Mamdani’nin New York seçim zaferinin yorumlanması üzerine bir yazı yazdım, ama çok uzatmayayım diye eksikli bir yazı oldu. Sevgili arkadaşım Nerma, bu eksikliğe işaret edince devamını da yazayım, daha doğrusu yazıyı tamamlayayım dedim. Umarım okuyanları sıkmış olmam.
Öncelikle, “Mamdani Türkiye’de neye denk düşer? sorusunun cevabı kısmını eksik yazmışım. Doğrusunu söylemek gerekirse ben pek de bir şeye denk düşmediğini ifade etmek için yazmıştım. O nedenle, Türkiye’de iki farklı kesim farklı nedenlerle sevindiğine işaret etmiştim, biraz açayım.

İslamcı-muhafazakar kesim, bu seçimi “Gazze’nin zaferi”, “Hintli bir Müslümanın demir kubbeyi delmesi” olarak yorumladı. Bu yorum kısmen doğru, zira Gazze konusunda açık tavrı antisemitik olarak yaftalanmasına karşın Mamdani bu konuda taviz vermedi. Bu açıdan, seçim zaferi ABD ve Batı dünyasında İsrail işgal politikaları karşısında yükselen tepki dalgasının bir ifadesi oldu. Ancak, daha önce de işaret ettiğim gibi, New York kendine özgü, kozmopolit ve entelektüel bir yapısı olan bir şehir. Diğer metropollere benzer bir tarafı var, ama mesela Yahudi nüfusu itibarıyla farkı tarafları da var. İslamcı kesim, New York’lu Yahudi kökenli gençlerin verdiği desteği büyük ölçüde görmezden geldi, oysa bu desteğin özellikle sembolik önemi çoktu.
Müslüman kimliğine gelince, yine daha önce söylediğim gibi, kendini “Müslümanım” olarak tanımlaması, “İslam düşmanlığı”na karşı iyi bir cevap oldu. Ancak, Mamdani’nin Müslüman kimliği Türkiye ve Müslüman nüfuslu coğrafyadaki İslamcı-muhafazakârların “Müslüman kimliği”nden farklı, “kültürel Müslümanlık” dediğimiz tanıma uygun. İslamcı Müslümanların eşcinsel haklarına destek vereceğini sanmıyorum.
“Demokratik sosyalist” kimliğine gelince, bu tanım ABD’de sosyal demokrat anlamına geliyor. Ama, evet, ABD’de “sosyalist” lafını telaffuz etmek bile oldukça devrimci bir tavır. Demokrat Parti liberal statükocu tavrı ile sosyal demokrasi temsilinden uzaklaştıkça ve parti içinde buna tepki olarak gelişen sol kanadı baskı altına aldıkça zayıflamıştı. Halen de güçlenmiş değil, o nedenle Demokrat Parti, Mamdani’nin zaferini buruk bir şekilde karşıladı, yine de bu konunun öneminin altı çizilmiş oldu. Benzer bir durum İngiltere’de de yaşanmıştı. Tony Blair dönemine karşı oluşan sol tepki Ed Miliband’ı ve sonra da Henry Corbin’i liderliğe taşımıştı ancak bu durum seçim başarısına dönüşmedi. Sonuçta, liberal kanat galebe geldi ve Keir Starmer liderliğinde seçim kazanıldı, ama sol siyaset boşluğu doldurulamadı ve daha ziyade uzun Muhafazakar Parti iktidarına karşı tepki oyları ile seçilen Starmer, kısa sürede kamuoyu desteğini yitirdi.

Bu örnekler, Batı demokrasilerinde neo-liberal düzene karşı sol eleştirel siyasetin boşluğunun ciddi bir sorun yarattığını gösteriyor. Ancak, sol siyasetlerin boşluğu daha ziyade sağ popülizmin güçlenmesine neden oluyor. Bunun nedenlerinden biri, kurulu kapitalist düzene karşı somut bir sol alternatif yaratılamaması. Ancak diğer taraftan çok önemli bir diğer neden daha var; o da sol siyasetin kimlik ve göçmen siyasetleri konusundaki tavrı. Özellikle cinsel kimlik siyasetleri, bir noktadan sonra muhafazakâr bir tepkiye neden oluyor. Tam da bu nedenle, Amerika’da Katolik Hispanik nüfus içinde, hatta siyahlar arasında Trump’a destek yükselmişti. Göçmen konusunda ise, sol siyasetler düpedüz gerçekçilikten uzaklaşmış vaziyette. Aslında, mevcut koşullarda göçmen karşıtlığı illa yabancı düşmanlığından kaynaklanmıyor, bunu gösteren araştırmalar var. Dahası, göçmenler ile yaşamak durumunda olan yoksul kesimler, göçmen yanlısı siyasetleri tuzu kuru seçkinlerin anlayışsızlığı olarak görüyor. New York bu açıdan da bir istisna. Aslında tüm dünyada metropoller ile taşra arasındaki yaşam ve düşünce kalıpları arasındaki makas giderek daha fazla açılıyor. Bu durum da liberal demokrasiler açısından kriz yaratan etkenlerden biri.
İşin bu kısmının da Türkiye’de bir yere denk düştüğünü iddia etmek zor. Gerçi İstanbul ve taşra arasında benzer bir farklılık söz konusu ve bu da oy verme davranışında izlenebiliyor. Ancak, Türkiye’de sol siyaset kimlik politikaları konusunda çok daha çekingen ve buna rağmen halka “yabancılaşmış” olarak algılanıyor. Daha ziyade “dindarlara karşı tavır” açısından tanımlanan “yabancılaşma” konusu büyük ölçüde aşıldı, ancak iktidar partisi bu konuyu sıcak tutmak için elinden geleni yapıyor. Dahası, sosyal demokrasiyi temsil eden CHP’nin yükselişine ve başta CHP başta olmak üzere muhalefete karşı muazzam bir baskı siyaseti, bu dalganın önünü kesmek için demokrasi dışı yolları kolaylıkla devreye sokuyor. Son olarak, CHP ve sol iddialı Kürt siyaseti arasında, sol bir ittifak ihtimali giderek azalıyor. Daha önce, Kürt siyaseti ile ittifak, “teröre destek” olarak baskılanıyordu. Şimdi de, iktidarın başlattığı müzakere süreci nedeniyle Kürt siyaseti CHP’den uzak duruyor.
Tabi siyaset sahnesi her ülkenin kendine özgü koşulları ile belirlenir, ama Batı demokrasilerinin krizi ile Türkiye’de demokrasi krizi bambaşka mecralarda seyrediyor. Dahası, işler iyi giderken Batı demokrasileri daha çok birbirine benziyordu, şimdi bu durum bile değişti. Tolstoy, ‘mutlu aileler birbirine benzer ama mutsuz aileler farklı biçimde mutsuzdur’ demişti, şimdi Batı demokrasileri bile, siyasi krizi görece farklı biçimlerde yaşıyorlar. O nedenle Zohran Mamdani’nin zaferi umut verici fakat genelleştirmeye çok da müsait değil.














