Savaş-politika-iktidar arasındaki ilişki, insanlık tarihinin en kadim ilişkilerinden biridir. Bu ilişki, birçok filozof ve generaller tarafından ele alınmış bir konudur.
Son 500 yıldır dünyada egemenlik kurmuş olan ABD önderliğindeki liberal demokrasiler, Asya ülkelerinin ekonomik ve teknolojik gelişmesi karşısında yalnızca hayret ve şaşkınlık yaşamıyorlar, özellikle Çin’i rakip, hasım hatta gerçek bir tehdit olarak görüyorlar.
Hatta ABD’nin Savaş Bakanı Hegseth, son konuşmalarından birinde Çin’i yaklaşan bir tehdit olarak gördüğünü açıkça ifade etmiştir. Bu yaklaşım, Çin’in kendi içinde barındırdığı tarihsel, kültürel ve felsefi paradigmayı -özellikle Taoizmi – göz ardı etmekte. Çünkü Çin’in geleneksel düşünce sisteminde, çatışmadan kaçınma, uyum arayışı, birlikte büyüme, ortak refah ve dialog yoluyla ilerleme gibi ilkelere daha çok vurgu yapılır. Bu anlamda günümüzün Çin yöneticileri, ortak bir dünya kurma vizyonundan bahsediyorlar. Onların felsefesine göre dünya iyiyse Çin de iyidir.
Çin ile Batı arasındaki farkı anlamak için geçmişte Çinlilerin savaş ve politika konusunda söylediklerini Batılı düşünürlerinkiyle karşılaştırmak yararlı olur.
Asya düşünürlerinde savaş ve politika ilişkisi
M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış Sun Tzu’nun dünya askeri tarihinde çığır açan “Savaş Sanatı” adlı eseri, sadece askeri strateji değil, yönetim diplomasi ve felsefe üzerine de derin bir incelemedir. Sun Tzu’nun özgünlüğü şu görüşten kaynaklanıyor: Savaş ve strateji felsefesi, acımasız çatışmadan ziyade zekâ, planlama ve psikoloji üzerine kurulmuştur ve ancak saldırı durumunda savunma olarak gündeme gelebilir. Ona göre savaş, bir devleti zayıflatan ve halkı için büyük bir felaket olan tehlikeli bir zorunluluktur. Bu nedenle asıl amaç mümkünse HİÇ SAVAŞMADAN SORUNLARI ÇÖZMEKTİR.
Taoist felsefeden etkilenen Sun Tzu’a göre savaşın nedenleri anlaşılırsa daha çatışmalar ortaya çıkmadan savaşın önlenebileceği ya da savaş başlamışsa nasıl çözüme kavuşturulacağı öngörebilir.
Çin kültüründe yaygın olan görüşe göre savaş, kazanan için de yıkıcıdır. Çünkü çoğu zaman üretimi engeller; bu nedenle zorunlu olmadıkça savaştan kaçınılması gerekir. Sun Tzu’ya göre savaşı kazanan savaşçı, duygusallıktan uzak, soğukkanlı ve kararlı olandır. Öfkeli, kızgın, öç alma peşinde olan savaşçılar, kaybetmeye mahkûmdur.

ABD’ye karşı bağımsızlık savaşı yürüten Vietnam halkının askeri savaş uzmanlarından Giap, -gençliğimde beni en çok etkileyenlerden biriydi- güçler dengesinin eşitsiz olduğunun bilincindeydi. Ona göre ezici bir güce karşı, cephe savaşı mümkün değildir. Dolayısıyla Giap, dengesizliği dikkate alarak Fil ve Kaplan stratejisini geliştirdi. ABD, Fil; Vietnam ise Kaplan. Kaplan, direkt olarak Filin üstesinden gelemez. Dolayısıyla Fil, ancak sürekli beklenmedik darbeler ve sürekli yıpratıcı saldırılarıyla, Filin geri çekilmesini sağlayabilir.
Batı düşünürlerinde savaş ve politika ilişkisi
Savaş ve politika arasındaki ilişki konusunda en çok bilinen görüş, Prusyalı askerî teorisyen Carl von Clausewitz’in “Savaş Üzerine” adlı eserinde dile getirdiği görüştür. Clausewitz, 1806 yılında Napolyon ordusu tarafından iki günde bozguna uğratılan Prusya ordusunda genç bir subaydı ve bu savaşta esir düşmüştü. 1807 yılında Prusya’ya geri döndükten sonra, Prusya ordusunu reforme etmek isteyen bir ekibin içinde yer aldı ve bu yenilginin deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı “Savaş Üzerine”, savaşın doğasına ilişkin kapsamlı ve teorik bir eser haline geldi.
Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır
Clausewitz’in ünlü sözü şudur: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır”. Bir başka deyişle, savaş, politikanın askeri-şiddet araçlarıyla sürdürülmesidir. Yani savaşın politik hedefleri vardır. Çünkü savaş, kendi başına bir amaç değildir, savaş, politik hedeflerin gerçekleştirilmesi için kullanılan bir araçtır.
Clausewitz’e göre savaş, barış zamanında kullanılamayan şiddet araçlarını devreye sokarak politik kararları hayata geçirmek isteyen örgütlü ve yıkıcı olan bir zorlama eylemidir. Bir bakıma siyasi iradenin düşmana dayatılmasının son safhasıdır. Savaşın amacı, yalnızca düşmanın ordusunu yok etmek değil, aynı zamanda onu siyasi olarak teslim olmaya zorlamaktır. Bu bakış açısı, savaşı, politik bir amaca hizmet eden araçsal bir eylem olarak konumlandırır. Clausewitz, savaş ve politika ilişkisinde, politikaya ve politik amaçlara öncelik verir. Onun savaş teorisi, uluslararası ilişkiler disiplininde realist ekolün temelini oluşturmuş ve devlet merkezli savaş anlayışına yüzyıllar boyunca yön vermiştir.
Politika, savaşın başka araçlarla devamıdır
Fransız filozof Michel Foucault ise “Toplumu Savunmak Gerekir” başlığı altında yayımlanan ve ders notlarından oluşan kitabında Clausewitz’in görüşünü tersine çevirerek şunu ileri sürer: Politikanın değil, savaşın önceliği vardır ve bu nedenle, “Politika, savaşın başka araçlarla devamıdır”. Başka bir deyişle, politika, sürekli mücadele veya “toplumsal savaş” halinin diplomatik araçlarla sürdürülmesidir.
Foucault’nun bu bakışında, siyasetin amacı artık düşman devlete irade dayatmak değil, aksine iktidarı elinde tutanların kendi egemenliklerini toplum içindeki diğer gruplara karşı sürekli olarak savunmalarıdır. Bu yaklaşıma göre savaş, yalnızca “devletler arası bir egemenlik” kurmak değil, aynı zamanda “toplumlar içi bir iktidar ve tahakküm” aracıdır. Etnik çatışmalar, sınıfsal mücadeleler ve cinsiyetçi ayrımcılıklar gibi iç çatışmalar, bu “politikayı kuşatan savaşın” tezahürleridir. Politika-savaş ilişkisine başka bir açıdan yaklaşan ve savaşa öncelik tanıyan Foucault’nun temel tezleri şu üç görüşe dayanıyor:
Birincisi iktidar ilişkisi, bazı düşünürlerin ileri sürdüğü gibi toplumsal sözleşmeyle değil; tam tersine, savaş içerisinde ve savaş yoluyla kurulan belirli bir güç ilişkisidir. Başka türlü ifade edersek, toplumsal düzen ve siyaset, barışçıl bir sözleşmeden değil, tarihsel ve sürekli bir iktidar mücadelesinden, yani bir tür savaş halinden doğmuştur.
İkinci görüşünü şöyle ifade etmek mümkündür: Clausewitz’in iddia ettiğinin aksine, savaş sadece bir devletin dış ilişkilerinde başvurduğu geçici bir araç değil; tersine, savaş ve güç ilişkileri, toplumun içindeki iktidar ilişkilerini ve eşitsizlikleri sürekli üretir.
Üçüncüsü, sürekli savaşı sürdürmenin çok çeşitli araçları vardır: Hukuk, yönetim aygıtları, ekonomik düzenlemeler, savaşı sürdürmenin ve iktidarı koruyup güçlendirmenin araçlarıdır.
Thomas Hobbes ve Machiavelli’ye eleştiriler
Foucault, “Toplumu Savunmak Gerekir”de Thomas Hobbes ve Niccolò Machiavelli’nin politika ve iktidar konusundaki görüşlerini de eleştirir.
Hobbes, Leviathan başlıklı eserinde şu görüşü ileri sürmüştü: Devletin ve yasaların olmadığı doğal toplumsal durumda, insanlar temel olarak bencildir ve hayatta kalmak için birbirleriyle sürekli mücadele ederler. Yani Hobbes’e göre, toplumdaki doğal durum, herkesin herkesle savaş içinde olduğu bir durumdur. Bireyler, bu kaotik durumdan kurtulmak, güvenliklerini sağlamak ve barış içinde yaşamak için tüm haklarını tek ve mutlak bir egemen güce (Leviathan) devrederek toplumsal bir sözleşme yaparlar. Bu sözleşme sonucunda ortaya çıkan egemen güç (Monark/devlet), barışı tesis etmek ve sürdürmek için zor kullanma tekelini elinde tutar.
İşte Foucault’nun eleştirdiği tam da politikanın barış getirdiği görüşüdür. Çünkü onun açısından, politika, savaşın çeşitli araçlarla (hukuk, ekonomik, diplomatik) sürdürülmesinden başka bir şey değildir.
Benzer şekilde İtalyan düşünür Niccolò Machiavelli, politika ve savaş arasındaki ilişkiyi ampirik ve ahlaki kaygılardan arındırılmış bir güç mücadelesi perspektifiyle ele aldı. Machiavelli’nin “Prens” adlı eserinde politika, esasen gücü elde tutma ve sürdürme sanatıdır.
Foucault açısından Machiavelli’nin politika, iktidar ve savaş konusundaki görüşleri onun zamanında önemli bir dönüm noktasıydı ve etkili de olmuştur. Ancak Machiavelli’nin görüşleri artık geçerli değildir. Çünkü Machiavelli’nin “Prens”de geliştirdiği politika ve iktidar görüşünün temel amacı, hükümdarın tekil iktidarını, yani egemenliğini, toprak ve tebaa üzerindeki otoritesini nasıl koruyacağı sorusuna cevap vermektir.
Oysa 16. yüzyıldan itibaren ekonomi bilimi ve nüfus teorisinin gündeme gelmesiyle yönetme anlayışı değişti. Şimdi asıl olan hükümdarın tekil iktidarını korumak değil, devleti iyi yönetmektir. İyi yönetimin hedefi ise devletin zenginliği ve toplumun refahıdır. Tabii iyi yönetim de esas olarak üç şeyi gerekli kılar: 1. Kurumlar (Siyasi, ekonomik, hukuksal vb.); 2. Bilgi (ekonomik, istatiksel, yönetsel vb.); 3. Rasyonalite (yönetimi yönlendiren teoriler, merkantilizm vb.…)
Michel Foucault’ya yönelik Marksist eleştiri
Foucault’nun iktidar konusundaki görüşleri, kanımca, esas olarak Batı Avrupa toplumları için daha geçerli olabilir. Gerçek aydınlanmanın henüz yaşanmamış olduğu toplumlar için yetersiz kalmaktadır.
Tabii burada Marksist teorisyenlerin Michel Foucault’a yönelttikleri eleştirilere değinmeden geçmeyeceğim. Ona yöneltilenen eleştiriler çok boyutlu ancak, temel eleştiriyi özet olarak üç noktada ifade edilebiliriz: 1) Foucault, Marksizm’in temel kavramlarını ve siyasi hedeflerini zayıflatmıştır. 2) Foucault’nun iktidar analizi, ekonomik temeli göz ardı etmektedir. 3) Foucault, iktidarın nasıl işlediği inceler, fakat onu kökten değiştirme konusunda gerçek bir alternatif sunmaz.
Sonuç
Savaş ve politika arasındaki ilişki, bir öncelik-sonralık ilişkisinden ziyade, birbirini sürekli olarak tanımlayan ve dönüştüren dinamik bir döngü olarak anlaşılmalıdır. Clausewitz, savaşın amacının siyasi olduğunu vurgulayarak rasyonel bir çerçeve sunar; bu, devletlerin niyetini anlamak için hayati bir perspektiftir. Foucault ise toplumsal düzenin altında yatan sürekli iktidar mücadelesini (savaşı) ifşa ederek, siyasetin doğasını anlamamız için modern iktidarın derin yapısını sorgular.
Politika, savaşın amaçlarını belirler ve onu rasyonel sınırlar içinde tutmaya çalışır; ancak aynı zamanda politik düzenin kendisi, toplum içindeki sürekli iktidar ve tahakküm savaşının bir ürünüdür.
Hiçbir ülkenin deneyimi bir başkasına aktarılamaz. Her ülke, kendisini baskı altına alan iktidara karşı, kendi halkının deneyimlerini dikkate almak ve bu deneyimleri zenginleştirmek durumundadır.
Türkiye gibi bir ülkede, anayasayı dikkate almayan ve hukuku hiçe sayan bir iktidara karşı mücadeleyi hukuksal alan ile sınırlandırmak politik sorumluluğu yerine getirmemek demektir.
Muhalefetin sadece iktidarı eleştirmesi yeterli değildir; gerçek muhalefetin inandırıcı ve uygulanabilir bir alternatif vizyon da sunması gerekir. Kanımca, CHP’de eksik olan, alternatif bir vizyon sunamamasıdır. Ekonomi, eğitim, adalet, dış politika gibi kilit alanlarda eleştirilerin ötesinde, vatandaşın günlük hayatına dokunacak detaylı ve somut politika önerileri sunmadan, kapsayıcı birliktelikler yaratılmadan, kitleleri politik özne haline getirmedi, otokratik iktidarı değiştirmek mümkün görünmüyor.














