Türkiye’de bugün iktidar ve zenginlerin koridorlarında dolaşan gözle görülür bir tedirginlik hali var. Son bir yıldır, belki biraz daha uzun süredir, hükümetin özel mülkiyete el koyma yönünde bir hat izlediğini, bunun da yalnızca zengin kesimler arasında değil, toplumun genelinde öfke, kafa karışıklığı ve endişe yarattığını söylemek mümkün. Bu endişe sessiz ama derin bir biçimde toplumun katmanlarına yayılıyor. Başlangıçta yolsuzlukla ya da terörle mücadele gerekçesiyle istisnai bir uygulama gibi görünen şey, artık adeta rutin bir iktidar jestine dönüşmüş durumda — üstelik çoğu zaman herhangi bir yargı süreci işletilmeksizin. Bir zamanlar istikrarın ve sürekliliğin sembolü sayılan mülkiyet, şimdi kırılgan, geçici ve koşullu bir hal almış durumda.
Hükümete bağlı TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) artık akıl almaz sayıda şirketi kapsayan bir portföye sahip ve ekonominin geniş bir kesiminin kontrolünü fiilen ele geçiriyor. Ancak asıl çarpıcı olan, yalnızca bu el koymaların ölçeği değil, aynı zamanda hedeflerinin yarattığı şaşkınlık. Aktiflerine aniden devlet tarafından el konulanlar yalnızca muhalefetle bağlantılı iş insanları değil. Ağ, görünüşe göre daha geniş bir alana yayılarak; bir zamanlar devletin göz yummasıyla zengin olmuş birçok kişiyi de hedef alıyor. Bunlar, varlıklarını, yönetici seçkinlere yakın belirli kişilerin gözetimi altında – ve suç ortaklığı iddialarıyla – “temizlediği” düşünülen bireyler. Onların mülküne de şimdi el konuluyor. Bu durum, hükümete yakın medyada dahi eleştirinin konusu oluyor.
Bu rahatsız edici tablo bizi, anlık siyasi gerekçelerin ötesine bakmaya ve mülkiyetin doğasını —nasıl oluştuğunu ve neyi temsil ettiğini— incelemeye zorluyor. Mülkiyetin bu denli kolaylıkla alınabilir hale gelmesi, ona olan inancın temellerini sarsıyor.
Mülkiyetin gizli şiddeti ya da el koymanın tarihsel hafızası
İçinde bulunduğumuz anı anlamak için öncelikle mülkiyetin çoğu zaman karanlık bir sır sakladığı da akılda tutulmalı. Karl Marx’a dönersek, mülkiyetin her zaman içinde bir tür şiddet barındırdığını görürüz. Marx’ın ilkel birikim kavramı — kapitalizmin tarihsel olarak nasıl doğduğunu anlatan süreç — temelde bir gaspa dayanır. İngiltere’de ortak arazilerin çevrilmesi, Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesi, köle ticareti, plantasyon ekonomileri… Tüm bunlar özel mülkiyetin doğuşuna eşlik eden şiddet sahneleri.
Marx’ın bize hatırlattığı şey şu: Her huzurlu mülkiyet imgesinin ardında bir el koyma, bir gasp hikayesi yatar. Feodal toprakların özel mülk haline getirilmesi, zorunlu göçler, ortak alanların çitlerle çevrilmesi… Bunların hiçbiri yaratıcı eylemler değil; tersine, yeni doğmakta olan kapitalist düzenin hukuk aracılığıyla meşrulaştırdığı hırsızlık biçimleri.
Bugün Türkiye’de yaşananlar, bu tarihsel şiddetin hayaletini yeniden çağırıyor. Devletin son dönemdeki uygulamaları, o ilk birikim anını sanki tersinden yeniden sahneye koyuyor. Ancak bu kez kapitalizmi doğurmak için değil, adeta onu içten içe çürütmek, çözmek amacıyla.
Şüpheye dayanarak yapılan el koymalar, mülkiyetin de özünde bir zor kullanma ilişkisi olduğunu yeniden hatırlatıyor. Hukukun koruması altında olduğu varsayılan sahiplik, yerinden oynayan bir zemine basıyor artık.
Toplumdan kopan servetin kaderi: Yağma
Yine de Hannah Arendt’in uyardığı gibi, mülkiyet salt şiddetten ibaret değil. Arendt, totalitarizm üzerine düşünürken, özellikle Yahudi tarihine bakarak servet ve mülkiyetin nasıl politik bağlamından koparıldığında nefretin nesnesi haline geldiğini anlatır.
Ulus-devletler öncesinde Yahudi finansörler çoğu zaman monarşilerle doğrudan ilişkiler içindeydi; krallara borç verir, imparatorlukların ekonomik damarlarını beslerlerdi. Servet, bir anlamda, iktidar mekanizmasının bir parçasıydı. Ancak mutlak monarşiler yıkılıp ulus-devletler doğunca, bu bağ koptu. Mülkiyet artık siyasi bir meşruiyet zeminine dayanmıyordu. Yalnızca özel, yalnızca bireysel bir mesele haline gelmişti — ve bu haliyle korunmasızdı.
Arendt’e göre, bu kopuş Yahudi servetinin Naziler tarafından kolayca gasp edilmesini mümkün kıldı. Çünkü artık mülkiyetin kamusal bir anlamı kalmamıştı; toplumsal bağlardan kopmuş, kıskançlığın, öfkenin ve nefretin kolay hedefi haline gelmişti.
Türkiye’deki tabloya bu gözle bakıldığında, Arendt’in tespitleri ürkütücü biçimde yankılanıyor bir bakıma. Bugün mülkiyet, kamusal bir bağın parçası olmaktan çıkmış görünüyor. Artık hukukun, şeffaf kurumların, ya da ortak meşruiyetin garantisi altında değil. Bağsız bir servet, sahipsiz bir zenginlik biçimi ortaya çıkıyor. Ve tarih bize gösteriyor ki, sahipsiz servet her zaman yağmaya davetiye çıkarır.
Mülkiyetin kaybı ve kin
Yüzyıllar önce Machiavelli de benzer bir uyarıda bulunmuştu: Bir hükümdar, halkının malına ve mülküne el koymamalıdır. “Bir insanı öldürebilirsin,” der Machiavelli, “ama mülkünü elinden alma.” Çünkü ölüm unutulur, ama mülkün kaybı asla unutulmaz; intikam arzusu kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bu, iktidarın kaydına düşülen kadim bir çentik. Bir insanın mülküne el koymak, sadece maddi bir kayıp değildir; o insanın sürekliliğini, kökünü, geleceğe uzanan bağını kesmektir. Bu bağ koptuğunda, toplumun dokusuna bir tür kin yerleşir.
Bugün Türkiye’de bu kin sessizce yayılıyor. Devlet, mülkiyetin dokunulmazlığına el uzattıkça, mülkiyetin anlamı değişiyor. Artık mülkiyet kutsal bir hak değil, geçici bir ayrıcalık gibi görülüyor — bugün sahip ol, yarın kim bilir?
Kartelleşen güç, mafyalaşan zenginlik
Bu süreç, iktidar yapısında da tehlikeli bir dönüşüm yaratıyor. Mülkiyetin bu kadar kolayca alınabildiği bir yerde, sahiplik artık hukuka değil, siyasal yakınlığa dayanır hale geliyor. Böyle bir ortamda toplum, bir hukuk düzeninden çok, birbirine rakip çıkar gruplarına — yani çetelere — benzemeye başlıyor.
İnsanlar çete gibi davranıyor, çünkü kurumların geleceğine inanmıyorlar. Gelecek belirsizse, herkes bugünü kurtarmaya bakıyor. Mülkiyet bir hak olmaktan çıkıp, bir “şimdi” stratejisine dönüşüyor. Bu noktada, devletin kendisi de risk altında. Çünkü keyfi el koymalarla işleyen bir yapı, hukuk devleti olmaktan çıkıp bir kartel gibi davranmaya başlar — ganimet paylaşan bir güç ağına dönüşür.
Bu el koymalar “kara para ile mücadele” veya “ekonomiyi temizleme” söylemleriyle meşrulaştırılsa da, demokratik ve yargısal bir zemine dayanmıyorsa, aslında ekonomiyi temizlemez; tam tersine, daha da kirletir. Devlet, mücadele ettiğini söylediği suçun biçimini taklit etmeye başlar; yasallık ile yağma arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Meşruiyetin yerine seyirlik güç
Arendt’in kamusal alan kavramı bu noktada yeniden anlam kazanıyor. Ona göre mülkiyet, yalnızca özel bir sahiplik değil, aynı zamanda insanların paylaştığı ortak dünyanın bir parçasıdır. Mülkiyet, dünyayı kalıcı kılan nesnelerden biridir. Ancak mülkiyet bir baskı aracına, bir korku nesnesine dönüştüğünde bu kamusal nitelik yok olur. Artık işe yaramaz, “kullanışsız” hale gelir — Arendt’in deyimiyle.
Bugün Türkiye’de mülkiyetin kamusal bağları çözülmüş durumda. Devletin mülkiyetle ilişkisi artık bir meşruiyet ilişkisi değil, bir gösteri ilişkisi: el koymalar, satışlar, transferler… Ama arkasında ne bir hukuk zemini ne de toplumsal güven kalmış durumda.
Mülksüzleşmeden çözülmeye
Ortaya çıkan tablo, çifte bir dönüşüme işaret ediyor. Bir yanda zenginler, sahip olduklarını koruyabilmek için çete gibi davranmaya başlıyor; diğer yanda devlet, kartel gibi davranarak serveti kendi içinde yeniden paylaştırıyor. Arada kalan hukuk alanı ise — mülkiyet ile iktidar arasındaki o temel bağ — çöküyor.
Bu çöküşle birlikte mülksüzleşme normalleşiyor, toplum ise içeriden çözülüyor. Hukukun vaat ettiği düzen, yerini söylentilerin, baskınların, intikam duygularının ritmine bırakıyor. Ve mesele artık yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve varoluşsal bir meseleye dönüşüyor. Çünkü mülkiyet — o en temel dünya tutunma biçimi — belirsizleştiğinde, her şey belirsizleşir.
Yeni kartelleşme: Vatandaş mı, yağmacı mı?
Türkiye bugün tarihinin tuhaf bir eşiğinde duruyor. Devletin mülke el koyma pratiği, görünürde yolsuzlukla mücadele amacını taşırken, aslında çok daha derin bir şeyi açığa çıkarıyor: Mülkiyetin ve hukukun temellerine duyulan güvenin erozyonunu.
Marx’ın işaret ettiği mülkiyetin içkin şiddeti ile Arendt’in anlattığı kamusal bağın kaybı, bugün aynı sahnede buluşuyor. Bu devam ederse, devletle çete, yasallıkla yağma arasındaki fark kapanma riski altında. Machiavelli’nin korktuğu şey — hukuka değil, intikama göre yaşayan bir halk — gerçek olabilir.
Nihayetinde mülkiyet yalnızca ekonomik bir mesele değil; vatandaş ile devlet arasındaki duygusal, ahlaki ve siyasal bağa işaret eder. Bu bağ koptuğunda, hem mülkiyet hem iktidar meşruiyetini kaybeder. Meşruiyetin bittiği yerde ise, hukuk değil, güç hüküm süreceğini söylemek hiç de abartı sayılmaz. Geriye vatandaşlar ve kurumlar değil, yalnızca çeteler ve karteller kalır.














