İslam Özkan, Sudan’daki iç savaşın darbeler, kabile rekabeti, bölgesel aktörlerin müdahaleleri ve HDK’nın jeopolitik olarak güç kazanmasıyla nasıl derinleştiğini anlattı. Darfur’daki kaynak çatışmalarından BAE ve Rusya bağlantılarına uzanan bu süreç, 2025’e gelindiğinde ülkeyi parçalanma ve soykırım tehdidiyle karşı karşıya bırakmış durumda.

Osmanlı döneminde bağımsız bir sultanlık olan Darfur; çok geniş bir coğrafyaya yayılan bir bölge olması, karmaşık bir nüfus yapısına sahip olması gibi sebeplerle yönetilmesi zor bir bölge haline geldi. Diktatör Ömer el Beşir’in yönetiminin bir halk ayaklanmasıyla devrilmesinden önce de Darfur sorunlu bir bölgeydi ve merkezi yönetimle silahlı çatışma içerisinde olan silahlı gruplara ev sahipliği yapmaktaydı.
Faşir katliamıyla dünya gündemine gelen Sudan’daki iç savaş 2023’ten bu yana bütün hızıyla sürüyor. Savaş ilk çıktığında taraflardan birinin, (muhtemelen merkezi yönetimi temsil eden Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Burhan’ın) hızla karşı tarafı etkisizleştirerek ülke çapında kontrolü ele alacağı tahmin edilmiş, iç savaşın hızla sönümleneceği öngörülmüştü ancak hiçbir şey tahmin edildiği gibi gelişmedi. Çatışmalar hızla boyutlandı, farklı uluslararası aktörlerin devreye girmesiyle içinden çıkılmaz bir hal aldı. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) desteğini alan Hızlı Destek Güçleri (HDK)’nın kendisine yeni finansal kaynaklar sağlayabilmesi, onu Sudan ordusu karşısında güçlü bir aktör haline getirdi.
Sorunun kökeni
Tarımsal ve hayvansal zenginliklerin yanı sıra altın gibi değerli madenlere sahip olmasına rağmen Darfur sürekli olarak ötekileştirme, kalkınma eksikliği ve temel hizmetlerin yokluğunun yarattığı sorunlarla boğuşan bir bölge haline gelmiştir. Bu durum, bileşenleri arasında mağduriyet ve dışlanmışlık duygularının artmasına, toplumsal ve siyasi gerginliğin kökleşmesine yol açmıştır.
Darfur bölgesinde yaklaşık 7 milyon kişi, iç içe geçmiş bir kabile yapısı içinde yaşıyor. Bu yapıya iki ana grup öncülük etmekte: Rizeygat ve Mahamid gibi göçebe Arap çobanlar ve Fur, Zaghawa ve Mesalit gibi yerleşik Afrikalı çiftçi gruplar.
1970’lerden bu yana art arda yaşanan kuraklık dalgalarıyla birlikte, çobanlar ve çiftçiler arasındaki doğal kaynaklar, özellikle de otlaklar ve su üzerindeki rekabet kızışmıştır. Bu durum, gerilimlerin tırmanmasına ve giderek tekrar eden silahlı çatışmalara dönüşmesine neden olmuş, çatışmaya aynı zamanda etnik boyut katmıştır.

Sudan’daki iç savaşın tarihsel, ekonomik ve jeopolitik kökleri
Bölgesel boyut ve dış müdahaleler
1980’lerde Darfur’daki çatışma, hızlanan siyasi gelişmeler nedeniyle yeni bir bölgesel boyut kazanmıştır. Sabık Libya lideri Muammer Kaddafi, zamanında, Sudan-Çad sınırının her iki yanında yaşayan Arap kabilelerine doğrudan destek sağladığı “Arap Kemeri” projesini başlatmıştı. Bu durum, bölgedeki kabile yapıyı militarize etmiş ve geleneksel istikrar direği olan yerel idarenin rolünü zayıflatmıştır.
Öte yandan, coğrafi olarak Batı Sudan ve Doğu Çad arasında uzanan Zaghawa kabilesine mensup İdris Déby, Çad’da iktidarı devralmıştır. Bu durum, sınır ötesi kabile dengelerini Hartum, N’Djamena ve Trablus arasındaki siyasi rekabet denklemine sokmuş ve Darfur’u bölgesel çekişmelere açık bir sahne haline getirmiş durumda.
2003 yılında Sudan Kurtuluş Hareketi ve Adalet ve Eşitlik Hareketi’nin (JEM) siyasi ve ekonomik ötekileştirmeyi protesto etmek amacıyla El Faşir havaalanına düzenlediği saldırıyla isyan başladığında, bölge yerel mağduriyetlerle bölgesel hesapların kesiştiği bir sahneye dönüşmüş, bu da krizin karmaşıklığını derinleştirmiş ve süresini uzatmıştır. Çok enteresandır: AEH lideri Halil İbrahim, İslamcılığın en önemli teorisyenlerinden Hasan Turabi’nin öğrencisiydi. Hiçbir zaman İslamcı olduğunu reddetmeyen Halil İbrahim, garip bir şekilde İslamcı Hartum yönetimine karşı savaş başlatmıştı.
Başkan Ömer El Beşir rejimi, Darfur isyanıyla stratejik bir zayıflık anında karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Beşir yönetimi o dönem Sudan Ordusu (SAF), Güney’de John Garang liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’ne karşı şiddetli bir savaş yürütmekle meşguldü. Bu saha baskısı altında hükümet, bölgedeki silahlı hareketlere karşı düzensiz bir güç olarak hizmet etmek üzere, daha sonra Cancavid (Janjaweed) adıyla bilinen yerel Arap kabile milislerini silahlandırma alternatifine başvurmuştur.
Bu milisler savaşta etkili olsalar da, disiplinden yoksundular ve hızla yağma ve sınır ötesi kaçakçılığa dayalı savaş ekonomisine angaje, kontrolden çıkmış bir şiddet aracına dönüştüler, bir çok katliama imza attılar. Bu, Darfur’daki güvenlik ve insani manzarayı daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
HDK’nın doğuşu ve jeopolitik gücü
Hartum hükümeti, Darfur bölgesinde savaş suçları ve etnik temizlik yaptığına dair ciddi uluslararası suçlamalarla karşı karşıya kalmış, bu da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) aralarında Başkan Ömer El Beşir’in de bulunduğu 5 üst düzey yetkili hakkında tutuklama emri çıkarmasına neden oldu. Artan baskılar altında hükümet, 2003 yılında kabile milislerini yeniden organize ederek, Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi (NISS) gözetiminde, esas olarak Rizeygat kabilesinden deve çobanlarından oluşan Sınır Muhafızları Güçleri adında resmi bir yapıya dönüştü.

2013 yılında bu yapılanma, Darfur sınırlarını aşarak Sudan’ın dört bir yanındaki isyanla mücadele görevini üstlenecek olan Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) adıyla yeniden yapılandırıldı. Başkan Beşir, 2016 yılında bu kuvvetlerin bağlılığını doğrudan Cumhurbaşkanlığına devreden bir kararname yayımlamış, bu da HDK’ya güvenlik ve askeri sistem içinde geniş özerklik ve artan bir nüfuz sağlamıştır. Sudan’daki siyasi durumun çalkalanması ve Yemen Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte, HDK birliklerinin Husilere (Ensarullah) karşı savaşmak üzere gönderilmesiyle, Darfur, kabile, bölgesel ilişkiler ve öz finansman açısından yeni bir askeri gücün üretim üssü haline gelmiştir. Bu haliyle ordudan da özerklik kazanmasının koşulları oluşmuştu.
HDK Komutanı Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti) ve aşireti, altın ticaretine yatırım yapmış, büyük bir ekonomik ağ ve dış ilişkiler kurarak, devlet bütçesinden bağımsız finansman yaratmasını sağladı. Böylece HDK, resmi meşruiyete sahip ancak ordudan farklı bir doktrinle çalışan paralel bir kurum haline geldi.
BAE’nin HDK’ya lojistik, siyasi ve potansiyel olarak askeri/mali destek sağladığına dair güçlü işaretler mevcut. Bu desteğin temel motivasyonları arasında Sudan’daki Kızıldeniz limanlarında ve madenlerinde ekonomik avantaj elde etme ve bölgedeki siyasi nüfuzunu artırma isteği bulunmakta. HDK’nın Yemen’deki Husilere (Ensarullah’a ve aslında Yemen Devleti’ne) karşı Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon saflarında savaşmak üzere asker göndermesi, uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışan Hemedti’ye, elde ettiği gelirlere ek olarak, Suud ve BAE’den dış finansman sağlama imkânı sundu.
Çok ilginç bir anekdot olarak geçmişte HDK Libya’daki Halife Hafter güçleriyle işbirliği yaptığını ve onlardan destek aldığını söylemeliyiz. Bu ilişkinin hala sürdüğü tahmin edilmektedir. Ancak HDK’nın tek güç kaynakları bunlar değildir, gücünü artırmasına katkı sağlayan başka manevra alanları da bulunmaktadır. Örneğin HDK lideri Hemedti, komşu ülke Çad’da Zaghawa kabilesi ve eski Başkan Déby’nin kabilesi ile ilişkilerini geliştirerek, Darfur’da farklı bir siyasi denge yaratmıştır. Öte yandan bazı uluslararası analizler ve raporlar, HDK’nın Sudan’daki altın madenciliği faaliyetlerinde Rusya’nın Vagner (Wagner) Grubu ile iş birliği yaptığını öne sürmektedir.
İç savaş nasıl bu noktaya geldi?
Nisan 2023 ortasında Sudan ordusu ile HDK arasında patlak veren Sudan’daki kriz, 2025 yılının sonuna doğru son derece tehlikeli bir dönemeç aldı. Çatışma, salt bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkarak sadece Sudan’ı dağılma ve parçalamakla değil aynı zamanda, bütünüyle bir soykırıma dönüşmekle tehdit eden bölgesel ve uluslararası bir savaşı tetikleyebilecek bir krize dönüşmüştür. Son askeri gelişmeler, özellikle Ekim 2025’te HDK’nın işlediği büyük bir katliam ve insani dramın ardından Faşir şehrini ele geçirmesi, tabloyu alt üst ederek ülkenin geleceğini tehlikeye atan kritik bir dönüm noktası teşkil etti.
Son aylar, HDK lehine büyük bir stratejik kaymaya sahne oldu. Başkent Hartum’un geniş bölgeleri ve ülkenin batısındaki Darfur’un geniş kesimleri üzerindeki kontrollerinden sonra, Ordu’nun Darfur’daki son kalesi Faşir’in düşüşü ile HDK’e bölge üzerinde neredeyse tam kontrol sağlama imkanı vermekle kalmamış, Kordofan bölgesindeki stratejik eksenlerde de ilerleme kaydetmesine olanak sağlamıştır. Bu askeri güç dengelerindeki değişim, Sudan Ordusu’nu büyük bir baskı altına soktuğundan savaşın uzamasına ve acıların şiddetlenmesine neden olacak görünüyor.
Görülmemiş insani kriz
Şu anda Sudan’daki insani kriz, felaketin boyutuna rağmen uluslararası ilginin azlığı nedeniyle sıklıkla “unutulmuş savaş” olarak adlandırılmakta ve dünyanın en büyük ve en acil krizi olarak kabul edilmekte. Birleşmiş Milletler ve yerel raporlara göre, Nisan 2023’ten Eylül 2025’e kadar yaklaşık 20 binden fazla insan hayatını kaybetti. Yaklaşık 12 milyon kişi ülke içinde veya komşu ülkelere yerinden edildi. Bu, dünyadaki en büyük yerinden edilme krizinde 30 milyondan fazla kişi (nüfusun %60’ından fazlası) acil insani yardıma ihtiyaç duymakta.
Etnik ve bölgesel temelli cinayetler, cinsel şiddet ve sivil altyapının hedef alınması dahil olmak üzere ciddi insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Bu ihlaller, El Geneyna, Vadi’n Nura ve son olarak Faşir ve Bara gibi bölgelerde tekrarlandı. Sağlık ve eğitim alanlarında neredeyse tam bir yıkım yaşanıyor. Çatışmaların devam etmesi, özellikle insani yardımların ulaşımının engellenmesi bu durumu daha da kötüleştiriyor.
Sudan’daki savaş, “vekalet savaşı” olarak başlamasa da her geçen gün bir vekalet savaşına doğru evrilmekte. Bölgesel ve uluslararası güçler, çatışan tarafları destekleyerek nüfuzlarını genişletmeye çalışıyor ve bu da barışçıl çözüm yollarını tıkıyor. Şimdiye kadar yaşanan süreç, çatışmanın her iki tarafının da bölgesel ülkelerden askeri ve lojistik destek aldığını, bunun da silah akışını sürdürerek savaşın süresini uzattığını aktarıyor. Sudan hükümeti, özellikle HDK’yı destekleyen ülkeleri doğrudan iç savaşı ve terörü desteklemekle suçluyor. Diplomatik girişimler (Cidde Platformu, komşu ülkelerin girişimleri, Dörtlü Grubun planı) devam etmesine rağmen her iki tarafın da siyasi irade eksikliği ve taviz vermeyi reddetmesi nedeniyle sürdürülebilir bir ateşkes sağlama konusunda maalesef büyük bir başarısızlık yaşanıyor.













