Haftaya Bakış (290): Erdoğan ile Bahçeli arasında kriz | Çözüm sürecinde yeni aşama | Demirtaş’ın yazısı

Haftaya Bakış’ın yeni bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, Erdoğan ile Bahçeli arasında yaşanan krizi, çözüm sürecindeki yeni aşamaları ve Demirtaş’ın yazısını değerlendirdi.

PKK’nın çekilme kararı gündemde

PKK, 26 Ekim 2025’te Türkiye sınırları içindeki silahlı güçlerini geri çekme kararını duyurdu. Bu gelişme, sürecin yeni bir aşamaya girmesine neden oldu. Görüşmede PKK’nın silah bırakma ve örgütün fesih kararının ardından gelinen nokta ele alınacak.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, sürecin birinci aşamasının kapandığını ve yeni bir sayfa açıldığını söyledi. Bakırhan, yeni süreci daha kritik ve hayati olarak niteledi, “Hukuki ve siyasi adımlarla toplumsal barışa geçiş zamanı” dedi.

Komisyon Hakan Fidan ve Yılmaz Tunç’u dinledi

TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 16. toplantısını yaptı, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç dinlendi. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, “Örgütün sahadaki varlıklarını tasfiye ettiğinin tespit edilmesiyle birlikte Meclis üzerine düşeni yapacaktır” dedi.

Haftaya Bakış (290): Erdoğan ile Bahçeli arasında kriz | Çözüm sürecinde yeni aşama | Demirtaş'ın yazısı
Haftaya Bakış (290): Erdoğan ile Bahçeli arasında kriz | Çözüm sürecinde yeni aşama | Demirtaş’ın yazısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çalışmalarını sürdüren Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu bugün 16. toplantısını yaptı. Toplantıya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç katılarak sürece ilişkin bilgi verdi.

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, “Özellikle 26 Ekim tarihinde yapılan açıklamalarla önemli bir eşiğin aşıldığını” söyledi.

“Barış sürecine dair bilgi paylaşımı ve fikir alışverişinde bulunduk”

DEM Partili Pervin Buldan ve Mithat Sancar, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ı ziyaret etti. Demirtaş ve Yüksekdağ’ın sürece desteğinin tam olduğu vurgulandı:

“Sevgili Selahattin Demirtaş, sürece desteğinin tam olduğunu vurguladıktan sonra, sürecin başarıya ulaşması, barışın ve demokrasinin tesisi için her türlü katkıyı sunmaya hazır olduğunu ifade etti. Sevgili Figen Yüksekdağ da barışın ve demokratik toplumun inşası konusunda umudunu koruduğunu, bu yolda desteğinin ve katkısının güçlü bir şekilde devam edeceğini belirtti.”

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya ‘Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba, Ruşen. 

Ruşen Çakır: Bu sabah, “Ekrem İmamoğlu’nun İYİ Parti kökenli danışmanı İbrahim Özkan gözaltına alındı” diye bir haber vardı. Neden gözaltına alındığını anlayamamıştık, ama sonra serbest bırakıldığı haberi geldi. Onu bir not olarak düşeyim. Konuşacağımız çok husus var, ama en sonuncusuyla başlayalım. Dün gece yarısı T24‘te Selahattin Demirtaş’ın ‘’Sürecin muhasebesi: “Neler yapabildik ya da yapabiliriz?” başlığıyla bir yazısı yayımlandı. Sürecin üzerinden bir yıldan biraz daha fazla bir zaman geçti. Demirtaş ne zamandır konuşmuyordu. Arada, süreç içerisinde bir iki röportaj verdi. Demirtaş’ın, “Ben artık aktif siyasette yokum” kararından sonra, üzerinde bayağı çalışılmış bir yazı yazmış olmasını sahalara dönmek olarak görüyorum açıkçası. Yarın bununla ilgili daha geniş bir değerlendirme yapacağım. Onun için şu anda çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Senin yorumlarını dinleyelim. Ama ondan önce, bir iki not düşmek istiyorum. Yakın zamanda, peş peşe, önce 18 Ekim Cumartesi günü İmralı Heyeti Edirne’de Demirtaş’ı ziyaret etti. Pazar günü de DEM Parti Eş Genel Başkanları ziyaret ettiler ve Eş Başkanlar cezaevinin önünde medyaya yaptıkları açıklamayla olumlu mesajlar verdiler. İmralı Heyeti de birkaç gün sonra yazılı bir açıklama yaparak, olumlu şeyler söyledi. Aradan geçen 12 günün sonrasında, Demirtaş bu yazısında, yapılabileceklerle ilgili gibi birtakım nahif öneriler sıralıyor, ama esas olarak şunu söylüyor: “Hep dinlediniz ve gereksiz birtakım şeyler yapıldı” diyor ve hem Pervin Buldan’a hem DEM Parti’ye yönelik bir eleştiri var. “Hâlbuki, bir yıl boyunca kardeşliği tesis etmek lazımdı” diyor ve benim anladığım kadarıyla, bunu en iyi kendisinin yapabileceğini ima ediyor. Aslında daha önceki deneyimlerden de bunu biliyoruz. 2015 Haziran seçimleri öncesinde, HDP’nin Türkiye Partisi olma yolunda yaşadığı bir başarı ve o başarıda, Selahattin Demirtaş’ın performansı vardı. Şimdi bir anlamda şunu söylüyor gibi geliyor bana. “Tamam, iyi, güzel. Silahlar bırakılıyor, ama bu Türk-Kürt kardeşliği sadece silah bırakmakla olacak bir şey değil. Halkla ilişkiler faaliyeti lazım. Kürtlerle Türklerin birbirine yakınlaşması lazım, bunu yapmadınız, yapılmadı” diyor ve bunu yapmaya da talip oluyor gibi geliyor bana. Bu anlamıyla bu yazı, bir yıllık sürecin eleştirisi. Bence önemli bir not da şu: 19 Mart’tan bu yana Selahattin Demirtaş’tan hiçbir şey duymamıştık. Yazısında oraya da değinmiş: “Türk-Kürt kardeşliği tesis edilemediği gibi, bunun üstüne, Türk-Türk ayrışması eklendi” diye bir vurgusu var. Artık sana bırakıyorum sözü. 

Kemal Can: Demirtaş’ın yazısına iki cepheden bakılabilir. Birincisi, Demirtaş niye şimdi konuşma ihtiyacı duydu? Sen de işaret ettin, çok uzun bir suskunluktan sonra, hatta çok uzun bir süre önce yaptığı açıklamayla siyasetten çekildiğini beyan etmiş birisinin, şimdi doğrudan süreçle ilgili ve süreci değerlendiren bir yazıyla tekrar ortaya çıkmasının arkasında ne var? Bu önemli bir şey. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın şu anda ve sürecin bu kritik aşamasında böyle bir şeyi söylüyor olması, ‘Denk geldi de, imkân çıktı da oldu’’ denilebilecek bir şey değil, bir anlamı var. Bu, bir arkası, bir önü, bir sonrası olan bir mesele. İşin bir tarafı bu. 

İkinci tarafı ise, ne söylediği. Önce ne söylediği üzerinden giderek bir değerlendirme yapayım. Çünkü ne söylediği, aslında bunu söyleme nedeninin de bazı ipuçlarını veriyor bence. Oradaki önerilerin gerçekçiliği tartışma götürür. Sen nahif diye tarif ettin isabetli bir şekilde. Ama meselenin özü şu: Bu aktörler, Rahmetli Sırrı Süreyya Önder de öyleydi, Selahattin Demirtaş da öyle, kendi mahalleleri, kendi çevreleri, kendi yakın temas çemberi dışındaki alana konuşabilmeyi başaran, daha önemlisi, lafını dinleten, onlarla temas kurabilen aktörler. Senin demin dediğin gibi, yaptığı önerilerde, “Bunu ben yapardım” ya da “Ben yaparım” demeye getiren, bize bunu söylediğini, bunu ima ettiğini düşündüren şey, bu süreç denilen şeyin, bu sürecin parçası olan aktörlere değil, asıl olarak diğerlerine yönelik olması. Bu sürece kendiliğinden hazır olanlara ya da pozitif bakanlara değil de, diğerlerine, yani buraya şüpheli bakanlara, buraya mesafeli olanlara, bu meseleyi yeterince önemsemeyenlere ya da bu meselenin arkasında bir çapanoğlu arayanlara konuşmak. Dolayısıyla, o şüpheleri, o tedirginlikleri, o gerilimleri yatıştırmak üzerine bina edilmesi gerektiğini söylüyor. Aslında, mevcut sürecin temel ayaklarının baştan itibaren yanlış kurulduğunu, sürecin de yanlış yürütüldüğünü söylüyor. 

Sürecin yanlış yürütülmesinde, senin söylediğin gibi, kısmen kendi tarafına, DEM Parti’ye ve heyete de birtakım göndermeler var. Ama genel olarak, sürecin zihniyeti, sürecin hedefi, dolayısıyla, bu hedefle uyumlu olarak geliştirdiği yöntemlerle ilgili problemlere işaret ediyor. Öcalan’ın da aktif biçimde devreye girmesiyle birlikte ve iktidar sözcülerinin, hatta bazı Cumhurbaşkanı danışmanlarının da açıkça deklare ettiği gibi, mesele asıl olarak, Öcalan aracılığıyla PKK’yı ve PKK’nın etki alanındaki Kürt kamuoyunu ve tabii ki doğrudan örgütü ikna ederek silahsızlanmayı sağlamak. Bu silahsızlanmanın sonucu olan birtakım adımlar için de yasal, hukuki birtakım düzenlemeler yapmak. Buraya sıkıştırılmış, buraya sığıştırılmış bir şey var. Dolayısıyla, ‘’diğerleri’’ diyebileceğimiz genel kamuoyu, son yıllarda çokça kullanılan kavramla, rıza ve ikna müesseseleri hiç dikkate alınmadan, hiç önemsenmeden, bunun üzerine hiç kafa yorulmadan, tamamen yukarıda, tamamen kapalı kapılar ardında bir süreç yürütüldü. Dolayısıyla, Selahattin Demirtaş, “Aslında şunlar da yapılabilirdi” diyerek nahif birkaç öneri sıralarken ‘’Bunları neden yapmadınız?’ kılığında başka bir şeyi ifade ediyor. “Zaten yapmaya kalktığınız şeyde problem var. Yapmaya kalktığınız şeyin başka bir şey olması gerekirdi” diyor. Oradan da şuna geliyoruz: ‘’Bunu yapabilecek olan aktörleri kullanmıyorsunuz. Hatta bunu yapabilecek aktörlere yaptığınız muameleyle, buradan çok uzakta olduğunuzu gösteriyorsunuz’’ demiş oluyor. Bu kardeşlik meselesini de, bu eleştirilerini çok sert ve reaksiyonlarla kirlenmeden konuşulabilir hâlde sunabilmek için son derece nahif örneklerle çerçeveliyor. Ben onların arkasından görünen resmin böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Buradan yola çıkarak, ‘Neden Demirtaş şimdi konuşma ihtiyacını duydu?’ noktasına gelindiğinde de şunu görüyorum: Birincisi, şimdiye kadar olana ilişkin bir eleştiri. Şimdiye kadar olanın geldiği aşama, Erdoğan’ın süreci daha domine eden, hatta artık sürecin ritmini, biçimini, kapsamını da çizmeye başlayan bir inisiyatif almasıyla birlikte, Demirtaş galiba, artık bu kritik aşamada, bu niyetin dışına çıkabilecek bir şeyin yapılmayacağıyla ilgili endişe duyuyor. Bu endişe kendisiyle ilgili değil, ama, sürece ilişkin endişenin daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Çıkışı yapma gerekçesinde, ‘’Beni kullanmadınız. Kullanmadığınız gibi, benimle ilgili tasarruflarda da sürece uyumlu adımlar atmaya galiba niyetiniz yok’’ imasından çok, sürecin sahici bir başarıya ulaşması ve sahici bir kardeşlik programına dönüşmesiyle ilgili niyetten giderek uzaklaştığıyla ilgili bir endişe okuyorum. Dolayısıyla, bundan ötürü şu anda konuşma ihtiyacı duyuyor. Şimdiye kadar susması, sürece baştan şüphelerle yaklaşan bir pozisyon almaktan kaçınması çok anlaşılır bir şeydi. Bir sürü insan bunu, kendi durumuyla, kendi durumuyla ilgili kaygılarla ilişkilendirdi. Ama gelinen noktada artık şuna inandığını düşünüyorum. Bu süreç, başka bir yere evrilmeyecek. Bu süreç, Erdoğan’ın ve AKP’nin daha çok biçimlendirdiği, meselenin sadece silahların bırakılması, örgütün feshi, silahları bırakanların entegrasyonu ve sonuçta örgütün buna ikna edilmesi, Öcalan’ın da bu ikna sürecindeki aktif rolü. Bunun devamındaki adımlar dedikleri şeyler ise Uçum’un söylediği gibi, demokrasi ve siyasi alanın açılması gibi perspektifleri zaten içermiyor. Bu entegrasyonun hukuki zemini, uygun yasanın hazırlanması süreciyle devam edecek ve onun da hem kapsamı hem de takvimi açısından oldukça dar bir süreçte halledilmesi gibi bir yola girildiği anlaşılıyor. Ben de öyle anlıyorum. Demirtaş da bence bunu gördüğü için, şu anda, bu kritik noktada bu yazıyı yazma, bu değerlendirmeyi yapma ihtiyacı duydu diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Kemal, süreçten devam edelim. Pazar günü PKK’nın Kandil’de bir açıklama yapacağı söylendi ve aynı gün, Ekrem İmamoğlu’na casusluk suçlaması yapıldı. İlk başta, bir şok yaşadık, ama sonra okudukça… Ben Hüseyin Gün’ün değişik zamanlarda verdiği bütün ifadeleri okudum, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ… Hâlâ aklım almıyor. Neyse, şimdi gelelim örgüte. Örgüt, Türkiye’deki güçlerini geri çekme kararı almış ve çekmiş daha doğrusu. Örgütün yöneticilerinden Sabri Ok, çekilenlerden 25 kişiyle beraber bir basın toplantısı yaptı. Ama geçen seferki gibi olmadı bu. Toplantıya, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki gazeteciler gitmiş. Türkiye’den kimseyi götürmediler. Ama Türkiye, İstanbul’a ve Çağlayan’a odaklandığı için, -çünkü CHP aynı saatte Çağlayan’da miting yaptı biliyorsun-, o basın toplantısı tam anlamıyla karambole geldi. “Yeni bir aşama” dediler. Önce silah yakıldı, güçler çekildi ve “şimdi top devlette” dediler. Devlet ne adım atacak? “Yasal düzenlemeler” dendi. Dün de, önce Mecliste bir kapalı oturum oldu. İki bakan sunum yaptı. Ama anladığım kadarıyla çok fazla bir şey olmamış. Akşama doğru da Erdoğan, Saray’da İmralı Heyeti’ni kabul etti. Yanında da Efkan Âlâ ile İbrahim Kalın vardı. İmralı Heyeti’nden çok kısa bir açıklama geldi. Görüşmenin çok olumlu geçtiğini söylediler. Şimdi, Meclis Komisyonu’nun birtakım hukuki düzenlemeleri gündeme getirmesini, bunların Meclis Genel Kurulu’na gitmesini ve onların onaylanmasının ardından da eve dönüşlerin başlamasını bekliyoruz, değil mi? Herhâlde böyle bir takvim var. 

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: İşte burada, demin söylediğim husus tekrar devreye giriyor. Selahattin Demirtaş, “Kamu diplomasisi lazım, insanları hazırlamak lazım,” diyor, ama İmralı Heyeti bunu çok umursamıyor. Onlar esas olarak, bu silah bırakmanın altyapısının taraflar arasında oluşturulmasına odaklanmış durumdalar. ‘‘Her şey yolunda gidiyor merak etmeyin. Olacak, bitecek’’ havasındalar. Ama ne olacak ve nasıl olacak? Bekleyip göreceğiz. Kendisini fesheden örgütün elemanlarının topluma kazandırılması meselesiyle ilgili bir tartışma da var, anayasanın eşitlik ilkesi meselesiyle ilgili bir tartışma da var. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, artık bir şeyler olacak gibi. Ya da, özellikle örgüt, PKK kanadı artık, “Biz yapacağımızı yaptık, daha ne yapalım? Siz şimdi bir şey yapın” gibi bir yere geldi ve anladığım kadarıyla, Erdoğan, süreçte daha fazla sorumluluk üstlenmeye başladı. Sen de öyle söylüyordun, değil mi? 

Kemal Can: Sorumluluk değil, kontrolü ele almaya başladı. 

Ruşen Çakır: Evet.

Kemal Can: Sorumluluk için, onun bir fedakârlık yapıyor olması lazım. Daha az fedakârlıkla, daha fazla şey aldığı bir kontrolden bahsedebiliriz. Çünkü sorumluluk iki taraflı bir şey. 

Ruşen Çakır: Peki, şimdi ne olacak Kemal? Mesela haftaya, diyelim ki Komisyon toplanacak ve yasal düzenlemeleri konuşmaya mı başlayacak? Ve o düzenlemeler, daha sonra Meclis Genel Kurulu’na girecek, kabul edilecek ve Avrupa’daki Kürt siyasetçilerin, sonra da diğerlerinin kademe kademe dönüşleri mi olacak? 

Kemal Can: Muhtemelen. Ama demin söylediğim gibi, Kürt meselesinin çözümü perspektifi, zaten bu sürecin hiçbir yerinde telaffuz edilmedi. Hatta bu işin başlatıcısı Bahçeli bile, “Kürt sorunu diye bir şey yok. Biz başka bir şey konuşuyoruz” diye başlamıştı zaten, öyle de geldi. Ama oradaki sınırlar Erdoğan tarafından daha da daraltılmış durumda. İki üç haftadır sürekli konuşuyoruz. Senin “Erdoğan sorumluluğunu arttırdı” dediğin şey şu aslında: Erdoğan, bir sene boyunca nazlı aktör olarak hiçi göstererek, herkesi aza razı etti. Yani süreç hiç işlemez ya da iyice yavaşlar hâle getirilip, sonunda ‘’hiç olmazsa’’ noktasında bir yere vardı. Hatta bence, şu son Türkiye’den çekilme meselesi de biraz zorlama bir iş. Şöyle zorlama iş. Sen de onun değerlendirmesini yaptın, geçen hafta da konuştuk. Aslında daha önce, “Biz yapacağımızı yaptık. Artık sıra karşı tarafta” denmişti. Hatta bunu sadece PKK demedi, Bahçeli de söyledi. Ama yine bir şey yapılmadı. Onun üzerine, “Bir şey daha yapın ki biz bir şey yapmaya zemin yaratalım” ısrar devam etti. Bunun için üretilmiş bir yeni mizansen olarak ortaya çıktı; ‘’Bari böyle bir şey olsun.’’ 

Sen de bir sürü değerlendirme yaptın, başkaları da yaptı. Zaten Türkiye’de çok hareketli ve canlı bir varlığı olmayan bir örgütün, Türkiye’den sınırlı sayıda elemanını çekiyor olmasının, daha önce silah bırakma seremonisini aşan ya da kendini feshetmek gibi çok ciddi bir merhaleyi geçmiş bir yapı için, çok büyük anlamı olduğu söylenemez. Dolayısıyla bu, öbür taraftan, ‘’Bir şeyler daha yapın ki biz bir şey yapıp yapmayacağımızı düşünelim’’ baskısına karşı verilmiş bir cevap. Ama bu, nazlanmakla sağlanmış. Erdoğan’ın o pazarlıkçı tutumuyla ittirerek aldığı şeylerden biri olarak duruyor şu anda. Yoksa bu “Biz yapacaklarımızı yaptık, hatta kendimizi feshettik” cümlesi… Hatta ta Öcalan’ın açıkladığı metne kadar geri gidersek, o tarihte bile, Sırrı Süreyya’nın hep tekrar ettiğim dipnotunda söylediği şeydi bu aslında: “Hadi, sıra sizde.” Ama ‘’sıra sizde’’ söylemi gele gele nereye geldi? ‘’Tamam, bu silahı bırakanların ve suça karışmamışların yasal meselesini çözelim ve bu işi de bu Komisyon’un içinden çıkan bir somut sonuç hâline getirelim, olsun bitsin bu iş.’’ Yani sonuç olarak iş buraya kilitlenmiş resmi veriliyor. Biraz önce konuştuğumuz, Selahattin Demirtaş’ın, hakikaten bir toplumu kavrayan, bilmem kaç yıllık meselesini çözmeye çalışan, bunun için birinci aşama olarak barışa bile yaklaşma iradesi gösteren siyasi sorumluluğu gibi bir sorumluluk söz konusu değil. Bu anlamda da o yüzden itiraz ettim. 

Erdoğan’ın yaptığı şey, tam tersine, sorumluluk almadan, hep yaptığı gibi, sorumsuz ama ana karar verici olmak. Her konuda öyle ya zaten. Hiçbir şeyden sorumlu değil. Ekonomi batarsa da sorumlu değil, dış politika çökerse de sorumlu değil. Her şeyi yapan o, her şeyi belirleyen o ve her şeye karar veren o. Şu anda, bu pozisyonda da aynısını sürecin üzerine yerleştirmiş durumda. Erdoğan hiçbir sorumluluk almıyor, hiçbir fedakârlık yapmıyor. Şimdi kıyasen söylersek, Bahçeli’nin politik pozisyonu, ideolojik duruşu, taban dinamikleri, içinden geldiği gelenek ve buna karşılık söyledikleri… Tabii bunu herkes, “Koçbaşı, Erdoğan için kendisini yaktı” diye yorumluyor, ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Yani orada alınan sorumluluk gibi bir sorumluluk yok Erdoğan açısından. Erdoğan neyin sorumluluğunu almış? Erdoğan ne için fedakârlık yapıyor? Neyi yapmış? Neye gönül indirmiş, neyi vermeye razı olmuş? Bunu bilmiyoruz, bu yok. Zaten hatırlarsan, teslim olanların, silah bırakanların ve suça karışmamışların, bir biçimde topluma entegrasyonu için, daha önce defalarca yasalar çıkartıldı bu ülkede. Pişmanlık yasaları çıkartıldı, eve dönüş yasaları çıkartıldı. Çoğuna rağbet edilmedi, sonuç alınmadı, ama çıkartıldı. Bu yasal düzenlemeler daha önce yapılmış şeyler. Ama herkes biliyor ve yüzlerce kez söyleniyor; hiç de yasal düzenlemeye ihtiyacı olmayan onlarca şey var. Süreçle ilgili sorumluluk almak, bunlarla ilgili adım atmakla olur. Şu anda iş gelmiş, kilitlenmiş durumda. Heyet iki üç şey daha yapacak, sonra nihai bir taslak çıkartacak. Onun için özel bir yasa çıkartılacak ve konu kapanacak. 

Demirtaş, meselenin toplumsallaşmasından bahsediyor. Geçtim toplumsallaşmasını, DEM’in ve heyetin de razı olduğu ve meselenin hiç olmazsa siyasallaşmasını sağlayacak olan bu Komisyon bile, bu fonksiyondan uzağa taşındı ve buna razı oldu herkes. Çünkü Öcalan’ın açıklamalarında da vardı. Bu Komisyon’dan beklenen temel fonksiyon, siyaset kurumunun sürecin önemli bir öznesi hâline gelmesiydi. Ama Komisyon süreci böyle işlemedi. Birtakım insanlar, CHP’nin bu Meclis Komisyonu’na dâhil olmasının felaketlere yol açacağını söylediler. O da olmadı, o da boş çıktı. Ama tersi de olmadı. Yani ne oradan siyasi bir meşruiyet çıkartıp CHP’nin boynuna bir yafta asmaya yaradı, ne toplumu ikna etmeye yaradı, ne de daha pozitif birtakım öneriler ortaya çıktı. Hatta Demirtaş’ın yazısında da var. O Komisyon’a gelip laf anlatanlar, birbirlerini bile dinlemediler. Gelip, Komisyon’a neredeyse arzuhallerini verdiler. Hiçbir tarafı aktif olmayan, çok edilgen bir işleyiş kuruldu. Şimdi de buna rıza gösterilmesini, Demirtaş’ın, kendi siyasi çevresi ve pozisyonu açısından eleştirel olarak değerlendirmesi, bence bu noktadan hareketle ve iki hafta önce de söylediğim gibi, süreç Erdoğan’ın eline geçti ve hâlâ öyle gidiyor. Bunun komplikasyonlarından biri de MHP ile olan birtakım sıkıntılar. Ama Erdoğan’ın eline geçtikten sonra, artık çok fonksiyonel, çok araçsal, çok dar ve teknik bir meseleye dönüşme riskiyle karşı karşıya süreç. Bu da en çok, senin gibi süreç iyimserlerini üzmesi gereken bir şey. 

Ruşen Çakır: Kemal, bugün Özgür Özel cuma namazı çıkışında basın toplantısı yaptı. Özel’i cuma namazı çıkışı basın toplantısı yaparken görmüş müydüm, hatırlamıyorum. Bunu daha çok Erdoğan yapar. Bugün Özgür Özel yaptı. Açıklamasında bir bölüm var, onu bir dinleyelim, keyifli bir bölüm, sonra devam edelim. 

Özgür Özel: Bizim meselemiz, ‘bir yanlış olsun da üzerinde kavga edelim’ değil. Bizim meselemiz, herkes işini doğru yapsın, biz de işimizi yapalım, kimseyle kavga etmeyelim, millete hizmet yarışında olalım. Önce bunu kıymetlendirdiğimi ifade edeyim. Anıtkabir ziyaretine katılmama ve ardından Külliye’ye gitmeme meselesi üzerinden siyasi yorumları herkes yapar. Bu benim işim değil. Ben Milliyetçi Hareket Partisi heyetine yöneldim. Meclis Başkanımız Sayın Celal Adan da oradaydı. Kendisine Sayın Bahçeli’yi sordum. Bugün katılamayacaklarını söylediler. Sağlık durumu ile ilgili endişe edilecek bir şey olmadığını öğrendiğime memnunum. Onun dışında, eğer o bir mesajsa, öbürü bir mesajsa, bu kadar derdimiz tasamız varken, AK Parti’nin, Cumhur İttifakı’nın çatlaklarıyla da ben uğraşmayayım; o sorunlarını kendileri çözsünler. Ama şunu söyleyeyim: Bir yandan da AK Parti’ye yakın isimler, ‘Bu çatlak büyümeden giderilmeli, mesaj alınmalı’ diye bolca yorum yapıyor. Meclisin açılışını hatırlatayım. Cumhurbaşkanı geliyor, bir konuşma yapıyor, gidiyor. Ona tahsisli bir alan. Söz hakkımız yok. Geçen sene dinlemişiz. Bir senedir saldırı altındayız, savaş ilan edilmiş. Biz oraya gitmeyince, ‘’Ya, mecliste protesto mu olur?’’ deniliyor. Mecliste olmayan protesto Anıtkabir’de mi oluyor arkadaşlar? Tayyip Erdoğan’ın, son Cumhurbaşkanı’nın, partili Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu yerde konuşmasını dinlemeye gitmemeyi ayıplayanlara, Anıtkabir’e gitmemeyi ya da Cumhurbaşkanı resepsiyonuna gitmemeyi meşru protesto görenlere, AK Parti tarafında ‘mesajı alalım’ diyenlere ya da bunu bir protesto diye yapanlara millet sorsun o zaman. Mecliste son Cumhurbaşkanı’nın, hayatta olan Cumhurbaşkanı’nın, bir faninin Türkçe yapacağı siyasi değerlendirmeleri dinlemeye lüzum görmedik. ‘Aa böyle protesto mu olur?’ diyorlar, değil mi? Şimdi Anıtkabir’e gitmemek protesto mu oluyor? Külliye’ye gitmemek protesto mu oluyor? Bunu oturup kendileri değerlendirsinler, bizi uğraştırmasınlar.”

Ruşen Çakır: ‘’Bizim derdimiz başımızdan aşkın, bir de sizin derdinizle uğraşmayalım.’’ Şimdi, bir hatırlayalım, ne oldu? Özgür Özel ‘’Anıtkabir’e gittik’’ diyor. Anıtkabir’de Devlet Bahçeli yoktu. Celal Adan vardı, bir de Grup Başkanvekili vardı. Bahçeli’nin sağlık sorunu da yok, ama gitmemiş. Akşam Külliye’de zaten CHP de yoktu, İYİ Parti de yoktu, ama MHP hiç yokmuş. 

Kemal Can: Evet. Sadece Bahçeli değil, hiç kimse yokmuş. 

Ruşen Çakır: Evet. Anıtkabir’de MHP’yi temsilen iki önemli isim var, ama akşam resepsiyonda hiçbir isim yok. Olayı araştırdığımız zaman birkaç şey çıkıyor. Öncelikle, Kuzey Kıbrıs meselesi. Bahçeli seçimin hemen ardından yazılı bir açıklama gibi bir şey yapmıştı. Daha doğrusu şöyle olmuştu: MHP’nin üst düzey bir ismi, ‘’Devlet Bahçeli şöyle diyor’’’ diye sosyal medyadan bir paylaşım yapmıştı. Ya Semih Yalçın’dı ya da ismi Özdemir olan bir başkasıydı. Ardından, Ömer Çelik, Cevdet Yılmaz ve tabii ki Erdoğan da Kuzey Kıbrıs’taki seçimleri saygıyla karşıladıklarını belirten açıklamalar yaptılar. Daha sonra Bahçeli grup toplantısında “Kıbrıs Meclisi karar alsın, Türkiye’ye bağlansın. Bu seçimleri kabul etmesin” dedi. Ama AK Parti tarafı, orada hiçbir şekilde bir destek vermedi. Vermediği gibi, hemen ardından tekzipler geldi. Bunun MHP açısından ciddi bir sorun olduğunu, güvendiğim kaynaklardan öğrendim. Ama olayın bir başka boyutu da var. Daha önce konuşmuştuk diye hatırlıyorum. Yıldıray Çiçek’in Türkgün gazetesinde, paralel yapılanma meselesiyle ilgili bir yazısı vardı. İçişleri Bakanlığı’nda, özellikle Emniyet’te ve Özel Harekât Dairesi’nde yapılan birtakım atamaların, MHP’yi rahatsız ettiği meselesi. O mesele hâlâ çözülmemiş. Bir de üstüne, galiba, şu anda bekleyen bir Valiler Kararnamesi varmış. Ve valiler kararnamesinde de… Yani Erdoğan’la çatışmayı tercih etmedikleri için ‘’İçişleri Bakanı’na topu atıyorlar’’ deniyor. Sanki Ali Yerlikaya Erdoğan’dan bağımsız bir şey yapıyormuş gibi. Böyle birtakım şeyler üst üste binmiş. Süreçle ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar, ama süreçle ilgili de birtakım şeyler var bence. Mesela, İmralı’ya bir heyet gitmesi meselesini, önce Feti Yıldız, ardından Devlet Bahçeli açıkça sahiplendi ama hâlâ hiçbir gelişme yok. Neden yok? Çünkü AK Parti kanadı, yani Erdoğan, bu konuda bir işaret vermedi ve Numan Kurtulmuş da herhangi bir şey yapmadı. Anladığım kadarıyla Cumhuriyet Halk Partisi de Komisyon’daki diğer güçlü parti. İmralı’ya gitme meselesinin askıda olması onun da canına minnet. 

Biz yıllardır Cumhur İttifakı içerisindeki ilişkileri hep konuşuyoruz. Kimileri hâlâ, ‘’Bunlar danışıklı dövüş’’ olduğunu düşünüyor. Ama Anıtkabir’e gitmemek ve resepsiyona katılmamak, danışıklı dövüş olamaz herhâlde, değil mi Kemal? Şunu anlayabilirim: Birisi Kuzey Kıbrıs seçimleri ile ilgili sert açıklama yapar, diğeri yumuşak bir açıklama yapar. Birileri, ‘Bunlar danışıklı dövüş yapıyor’ der belki. Ama burada, Cumhuriyet Bayramı’nda kendisini göstermeyen, hasta da olmayan bir Devlet Bahçeli var. Ne dersin ülkücü hareket uzmanı Sayın Kemal Can? Ne oluyor? Kartlar yeniden karılıyor mu? 

Kemal Can: Şu sorduğun soruya kısa bir cevap verip, devam edeyim. Bir kere bu, problemin görünür olması istendiği anlamına geliyor. Yani, oraya, Bahçeli’nin gitmemesi ve hiç kimsenin gitmemesi talimatının verilmiş olması, bunun, bir biçimde görünür olmasının istendiğini bize anlatıyor. Genellikle, bu ilişkilerde, daha önceki zamanlarda da hep, ‘’konu kamuoyuna aksetsin, kamuoyuna aksetme biçimiyle mesaj yerine ulaşsın’’ amacı vardı. Çünkü bu ittifak içerisinde, bazı mesajların kapalı kapılar ardında gidip geldiğini biliyoruz. Ama bazı şeylerin açıktan yapıldığını, kolayca telefon açılarak yapılabilecek bir teatinin, birdenbire kamuoyuna yansıtılarak ya da birilerine yazdırılarak veya böyle birtakım sembolik hamleler yapılarak, başka bir tartışmanın konusu olması isteniyor. Bu da onlardan biri gibi duruyor. 

Bu ‘’ittifaktaki çatlak’’ meselesiyle ilgili açıklamayı defalarca yaptık, ama bir kez daha yapma ihtiyacı olduğunu anlıyorum. Cumhur İttifakı’nda çatlak meselesi çok tuhaf bir tartışma hâline geldi. Hem güncel yorumlarda, hem siyasi aktörlerin bu konuyla kurduğu ilişkide, hem de genel olarak kamuoyu algısında, tuhaf bir durum ortaya çıktı. Ne ilişkisi olursa olsun, bir ilişkinin içerisinde bazı sorunların, bazı gerilimlerin olması, bazı problemlerin ortaya çıkması ya da çıkabilecek potansiyelin varlığı, ille o ilişkinin sona erecek olduğu anlamına gelmez. Bu, başka şeylerde de, gündelik hayatta da öyle. Mesela herhangi bir işyerindeki iki ortağın arasında, ekonomik sebeplerle, üslup ya da başka nedenlerle çok büyük sıkıntılar olabilir, ama bu, ortaklığı bozacakları anlamına gelmez. Hatta bir evlilik için bile. Bir çiftin aralarının çok kötü olduğunu, çok ciddi problemleri olduğunu düşünebilirsin. O ilişkinin çok ciddi sorunlar yaşadığını düşünebilirsin. Ama buradan, ‘’Hayır, boşanmıyorlar, evlilikleri devam ediyor. Demek ki sorun yok’’ sonucunu çıkartamazsın. Bu çatlak meselesinde, ‘’Bakın, ne var? Yerlerinde duruyorlar, kimse bir yere gitmiyor’’ söylemi üzerinden bir sorun olmadığı sonucu çıkarmak, çok tuhaf bir şey. 

Bu iktidarın ortakları sadece MHP ve AKP’den ibaret değil. Onu defalarca tekrar ettim, bir daha edeyim. Bu iktidarı oluşturan geniş koalisyonun içerisinde, çok ciddi gerilimler, çok ciddi problemler var ve bunlar zaman zaman çatışmaya, zaman zaman sert rekabete, zaman zaman sıkıntılı çıkışlara neden oluyor. Ama bu, nihai olarak, artık taraflar arasındaki ortaklığın sonuna gelindiği noktasında değerlendirilmiyor, böyle bakılmıyor. Böyle bakılmadığı için de ‘’problem yok’’ diye dönemeyiz. Bazı analizlerde bu tür problemleri işaret edenlerin karşısına çıkan birtakım insanlar, ‘Bakın, sorun çıktı, ama bir şey olmadı. Ne var? İttifak yerinde duruyor’’ yorumunu yapıyorlar. Bu, işin bir tarafı. Bu koalisyonun devamı başka bir şey, aralarında problem olup olmadığı başka bir şey. 

İkinci bir şey ki sen birkaç başlık saydın, yani birden çok ihtimalden bahsettin, Devlet Bahçeli bu tür, “Bahçeli ne yapmak istiyor?” sorularına neden olan çıkışları genellikle tek bir nedenle yapmıyor. Bahçeli, daha önce DSP-ANAP koalisyonunda da benzer biçimde bir çıkış yapmıştı. Onun tarzında şöyle bir şey var: Genellikle problemleri biriktirip, ondan sonra hamle ediyor. Yani anlık olarak her problem çıktığında bir çıkış yapmıyor. Bazı çok ciddi… 

Ruşen Çakır: Bağlantıda bir sorun yaşıyoruz galiba… Evet. Bağlantı düzeldi. Kemal, kaldığın yerden devam et. 

Kemal Can: Nerede kalmıştım? 

Ruşen Çakır: Orayı Ülkü Ocakları basmış diye duydum. 

Kemal Can: Sen dinlemediğin için nerede kaldığımı söyleyemezsin herhâlde. 

Ruşen Çakır: Neyse, sonuçta toparlayalım. 

Kemal Can: Senin, ‘Şu da olabilir, bu da olabilir’ diye saydığın nedenler var ya, İçişleri Bakanlığı’ndaki atamalar, Valiler Kararnamesi, AKP içerisinde yine MHP karşıtı kliğin hareketlenmiş olması, çözüm süreci, Kıbrıs… bunların hepsinin biriktiği ve hepsinin birlikte, ‘Bir dakika, bu meseleler yeterince birikti ve burada artık durumun farkında olunmasına ihtiyaç var. Bunu kapalı olarak size aksettirmek yerine, açıktan beyan etmek istiyoruz’’ düşüncesinin hâkim olduğunu söylüyorum. 

Ruşen Çakır: Burada bir de şöyle bir husus var aslında. Yayın biraz uzayacak ama, uzasın. Son günlerde DEVA ve Gelecek Partileri’nin, AK Parti ile aralarında ne olduğu da belli olmayan bir şey var. Ahmet Davutoğlu çok istekli. Ali Babacan çok istemiyormuş gibi yapıyor. “Yeni koalisyon geliyor. Erdoğan Cumhur İttifakı’ndan çıkıp yeni bir arayışa girecek” diyenler var. Hatta Saadet Partisi’nin de adı geçiyor, belki Yeniden Refah da geçiyordur. Ama MHP’nin Erdoğan’a sağladığı şeyi bu partilerin hiçbirisi sağlayamaz. Milletvekili sayısı anlamında da sağlayamaz. Fakat daha önemlisi, özellikle Fethullahçıların tasfiyesinden sonra devlet kadrolarının yeniden inşasında, MHP’nin canına minnet bir şekilde dâhil olduğu bir koalisyon o. Koalisyon sadece Mecliste olan bir koalisyon değil, öyle değil mi? Devlette, bürokraside, yargıda olan bir koalisyon. 

Kemal Can: Ayrıca, ideolojik ve siyasi açıdan simbiyotik bir şey de var. 

Ruşen Çakır: Olacak şey değil ama, CHP ile ittifak yapmadığı müddetçe, Erdoğan’ın MHP’den vazgeçme şansı bence yok. Var mı? 

Kemal Can: Yok. Yalnız bu, iki tarafta da hep tersinden yorumlanıyor. Muhalefet kamuoyunda hâlâ ağırlıklı olan görüş, MHP’nin AKP’ye mahkûm olduğu ve kopamayacağı için, MHP ve Bahçeli’nin burada kalacağı gibi bir varsayım. İkincisi, AKP içerisinde de bunun benzeri bir yaklaşım var. Bahçeli sık sık bunun tam da böyle olmadığını hatırlatma gereği duyuyor. Hatırlatmaya mecbur olduğu birtakım dolma anları oluyor. Muhtemelen şimdi onlardan biriyle karşı karşıyayız. Senin dediğin gibi, bu 1 Ekim resepsiyonu fotoğrafı, bu süreç kontrolünü Erdoğan’ın eline alması, AKP içerisinde MHP’yi önemsizleştirme gayretlerini aktive etmiş görünüyor. Bu aktive etmenin Erdoğan tarafından yeterince bastırılmadığı, durdurulmadığı ya da telafi edilmediği düşüncesiyle, bence, Bahçeli doğrudan Erdoğan’a ilişkin bir göndermeye ihtiyaç duydu. Çünkü senin dediğin gibi, asıl problem, Bahçeli’nin hatırlatmak zorunda kaldığı ve aslında doğru olan nokta, AKP’nin ve Erdoğan’ın, şimdi MHP’ye her zamankinden daha da fazla ihtiyacı olduğu. Ve bu gerçeğin zaman zaman hem genel kamuoyuna hem de AKP’ye hatırlatılması gerekiyor. Bu da, üst üste binen problemlerle birlikte bir birikimle ortaya çıkan, sürekli her gün dalaşan bir ortaklık görüntüsü vermek yerine, bir doygunluk seviyesine gelince ya da süren problemler, açıkta tartışılmadan arkada çözülememeye, sürüklenmeye başladığında veya yargıda ve bürokrasideki atamalar hadiselerinde olduğu gibi fiili durumlar yaratılmaya kalkıldığında, o zaman açıktan, hem genel kamuoyuna, ‘’Durum sizin gördüğünüz gibi değil. Biz ağırlığı olan bir yapıyız’’ görüntüsünü vermek için, hem de AKP içerisindeki hareketlenmeye ve Erdoğan’a bir mesaj göndermek için yapıldığını düşünüyorum. Bunların daha önceki örneklerini de hatırlayalım. Evet, sonunda Bahçeli Cumhur İttifakı’na bağlılığını açıklıyor, ama genellikle, Erdoğan öyle bir deklarasyon yapmasa bile, çoğunlukla Bahçeli’nin istediklerini yapmış olarak yola devam ediyor. Şimdi nasıl devam edecek, onu göreceğiz.

Ruşen Çakır: Yayını kapatmadan önce söylemek istediğim bir şey var.  Bugün çok önemli bir şey oldu biliyorsun. TELE1 çalışanları toplu olarak istifa ettiler. Kanala kayyum atandı ve çalışanlar, kayyumla çalışmayacaklarını beyan ettiler. Şu anda ekranda fotoğraflarını görüyoruz. Toplu hâlde istifa ettiler, “Penguen medyası olmayacağız” dediler. Bir iddiaya göre, bu ekip, yeni kurulacak olan başka bir kanalda çalışacakmış. Nasıl olacak bilmiyorum. Umarım böyle bir şey gerçekleşir. Çünkü çok sayıda meslektaşımız şu anda işsiz kaldı. Onlar istifa ettiler ve haklarından feragat ettiler. Bugün bizim işyerine yakın bir yerde, Sarıyer’deki bir kültür merkezinde, TÜSES’in düzenlediği Erdal İnönü’yü Anma toplantısı vardı, oraya uğradım. TELE1’deki bazı arkadaşlar da sonra oraya geldiler. Onlarla da ayaküstü konuştuk. Burada şöyle bir şey var Kemal, maalesef çok ses çıkmıyor. 

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: Oldu, bitti. Niye el konuldu kanala? Niye el konuldu? Casus olduğu söylenen, ama ne olduğu belli olmayan bir adamın, Merdan Yanardağ’ı tanıyor olması, onunla sekiz, on kere görüşüyor olması ve bir iddiaya göre ona para vermiş olması, ki Merdan bunu kesinlikle kabul etmiyor, mahkeme kararı da olmadan savcılık kararıyla kanala pat diye el konuldu, kanal TMSF’ye devredildi. TELE1 muhalif medyanın en önemli kurumlarından birisiydi. Şu anda televizyon kanalı olarak hem uyduda hem kabloda olan bir haber kanalı olarak, devlet, yıllardır varlığını sürdüren bir haber kanalına birden şalteri indirdi. Ve hiç de kıyamet kopmuyor. 

Kemal Can: Olayın olduğu günün hemen sonrasında yaptığımız yayında da zaten söylemiştim, hatta bu toplumsal muhalefet meselesini de konuşmuştuk. Tuhaf biçimde, bu tür gelişmelere verilen reaksiyonlar zayıflıyor. Buna, bir tür kanıksama da denilebilir, sonuç alınamayacağı için bir vazgeçmişlik de denilebilir. Ama bizim mesleğimiz açısından baktığında, meslek dayanışması açısından da son derece kötü örnekler verildi. Bazı yayın kuruluşları, normal haber açısından bile çok kuvvetli bir destek vermediler ve bu konuya yer ayırmadılar. Bunlar gözden kaçmıyor. Bugün oradan istifa eden meslektaşlarımızın çoğuyla birlikte çalışmışlığımız var. Çoğu, tanıdığımız arkadaşlarımız. Onlarla dayanışmamızı tekrarlamamız gerekiyor. Senelerdir pek çok basın emekçisi işini kaybetti, mecralarını kaybetti, işini yapamaz hâle geldi. Evet, buna, bizim mesleğin bir sorunu diye bakılabilir. Gazeteciliği suç hâline getirmeye çalışan bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Ama bu aynı zamanda, bütün halkın, bütün kamuoyunun haber alma hakkıyla ilgili bir mesele. Dolayısıyla, ‘’bu gazetecilerin meselesi’’ gibi bir mesele değil. Evet, biz çuvaldızı kendimize batıralım, meslek dayanışması anlamında çok iyi bir sınav vermediğimizi söyleyelim. Ama toplumun da, en temel haklarından biri olan haber alma hakkına dönük bu saldırılar karşısınd,a galiba biraz daha duyarlı, biraz daha kendi meselesine, kendi hakkına sahip çıkmak anlamında daha aktif olması beklenir. Burada gazetecilere sahip çıkmaktan bahsetmiyorum. O el koymanın olduğu gün ve yine bugün, istifa eden arkadaşlardan bazılarının sosyal medya paylaşımlarını gördüm; kanalın önüne kimsenin gelmediğini gayet sitemle yazıyorlardı. Bunlar çok üzücü tablolar. 

Ruşen Çakır: Kemal, noktayı koyalım. ‘Haftaya Bakış’ı böyle noktalayalım. Medya dünyasının durumu zaten parlak değildi, maalesef daha da kötüye gidiyor. Hatta ilk günden, Merdan gözaltına alınıp, kayyum atandığı andan itibaren, medyadaki birçok kurumun sert bir şekilde frene bastığını da duyduk. Ayaklarını frenden çektiler mi, çok emin değilim. ‘’Herkes kendinden mesul’’ diyelim ve noktayı koyalım. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.