemeyen, seçimden kaçan rolünü göstermek istiyor.

Ruşen Çakır: Evet. Türkiye’de öyle bir yere geldik ki artık bunların… Tamam, “Erdoğan seçimden kaçıyor.” Sonra?  Özgür Özel’in yaptığı anlamsız demiyorum, tabii ki bir anlamı var. Ama daha büyük birtakım stratejilerin, hazırlıkların öncüsüyse, çok daha anlamlı olur. Mesela Akın Gürlek’in mal varlığı meselesi vardı. Bence çok önemli bir hikâyeydi. O mesele bir yerde durdu. Hâlbuki bence orada bir yumuşak karın yakalamıştı. Akın Gürlek’in başvurusu üzerine görülmesi söz konusu olan yargılamada mı onu tekrar gündeme getirmeyi bekliyor bilmiyorum, ama o belgelerle epey bir etki yaratmıştı. Oradan sonuç çıkmayacağı belli ama bence buradakinden daha etkiliydi. Şimdi bu ara seçim meselesini gündeme getirdi, tamam. Bu arada iktidarda olmayan diğer partilerin liderleriyle de konuştu. Onun ötesinde, siyasetin alanını genişletmeye yönelik neler yapabilir, neler yapacaklar, neler hazırlıyorlar? Bir şeyler üzerinde çalıştıkları söyleniyor ama ne olduğunu bilmiyorum. Bu arada tabii çözüm sürecinde Erdoğan frene basmış durumda, o nedenle o konuda bir şey gelişmiyor. Birazdan konuşacağız; savaş meselesi, en azından ateşkes olduğu için o da gündemimizde yok. Aslında şu anda gündem Türkiye’de normal siyaset için daha elverişli gibi; başka şeylerin gölgesi altında kalmıyor ama mesela bütün herkesle görüşmesi bitti. Sonuçta “Şu şu partilerin hepsi buna ‘evet’ diyor ama Erdoğan demiyor” diyecek ve bitecek. 

Kemal Can: Özellikle siyasette taktik hamlelerden beklenen sonuç, iddia ya da talep edilen şeyin gerçekleşmesi olmayabilir. Ara seçim talep ediyorsun. Ara seçimin yapılabilirliği de Meclis’teki çoğunluğa bağlı. Dolayısıyla iktidar çoğunluğu olduğu için de teorik olarak bu talebin yerine getirilmesi mümkün değil. Ama bu, ‘’bu taktik hamleden hiçbir sonuç alınamadığı anlamına gelir mi ya da sonuç sadece böyle mi ölçülür?’’ diye bir soru önümüze geliyor. Mesela sen değindiğin için söylüyorum; Akın Gürlek olayı taktik bir hamleydi. Erdoğan’ın bunu duyar duymaz hemen Akın Gürlek’i görevden alıp soruşturma başlatacağını kimse beklemiyordu tabii ama bir etki yaratıyorsunuz. Ama bu hadisede, daha yumuşak karın olmasına neden olan şeyi, iktidar sözcülerinin Akın Gürlek konusunda hiç topa girmemelerinden anlıyoruz. Akın Gürlek’in kendisi birtakım şeyler söyledi hatta o zaman da “Acaba yalnız mı bırakılıyor?” diye çok tartışıldı. Önemli AKP sözcülerinin ve kabinedeki kimsenin bu konuya girmemesi dikkat çekmişti ve en üstten de bir şey yapılmadı. Ama ara seçim söz konusu olduğunda, birdenbire, bütün AKP’lilerin bu konu hakkında konuştuklarını, hatta sonunda Erdoğan’ın da konuştuğunu gördük. Mesela, bu sürüncemeye bırakılıp “Evet, onlar görüşmelerini yapıyorlar” denip hiç topa girmeyebilirlerdi; “Seçim gibi bir gündemimiz yok, seçim şu anda gereksiz” lafını etmeyerek bunu geçebilirlerdi. Ama anlaşılan o ki, bunu çok istemediler. Çünkü zamanlama açısından Özgür Özel’in de şimdi bu hamleyi yapmasında -bu ne kadar etkili bilmiyorum ama- şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum: Daha önce de konuştuk, sen de son hafta birkaç yayın yaptın. Muhalefet kamuoyunun, özellikle de CHP seçmeninin, biraz önce konuştuğumuz gibi, sürekli CHP’ye yönelen saldırılar, ama onun sonrasında yakın bir vadede hemen seçim olması ve çok kuvvetli biçimde bu seçimi kazanma ihtimali üzerine, iktidar, öz güvenini sağlam tutmasını engelleyecek birtakım yan hamlelere başlamıştı. Savaş konjonktürünü kullanarak, hatta seçimi de “Etrafımızda bu kadar şey varken şimdi ne seçimi? At değiştirilmemeli” teziyle o bahaneye bağladı.

İkinci bir tez; “Tamam iktidardan rahatsızlık var ama CHP’nin bu ülkeyi yönetebileceği konusunda da yüksek bir güven yok’’ diye birtakım anketlerde çok dolaşıma sokulmaya başlanmıştı. Dolayısıyla iktidar yavaş yavaş “Birinci parti diyorsunuz ama o artık o kadar etkili değil. Ayrıca biz sandığınız kadar oy kaybetmiyoruz. Hatta durumu toparlama ihtimalimizi kamuoyu daha çok dikkate almaya başladı” imajını kullanmaya dönük birtakım zeminler oluşturuyordu. Dolayısıyla, hem bir ara seçim olursa, gerçek bir anket gibi o sonucu kullanmak hem de ara seçim yapmayan iktidarın, bütün bu “Durumu toparlıyoruz, tekrar kazanacağız” güvenini boşa çıkartmak için, bu taktik hamlenin bence bir zamanlama değeri var. Çünkü Özgür Özel’in, CHP’nin ve muhalefet kamuoyunun şuna ihtiyacı var: ‘’19 Mart’tan sonra çok kuvvetli bir direnç gösterildi, çok yüksek bir potansiyel var. 2024 seçiminde Cumhuriyet Halk Partisi’ni birinci parti yaparak çok kuvvetli bir değişim talebi ortaya kondu. Ama bütün bunlara rağmen, iktidar hâlâ seçimi şu ya da bu biçimde kullanarak, seçimi manipüle ederek ya da rakiplerini kriminalize ederek, normal yollarla, seçimi kullanarak kazanabilme ihtimalini de bir opsiyon olarak tutuyor’’ fikrini değiştirecek, Özgür Özel’in 19 Mart’tan sonra kurduğu “Artık milli iradeye karşı bir azınlık iktidarı söz konusu” tezini taktik olarak bu hamleyle birlikte yeniden tazeleyebilecek bir imkân yaratmayı umuyor bence. Onun için bu zamanlama bir şeye karşılık geliyor. 

İkincisi, bu görüşmeler trafiği ile birlikte, diğer aktörleri de tabir yerindeyse “Ne yapıyorsunuz siz?” diyerek harekete çağırıyor. “Tamam, yapmaya niyetiniz yoksa yapmayacağınızı beyan edin. Bu belirsiz alanda muhalefetmiş gibi yaparak bir grup oyu tutmayın’’ diyor. Sadece CHP’ye kızgınlık, itiraz gibi imkânları kullanarak, onları, muhalefet oyunun bir kısmını kararsız alanda tutmaya devam etmekten çıkartmak, hamleye zorlamak. Senin dediğin gibi “Ara seçim lüzumsuzdur” demiyor ama hepsi “Ara seçim tamam olabilir de sonuçta iktidar yapmaz ki” diyor. Ama sürecin ve diğer taktik alanların da kilitlendiği en önemli mesele, iktidarın, ne yapılacağına karar verme tekelini elinde tuttuğu her alanda, hâkim pozisyonunu koruması. Mesela şu anda süreçte ne yapılacağına iktidar karar verecek. Bu yargı operasyonlarında durulup durulmayacağına o karar verecek. Birtakım insanların tahliye edilip edilmemesine o karar verecek. Bu alanları tuttuğu sürece, bu alanlarda hâkimiyetini kullanıyor. Ama bir tane alan var, o alanda da hâkimiyet iktidarda, seçimin yapılıp yapılmayacağı kararını da o verecek. Ama eğer bu ülkenin %70’i ve bütün meydanlar ve toplumsal muhalefet, seçim baskısını iktidarın üzerinde oluşturmaya başlarsa, CHP’ye karşı olan değil, büyük bir çoğunluğa karşı olan bir iktidar görüntüsü yaratmış olacaksın. Yani teorik olarak bu taktik hamleden daha stratejik bir sonuç çıkartmak mümkün. Bu olur mu bilmiyorum, ama boş gibi gelmiyor bana.

Ruşen Çakır: Pazar günü Macaristan’da seçim var biliyorsun. Orban 16 yıldır iktidardaymış. Zaten Erdoğan’la Orban da çok yakın arkadaşlar. Orban’ın rakibi Péter Magyar açık ara önde gözüküyor. 

Kemal Can: Trump’ın çok sevdiği, takdir ettiği ortağı.

Ruşen Çakır: Ama bak orada şöyle bir şey var, ben bu hikâyeyi bilmiyordum. Magyar, 2024’e kadar Orban’ın yanındaymış ve karısı Judit Varga Adalet Bakanıymış; bir skandalın ardından istifa etmiş. Magyar 2024’te kopuyor ve tek başına bir parti kuruyor. Oyu %50’nin üzerinde gözüküyor, hatta kimilerine göre 60’a yakın. İçeriden gelmiş birisi ama çok ciddi muhalefet yapıyor. Şimdi bizim yaşadığımız olayı düşün: AK Parti’den kopanlar parti kurdular. Orası da otoriter, burası da otoriter. “Erdoğan bunlara nefes aldırmadı” diyemezsin. Orban da ona nefes aldırmadı. Orada içeriden gelen birisinin yürüttüğü muhalefete, diğer muhalefet partileri de Orban’dan kurtulmak için destek veriyor. Böyle hızlı bir şekilde çoğunluğa gidebilmesini bir not olarak düşeyim.

Şimdi biraz İran savaşını konuşalım. Savaşa ara verildi. Trump medeniyeti yok edeyim derken, bereket ateşkes oldu ve şimdi Pakistan’da görüşmeler başlayacak. Türkiye de derin bir nefes aldı açıkçası. Çünkü burası çok kritikti. Ama demin senin de bahsettiğin bir husus var: “Savaş ortamında, bunlar olur mu?” tartışması var. Mesela Erdoğan son grup konuşmalarında sürekli CHP’ye “Biz nelerle uğraşıyoruz, siz neler yapıyorsunuz?” gibi şeyler söylüyordu. Onları söyleme ihtimali en azından bir süre için ortadan kalktı. Yine ‘’dış tehdit’’ olarak bir şeyler bulur ama şu anda yakın dış tehdit gibi bir ihtimal, en azından bir süreliğine dondu. ‘’Buradan bir sonuç çıkar ve savaş biter’’ demiyorum, ama en azından bir süre dondu ve Türkiye biraz nefes aldı diyelim. 

Bu arada, savaş boyunca, yani 28 Şubat’tan bugüne, CHP’nin ya da genel olarak muhalefetin bu olayı değerlendirebildiğini sanmıyorum. Savaş konusunda ne yapabilirlerdi bilmiyorum ama, böyle anlar aynı zamanda kendini göstermek için bir fırsattır. Mesela şimdi İspanya’da Başbakan Pedro Sánchez’in çıkışı bir fark yarattı. Bizimkiler burada ona destek verdiler, Bahçeli de onu alkışladı. Tamam güzel, ama sen nasıl bir fark yaratıyorsun? Türkiye’de kimse, pekâlâ tüm dünyada, en azından belli çevrelerde konuşulabilecek bir çıkış yapamadı. Geçenlerde MİT’ten açıklama gelmiş, “Şunu yaptık, bunu yaptık. Arabuluculuk vesaire…” diye bir yerlerde yayınlamışlar. Bunların hepsi söylenebilir. Tabii bunların hepsi de gizli olduğu için doğru mu yanlış mı onu da bilemiyoruz. Doğru olsa bile, esas burada öne çıkan Pakistan. Türkiye’nin de dâhil olduğu söyleniyor ama öyle görünür bir şey değil. Bu 40 gün içerisinde Türkiye muhalefetiyle, iktidarıyla, tedirginlikle sessiz kaldı, ben öyle görüyorum. Bir de tabii şu çok önemli bence: Erdoğan asla ABD’yi anmadı. Bahçeli andı, Bahçeli hep ABD’den bahsetti, Erdoğan hiç bahsetmedi. Hele en son konuşmasına bakarsan, sanki İsrail tek başına gitmiş, her şeyi o yapmış. 

Kemal Can: Zaten aslında tuhaf bir şey var: Savaş olduğunda ve Amerika İran’a saldırdığında sanki hiç Amerika yokmuş gibi… Hatta iktidar medyası ve dış basında da yaygın kanaat, Netanyahu’nun Trump’ı ikna ettiği yönündeydi. Ama sonuçta “Netanyahu zorladı” dense bile, yapanın Trump olduğunu söylemekten geri duramadı insanlar. En fazla, “Netanyahu ısrarcı oldu, o yüzden yaptı ya da kandırdı” dediler. Dolayısıyla Trump önümüzdeki günlerde “Allah affetsin” diyebilir. Ama burada Türkiye’nin, özellikle Erdoğan’ın çizdiği profil çok ekstrem bir örnekti. Dediğin gibi, Erdoğan, sanki devrede Amerika yokmuş gibi Trump’ın adını hiç ağzına almadı. Ama şöyle bir acayiplik var: Şu anda İran’la hem ateşkes görüşmesi hem yürütülecek görüşmeler Amerika’yla yapılıyor, İsrail’le değil. Eğer Amerika hadisenin içerisinde hiç yoktuysa, İran niye ateşkesi Amerika’yla yapıyor? Dolayısıyla, bundan sonrasını yürütme açısından da bir muhatap meselesiyle karşı karşıya. Türkiye eğer bu konuda “Biz devreye girdik, tarafları yatıştırdık, buluşturduk” iddiasını devam ettirecekse bile, o taraflardan birinin Amerika olduğunu söylemeden bunu yapabilmesi imkânsız. Böyle bir zorluk var.

Senin başta söylediğin ‘’savaşın sıcaklığı ortadan kalktığı için o bunu iç politikaya taşırken, ‘Etrafımızda neler var?’ ‘iç cephe,’ ‘çevremizdeki tehlikeler’ meselesi argüman olarak biraz daha zayıf kalacak” diyorsun ama  onu telafi edecek şey yeniden ısıtılmaya başlandı. Savaşın ilk başında da biraz gündeme gelmişti, sonra biraz yatıştı, şimdi tekrar tazeleniyor: “Sırada Türkiye var” meselesi. Üstelik, bunun dışarıdan birtakım kaynaklar tarafından yeniden köpürtülmeye başladığını ve yine İsrail’i merkeze koyarak, İsrail’i tehdit unsuru olarak işaret ederek, Türkiye’nin hem bir risk altında olduğu hem birtakım hamlelerinin gerekçesi olarak bunu kullanabileceği bir zemin oluşuyor.

Ruşen Çakır: Ama orada şöyle bir şey var: onu Amerika’da birtakım insanlar yaptı biliyorsun. Türkiye’nin nasıl NATO’dan çıkması gerektiği gibi şeyler de söylediler. “Sıra Türkiye’de” argümanının temeli, İran meselesi hallolduktan sonraydı. İran meselesi, şu ateşkes sürecinde İsrail’in istediği gibi hallolmuş gibi gözükmüyor. Diyelim ki hakikaten İsrail’in kafasında İran’dan sonra Türkiye varsa, bunun artık gerçekleşme şansı kalmadı. İran’ın bu hâliyle bir de Türkiye’ye saldırması hâlinde, ki ben gerçekçi bulmuyorum, orada yapılmak istenen daha çok, Türkiye’yi bir şekilde kriminalize edip itibarını sarsmak. Türkiye’ye saldırılacağı meselesi değil ama Türkiye’yi Batı nezdinde itibarsızlaştırmak. Ama o artık o tren kaçtı. Özellikle Avrupa Birliği açısından, Türkiye çok değerli, sırf göçmen meselesi bile yeterli. 

Kemal Can: Zaten Zelensky’nin Türkiye’ye gelip Cumhurbaşkanının uçağıyla Suriye’ye giderek Eş-Şara ile görüşmesi, ‘’Avrupa Ordusu’’ fikrini yeniden ısıtan birtakım açıklamalar yapması… Zaten uluslararası zeminde bunun böyle bir gerçekliğinin olmasından değil, bunun iç politikada nasıl kullanılacağından bahsetmek için buna dikkat çektim. Dolayısıyla “Etrafımızda neler oluyor bak, şimdi yapılacak iş mi bu?” argümanı için ya da güvenlik gerekçelerine dayalı her türlü hamle için bir gerekçe bulunur. Onu söylemek istiyorum. Ama savaşın daha önemli kısmı, başta ekonomi olmak üzere bir sürü şeyde çok somut bedelleri ödemeye başlamak. Hatta şimdi bu kapanma vesilesiyle birtakım çevrelerde yeni fırsatlar da tartışılmaya başlandı. Her türlü savaştan sonra, Suriye’den, Irak’tan sonra da olmuştu hatırlıyorsan “Bize ne fırsatlar çıkacak buradan” denmişti. Hatta Gazze’de bile bu konuşuldu. Türkiye, güya Gazze’nin savunucusu olurken, Gazze’de, üstelik Trump eliyle ve Netanyahu’nun onayıyla yapılacak şeylerde, Türkiye’nin rolü meselesi gündeme gelmişti. Şimdi de Körfez ülkelerindeki birtakım iktisadi imkânların Türkiye’ye taşınabileceği gibi iddialar ortaya atılıyor. Dolayısıyla sadece riskler değil, fırsatlar penceresinden de argümanlar üretiliyor. 

Şimdi herkes kazananlar, kaybedenler listeleri yapıyor. Çoğunda da aslında giderek daha paralel; eskiden savaşın başında o yapılan tablolar başka türlüydü, şimdi başka türlü olmaya başladı. O tablolara baktığımızda, kısa ve orta vadede bunun küresel bedelleri konusunda bir kriz ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Savaş anlamında olur ya da olmaz, bunlar yeni çatışmalara ve uzayan çatışmalar serisine de dönüşebilir, ama bu hadisenin peşinden pek çok siyasi ve iktisadi dalgalanmalar, hatta krizleri çağıracağı anlaşılıyor. Şu andaki durmuş hâliyle bile. 

Ruşen Çakır: Çok ağır bir şeydi. Evet, bitirelim. Bir şey atlamadık değil mi? 

Kemal Can: Daha onlarca, yüzlerce konuşulacak şey vardır muhtemelen ama hepsi bu ana başlıkların saçakları. Şunu söylemeden bitirmeyeyim: Operasyonları konuştuk ama bir de aylardır süren uyuşturucu operasyonları serisi de devam ediyor. Ünlülere yönelik operasyonlar. Çoğu insan bunun gündem değiştirme olduğunu düşünüyor. Haklı da olabilirler, ama gündem de çok değişmiyor. Ünlülerden birtakım listeler oluşturulması gibi garip bir şeye dönüştü iş. “Gelin bakalım buraya, saç örneği verin, kan örneği verin” deniyor. Böyle bir düzenek olabilir mi? Bu mesele, rastgele sokakları seçip  ‘’Bugün şu sokağın sakinleri bir gelin bakalım, kanınızın, saçınızın örneğini alalım, bakalım uyuşturucu kullanıyor musunuz?”a dönebilir. Böyle bir uyuşturucu operasyonu mantığı olabilir mi? 

Ruşen Çakır: Geçenlerde birisini gördüm. Bunlar bir de popüler insanlar. Bireysel olarak şikâyet eden var, “Ben ağzıma koymuyorum, sigara bile içmiyorum” diyor. Onlar bir yana, itibar ayaklar altında ve bir şey görmüyorsun, yani birlikte hareket etmiyorlar. Mesela gazeteciler için en azından “Gazetecilik suç değildir” diyen birtakım örgütler var. Bir etki yaratıyor mu bilmiyorum, ama burada yedikleri tokatla kalıyorlar. 

Kemal Can: Bir komedyen “tarihi milli manevi değerlere hakaret” suçlamasıyla gözaltına alınıyor. Bir şarkıcıya “Nasıl o kıyafetle çıkarsın?” deniyor. Biraz önce söyledik ya, CHP kuşatması sistematik bir politik program hâline geldi. Onun ötesinde, bu olup bitenler bütün toplumu etkiliyor. 

Ruşen Çakır: Eskiden sol jargonda “hayatın her alanında” denirdi ya…

Kemal Can: Herkesi terörize eden bir şey. Yani her an her şeyden dolayı alınabilirsin. 

Ruşen Çakır: Şarkıcıyı, fenomeni, şunu bunu alıyor, sonra ev hapsi ya da adli kontrol şartıyla bırakıyor, ama teşhir ediyor. Bunu sıradan insan nasıl görecek? İzlediği, hayran olduğu insanın başına bunlar geliyor, “Buna bunu yapan bana neler yapmaz?” fikrini yaratıyorlar.

Evet, Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Ana Sayfa » Video Analiz » Ruşen Çakır yayınları » Haftaya Bakış » Haftaya Bakış (311): CHP’nin ara seçim kampanyası | Belediye operasyonları sürüyor | İran savaşında mola

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.