Ruşen Çakır yorumladı: Yoksa ben İslamcı mıydım?

Ruşen Çakır yorumladı: Yoksa ben İslamcı mıydım?

Ruşen Çakır, geçmişine ve gazetecilik serüvenine dair kişisel bir değerlendirme yaptığı “Yoksa ben İslamcı mıydım?” başlıklı yayında, “İslamcı olmadım, İslamcılığı hep eleştirel bir şekilde ama anlamaya çalışarak takip ettim” dedi.

Ruşen Çakır, kişisel tarihine dair bir anısını anlatarak sözlerine başladı. 1988 yılında Tempo dergisinde yayımlanan ilk kapağını hatırlatan Çakır, “Bir arkadaşım bana o döneme ait fotoğrafımı yolladı, bakınca kendimden korktum” dedi.

26 yaşındayken İslamcılık üzerine haberler yaptığını, o dönemki görünüşü nedeniyle yanlış anlaşılabildiğini belirten Çakır, “Bazıları sanıyordu ki İslamcıların arasına girmek için öyle giyiniyorum. Hayır, tembellikten ve rahatlıktan öyleydim” ifadelerini kullandı.

“Yoksa ben İslamcı mıyım?”

İslamcılık üzerine çalıştığı yıllarda kendi siyasi kimliğini gizlemediğini vurgulayan Çakır, “Her gittiğim yerde solcu olduğumu söylerdim. Ama İslamcılığı anlamaya çalıştığım için kendi mahallemde yadırganıyordum” dedi.

Bazı kesimlerin yıllar sonra da bu geçmişi üzerinden eleştirdiğini anlatan Çakır, “Said Nursi’nin öğretisini değil mücadelesini takdir ettiğim için bana hâlâ laf edenler var. Ama İslamcı olmadım. Hep eleştirel oldum, ama anlamaya çalıştım” diye konuştu.

“Erdoğan dönemi İslamcılığı yeniden tartıştırdı”

AKP iktidarının Türkiye’deki otoriterleşme süreciyle birlikte İslamcılığa dair tartışmaların yeniden alevlendiğini belirten Çakır, “Bazıları bize, ‘Siz bunları başımıza bela ettiniz’ diyor. Ama içim rahat. Ben sadece anlamaya çalıştım” dedi.

O dönemde birçok kişinin İslamcıların iktidara gelemeyeceğini düşündüğünü hatırlatan Çakır, “Ben bunun tersi olabileceğini söyledim. Bugün yaşananlar, o dönemin önyargılarını da sorgulatıyor” ifadelerini kullandı.

“Yaşlandıkça insan daha muhafazakâr oluyormuş”

Kendine ait eski bir fotoğrafı üzerinden yaptığı kişisel değerlendirmede Çakır, “Bugün o halde biri Medyascope’a gelse, o görüntüyle yayına çıkartmazdım. Yaşlandıkça insanlar daha muhafazakâr oluyorlarmış, onu da fark ettim” dedi.

Videonun deşifresi:

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bu sabah yayını için birçok seçenek vardı aklımda; bir şekilde önemli bir kısmı çözüm sürecine giden. Ama ben ne zaman çözüm sürecinden bahsetsem bana sitem eden, ‘‘Türkiye’nin gündemi bu değil’’ diyenler var. Bir de sürekli konuştuğum için kendimi tekrara düşüyor muyum diye endişelenmiyor değilim. Fakat her şeye rağmen süreci takip etmeye, bütün yönleriyle eleştirel bir şekilde ama başarıya ulaşmasını dileyerek takip etmeye çalışacağım. Şöyle bir şey oldu dün: Bir genç arkadaş, üniversite öğrencisi, kalemi çok kuvvetli bir arkadaş, Burak Karataş, beni ziyarete geldi. Sohbet ettik, neler yapmak istediğini anlattı. Yazmak ve okumak üzerine kısa bir sohbet ettik. Sonra bana dedi ki: “Ya bende sizin çalıştığınız dönemin Tempo dergisinin arşivi var.” falan. “A, iyi,” dedim. “Orada güzel fotoğraflar var, size yollayayım,” dedi. Döndü. Döndükten sonra benim Tempo dergisine çıkmış bazı fotoğraflarımı yolladı. Şöyle oluyordu: Biz Tempo’da o haftanın kapak dosyasını ele alıp ondan sonra da orada işte “Kapağı şu arkadaş hazırladı, bu hazırladı,” falan şeklinde notlar yazıyorduk, yani editörden notlar gibi yazıyorduk.

Bana Burak sağ olsun üç dört tane öyle şey yolladı ama bir tanesini görünce inanın ben de korktum. Evet, bu benim. Bunun tarihi 9 Ekim 1988 ve benim Tempo‘daki ilk kapak çalışmam üzerine Tempo’yu çıkartan arkadaşlar beni “Nokta dergisinden deneyimli araştırmacı gazeteci Ruşen Çakır artık Tempo‘da” diye böyle sunmuşlar. Vallahi ben kendimden korktum. Tabii hatırlıyorum o dönemleri. Kaç yaşındayım? 26 yaşındayım. Üç sene önce Nokta dergisinde çalışmaya başlamışım ve ondan sonra orada kapak dosyalarında da çok çalıştım, özellikle İslamcılık üzerine. Ve sonra bir şey oldu, onu ‘‘Gomaşinen’’de anlatmıştım. Patronumuz Ercan Arıklı’ya kızıp istifa ettim. İşim gücüm yoktu. Bir müddet boşta dolaştım. Hani ne deniyor, freelancer çalıştım, serbest gazeteci ama gencim yani. En fazla iki yıllık, üç yıllık deneyimim var. Ve sonra Nokta‘ya rakip olan Tempo dergisine geçtim ve orada arkadaşlar beni… Ya şimdi düşünüyorum, ben Tempo dergisinin bir okuyucusu olsam ve yeni eleman tanıtıyorlar, böyle bir elemanı görünce korkarım açıkçası. Arkadaşlarla fotoğrafa baktığımızda bizim Kaya şeyi hatırlattı, bir ara Taliban, Amerikalı Taliban yakalanmıştı, ona benziyor ama o tarihlerde böyle çok fazla tipler yoktu açıkçası, sonradan çıktı.

Ama şöyle bir husus var: Ben İslamcılık çalışıyordum o yıllarda gazeteci olarak ve saç sakal böyle dolaşıyordum diyelim. Bazıları sanıyordu ki ben İslamcıların içerisine karışmak için böyle yapıyorum. Hayır, değil. Tamamen tembelliktendi. Bekârdım da o yıllarda tabii. Tembelliktendi, özel bir nedeni yoktu. Böyle kendimi daha rahat hissediyordum diyelim. Ama herkes olmasa bile bazıları bunu bir tür, hani çok meraklılar öyle insanlar, ‘‘gizli haber yapan gazeteci…’’ İslamcılık da öyle gizli kapaklı bir yapılanma değildi. Gizli kapaklı olanlar da vardır belki ama ben daha çok ortadaki partilere, cemaatlere filan gidiyordum ve her gittiğim yerde de gazeteci olduğumu, siyaseten İslamcılıkla bir ilişkim olmadığını, tam tersine solcu olduğumu söylüyordum. Fakat bu İslamcılık konusunda ve İslam konusunda geleneksel olarak solun izlediği tutumu takınmadığım için kendi mahallem dediğim kendi mahallemde bayağı yadırganıyordum ve kendi mahallemden birileri de bu sakallarıma bakıp tam olarak bunu söylüyorlardı.

Aradan yıllar geçti. Arada hâlâ sakal bırakıyorum ama o hâldeki sakal ve saç yok tabii artık, zaten iyice kırlaştı her şey. Fakat hâlâ bu İslamcılık meselesi üzerimizde bir şey gibi duruyor. Yani bundan çok rahatsız olduğum söylenemez açıkçası. Yani şöyle: İslamcı olmayı hiç düşünmedim, olmam da yani, benim çünkü kendi siyasi kimliğim var. Ama mesela Said Nursi üzerinde söylediğim şeyler nedeniyle, ki ben Said Nursi’nin öğretisini değil de mücadelesini takdir eden birisiyim, ondan dolayı bana her başı sıkıştıkça laf edenler var. Said Nursi ile ilgili Milliyet gazetesinde bir röportajda söylediğim lafı tekrar tekrar karşıma dizen birtakım siyaset bilimciler ya da son dönemde iyice popüler olan birtakım araştırmacı gazeteciler var. Buradan bunu şey gibi yapmaya çalışıyorlar, nasıl söyleyeyim, biraz sert bir şey olacak ama “ünlülerin porno fotoğrafları” diye bir kavram vardır. Geçmişte bir şey yapmışsınızdır ve onları gizlemeye çalışırsınız. Hayır, böyle bir derdim yok. İslamcı olmadım hiçbir zaman. İslamcılığa hep eleştirel baktım ama anlamaya çalıştım. Ne kadar anladım bilmiyorum.

Şimdi AK Parti iktidarının Türkiye’ye getirdiği, Erdoğan iktidarının Türkiye’ye getirdiği otoriter düzen tabii birçok şeyi yeniden tartışmayı beraberinde getirdi ve bu arada da fatura kesmeye çalışanlar, “İşte siz bunları başınıza bela ettiniz,” demeye çalışanlar var. Orada da içim çok rahat. Ben çünkü şunu düşünüyorum, doğru ya da yanlış; İslamcılığı anlamaya ve anlatmaya çalıştım ama insanlar o ön yargılarını, ön kabullerini aşmadılar, aşmak istemediler. Mesela İslamcıların hiçbir şekilde Türkiye’de iktidara gelemeyeceğini düşündüler. Belediyeleri alamayacağını, iktidara gelemeyeceğini, gelse bile iktidarda kalamayacağını düşündüler. Ama bunun tam tersi şeyler oldu. Bunun, bu tür ön kabullerin çok da geçerli olmadığını kendimce söylemeye çalıştım. O dönemde çok, nasıl söyleyeyim, umursanmadım diyelim. Şimdi de bir şey olduğu zaman hemen fatura birçok kişiye olduğu gibi bana da kesilmek isteniyor. Çok umurumda değil. Ama tekrar bu fotoğrafa dönecek olursak, bir zamanlar evet, böyle dolaştığım oldu ama bu tamamen o dönem cezaevinden yakın bir zamanda çıkmış birisi olarak, cezaevinde böyle bir saç sakal zorunluluğu falan yoktu ama biz özellikle bakımlı olmaya çalışırdık. Çünkü cezaevi idaresine karşı bir duruştu o. Ama sonra kendimi açıkçası böyle salmıştım. Sakalı hâlâ çok severim ama o hâlde bir daha karşınıza çıkmayacağıma emin olabilirsiniz. Neyse, tamamen bir sohbetti bu, bir tür ‘‘Gomaşinen’’in devamı gibiydi. Bir zamanlar böyleymişim. Güzel günlerdi, daha yeni günlerdi, çok şey öğrenip keşfettiğim günlerdi. Ama hâlâ, tekrar söylüyorum, ben bugün olsam, yeni gelen bir arkadaşı Medyascope‘ta tanıtacak olsam ve bu kıyafetle gelse o fotoğrafla çıkartmam ya da o hâldeki birisine Medyascope‘ta yayın yaptırmam. İşte bu da şunu gösteriyor: Yaşlandıkça insanlar daha muhafazakâr oluyorlarmış. Neyse, uzatmayayım.

Bugünün ithafı bir arkadaşıma. Kendisi çok bahtsız bir insandı, çok iyi bir insandı: Cüneyt Cebenoyan. Çok müthiş bir insandı. Boğaziçi Üniversitesi’nde tanıştım. Ben Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiğimde Cüneyt cezaevindeydi. Solcu, bir şekilde birkaç arkadaş cezaevine girmişler. Sonra geldi, tekrar okula okumaya. Aynı bölümdeydik. Ben pek okumuyordum ama Cüneyt okudu ve sinema kulübünde birlikte çalıştık. Cüneyt sinemayla çok ilgili birisiydi. Sinema yazarı, uzun süre, yıllarca sinema yazdı Cüneyt. Aynı zamanda üç tane de filmde kısa da olsa oynamışlığı da var. Cüneyt’in ilk büyük talihsizliği ablası Yasemin’in 30 Aralık 1994’te The Marmara Oteli’nde PKK’nın koyduğu bombayla hayatını kaybetmesi. O bombadan Onat Kutlar da, büyük sinemacı, sinema yazarı, Sinematek kurucusu Onat Kutlar da hayatını kaybetmişti. Çok büyük bir acıydı Cüneyt için. Ve bir de şöyle bir şey var; solcu birisi olarak ablasının hesabını sormak istediğinde önüne çok engel çıktı. Çünkü burada sorumlu olan PKK’ydı ve solun bazı kesimlerinin PKK konusunda bir koruyuculuğu vardı. Çok zor günlerdi, onları çok iyi biliyorum Cüneyt’in anlatmalarından da.Daha sonra ne oldu? Daha sonra deprem. Hiç unutmuyorum, CNN Türk‘te çalışıyorduk. Daha CNN Türk yayına girmemişti ama gidiyorduk. Cüneyt orada editördü, ben de muhabirdim ve depremde böyle dışarıda oturuyoruz. Ben evden gelmişim servisle, sohbet ediyoruz. Deprem olmuş. Herkes şaşkın bir hâlde. Çok az haber vardı. Ben dedim ki: ” Ya, Yalova’da da olmuş,” dedim. Cüneyt bunun üzerine “Emin misin?” falan dedi ve kalktı gitti. Meğer annesi ve babası ve oğlu Ali, 17 Ağustos depreminde maalesef üçü de hayatını orada kaybetti. Cenazesine gittik. Çok büyük bir acıydı. O acıyı atlattıktan sonra eşiyle beraber, Ayşegül’le beraber yine çocuk sahibi oldular, Elif bu sefer. Ve sonra, dedim ya çok bahtsız, 2019’da 3 Ağustos’ta Seydişehir’de abes bir trafik kazası, eşi var, yanlarında köpekleri Pasak var. O kazada Cüneyt hayatını kaybetti. Gerçekten çok müthiş bir insandı. Soğukkanlı. Ben onun hep soğukkanlı hâlini bilirim, yumuşak yumuşak konuşur ama çok dirençli birisi, mücadeleci birisiydi. Bir sinema tutkunuydu ve kendini bildi bileli solcuydu. Hepimiz diyorum ama yani o yakın çevredeki arkadaşlarımız gibi. Ve bu acıları peş peşe yaşayarak aramızdan ayrıldı. Kendisini bir kere daha rahmetle ve sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.