Haftaya Bakış (294): CHP kurultayı | Altaylı tahliye edilmedi | İmralı ziyareti sonrası süreç 

Ruşen Çakır ile Kemal Can Haftaya Bakış’ta, CHP kurultayındaki gelişmeleri, Fatih Altaylı’nın tahliye edilmemesini ve İmralı ziyareti sonrası siyaset gündeminde ortaya çıkan yeni süreci değerlendirdi. İşte CHP kurultayı | Altaylı tahliye edilmedi | İmralı ziyareti sonrası süreç videomuz.

CHP kurultayı

CHP’nin “Şimdi İktidar Zamanı” sloganıyla düzenlediği 39. Olağan Kurultay’ın ilk gününde programda ve tüzükte yapılacak değişiklikler görüşüldü. Yeni parti programı ve tüzük değişiklikleri oybirliğiyle kabul edildi. Tüzükte öne çıkan değişiklikler, CHP Parti Meclisi (PM) üye sayısının 80’e çıkarılması ve gölge kabine ile Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin geçici maddeyle tariflenmesi oldu.

CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, bir yıldan uzun süredir koordinasyonunda görev aldığı programla ilgili sunum yaptı.  CHP’nin hükümet programına temel olacak parti programı demokrasi, yönetim ve adalet; kalkınma ve ekonomi; sosyal devlet ve refah; dış politika, güvenlik ve dirençlilik şeklindeki dört ana sütunuyla kurultayda kabul edildi. 

Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi “İlk Cumhurbaşkanı seçimine kadar, Partinin Cumhurbaşkanlığı adaylık sürecini ve çalışmalarını yürütmek üzere Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi kurulur” ifadesiyle tüzüğe eklendi.   

Ofisin, Genel Başkanca belirlenen yerlerde çalışma yürüteceği ve ofis ile Genel Merkez arasındaki koordinasyonun Genel Başkanca görevlendirilecek kişilerce sağlanacağı karara bağlandı. Mevcut durumda bu görevi yerine getirmek üzere Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin icra kurulunda CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, CHP Milletvekili Bülent Tezcan ve Ekrem İmamoğlu’nun çalışma ekibinden Serkan Özcan bulunuyor. 

Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi giderlerinin parti bütçesinden karşılanacağı belirtildi.

CHP kurultayı ve İmralı ziyareti sonrası süreç (Video) 
CHP kurultayı ve İmralı ziyareti sonrası süreç (Video) 

Fatih Altaylı tahliye edilmedi 

YouTube kanalındaki programında söylediği bazı sözleri gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanı’nı tehdit” suçlamasıyla 22 Haziran’da tutuklanan gazeteci Fatih Altaylı, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Cezaevi duruşma salonunda hakim karşısına çıktı. 

Altaylı hakkında beş yıldan az olmamak üzere hapis cezası talep edilirken bugünkü duruşmada karar çıktı. 

Mahkeme heyeti Fatih Altaylı hakkında 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmesine karar verdi. Altaylı’nın tutukluluğu devam edecek

CHP kurultayı ve İmralı ziyareti sonrası süreç (Video) 
CHP kurultayı ve İmralı ziyareti sonrası süreç (Video) 

İmralı ziyareti sonrası süreç 

AKP, MHP ve DEM Parti’den birer üyenin yer aldığı komisyon heyeti 24 Kasım’da İmralı Adası’na giderek PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüştü. Meclis Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, görüşmenin, toplumsal bütünleşme, kardeşliğin pekiştirilmesi ve bölgesel perspektife yönelik sürecin olumlu ilerlemesi açısından önemli sonuçlar verdiği ifade edildi. Söz konusu adım, Türkiye’nin demokratikleşme ve demokratik toplum inşa süreci açısından ileri bir hamle olarak değerlendirildi. 

DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit Öcalan ile görüşmelerini Mezopotamya Ajansı’na anlattı. 

24 Kasım Pazartesi günü çok erken bir saatte kalktıklarını ve heyet üyeleri olarak Ankara’da buluştuklarını ifade eden Kılıç Koçyiğit, “Daha sonra İstanbul’a hareket ettik. İstanbul’dan hava yoluyla adaya gittik. Tabii ki bize eşlik eden kurumdan güvenlik görevlileri de vardı ve adada bizi ilgili yetkililer karşıladı. Hızlı bir şekilde adanın içerisinde bulunan İmralı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nin içerisine geçtik. Ne yolculuk boyunca ne yolculuktan sonra ne de adada herhangi bir olumsuzluk yaşamadık. Gayet normal, prosedüre uygun bir şekilde heyetimiz karşılandı ve biz cezaevine geçtik. Ardından zaten görüşme odasına geçtik” dedi. 

Ruşen Çakır ile Kemal Can Haftaya Bakış’ta değerlendirdiler.

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız ve Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşuyoruz. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Konuşacak bayağı şey var, ama öncelikle, şu an devam eden Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı ile başlayalım. İlk gün, program ve tüzük ele alındı. Parti Meclisi 60’tan 80’e çıktı. Gölge Kabine, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne bağlandı. Yarın genel başkan seçimi var, pazar günü de Parti meclisi seçimi olacak. Şu hâliyle bakıldığı zaman Özgür Özel’in karşısında rakip yok gibi gözüküyor. Herhalde liste de delinmeyecektir, geçen sefer öyle olmuştu çünkü. CHP’nin sloganı “Şimdi iktidar zamanı.” İktidara talip olduğunu aleni bir şekilde söyleyip bunun üzerine bina ediyor. Dolayısıyla, programını da, tüzüğünü de, parti yönetimini de buna göre şekillendirme iddiasında olan bir Cumhuriyet Halk Partisi var. Daha önceki kurultaylar çok adaylı ve tartışmalı olurdu. Gerek aday seçiminde, genel başkan seçiminde, gerekse parti meclisi seçiminde bayağı yarış olurdu ve gerginlik de olurdu. 2023’teki Kurultayı, Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda kaybettiği o Kurultayı izledim. O, gergin olan en son kurultaydı herhâlde. Mutlak butlanı bertaraf etmek için arada yapılan bir Olağanüstü Kurultay var biliyorsun, ama ona çok da gerek olmadığı çıktı ortaya. Burada da, son yapılan Olağanüstü Kurultayı andıracak gibi gözüküyor. O zaman soru şu: Gerçekten CHP, “Şimdi iktidar zamanı” diyebilecek bir parti kıvamına geldi mi? Tabii ki parti listesine bakarak ya da başka şeylere bakarak, bunu pazartesi gününden itibaren daha net konuşabileceğiz. Ama bir diğer soru da şu: Kılıçdaroğlu ve ekibi ya da ona benzer şekilde Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu liderliğindeki CHP’den memnun olmayanlar ne yapacak? Nasıl yapacaklar? Parti içinde kalmaya devam mı edecekler? Yeni parti mi söz konusu olacak? Bütün bunların hepsi ortada duruyor. 

Bu arada, şöyle bir şey var, haberi, Anka Haber Ajansı geçmiş galiba. Özgür Özel’in eşi Didem Özel, hastanede tedavi gören Selvi Kılıçdaroğlu’nu ziyarete gitmiş. Muhtemelen Özgür Özel de onunla beraber gitmiştir diye tahmin ediyorum, ama en azından eşinin gittiğini ajans geçti. Bağlar hâlâ bir şekilde, en azından insani düzeyde sürüyor gibi. Ama Kılıçdaroğlu’nun son yaptığı video akıl alır gibi değildi yani. Susup susup, suskunluğunu o şekilde bozması, hem İBB iddianamesine gönderme, hem de İmralı kararına göndermeli iki ayrı pozisyon alış da vardı. Bir de olayın böyle bir boyutu var. Birincisi, Özel-İmamoğlu ikilisi gerçekten yakaladıkları bu rüzgârı iktidar yürüyüşüne doğru sürdürebilecekler mi? İkincisi, CHP iç sorunlarından arınabilecek mi? Burada iç sorunlardan bahsederken şunu özellikle vurgulamak lazım. İktidar bu konuda elinden geleni yapıyor. Ben bugün berbere gittiğimde CNN Türk‘e maruz kaldım. CHP Kurultayı üzerine tartışılıyor. Adını hiç duymadığım iki hukukçu var, hakikaten hiç duymamışım isimlerini. Ve bu hukukçular ne hukukçusuysa, CHP Parti Meclisi üzerine spekülasyon yapıyorlar. Alttan geçen yazılara baktığın zaman, CNN Türk‘e göre bu Kurultay CHP’nin sonu bile olabilir her anlamda. Şu kadar eski il başkanı Özgür Özel’e dilekçe yazmış. Eskiden, “24 il başkanı imza topladı” denilirdi. Şimdi 24 ‘’eski’’ il başkanına döndü. Ama iktidar elinden geleni ardına koymayacak. Zaten Erdoğan da yine yurt dışından dönüşte, Kemal Kılıçdaroğlu’nun o çıkışına çok ciddi bir şekilde sahip de çıkmıştı. Yani CHP’nin, bir tarafta topluma seslenen yönü, iktidarla olan meselesi, bir de kendi içindeki mesele var. 

Kemal Can: Sondan başlayıp başa doğru gideyim. Şimdi iç mesele, Kılıçdaroğlu’nun fonksiyonu, Özgür Özel’le mesafeli olan CHP kadrolarının ne yapacağı ne edeceği konusunda durum, bundan önceki kongreler zamanına göre aslında çok daha netleşmiş durumda. Şöyle bir tablo söz konusu: Özgür Özel özelinde söylersek, Özgür Özel, karşısına rakip çıkmadan ve kurultay delegesinin çok önemli bir ağırlığının oyunu alarak, iki yılda dört kere genel başkan seçildi. Onun dışında, performansı itibariyle de hem genel olarak CHP teşkilatlarında, ama daha önemlisi, CHP seçmeninde çok kuvvetli bir imaj ve destek oluşturdu. Buna karşılık, hep bahse konu olan parti içi muhalefetin önemli aktörü sayılan, kimi zaman iktidarın da manipülasyonlarına konu olan, bu mutlak butlan davasının da muhatabı olarak işaret edilen Kılıçdaroğlu’nun pozisyonu ise bu geçen sürede her adımda geriledi. Bir gücü var idiyse, ki Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu karşısında kazandığı kongrenin sonuç tablosuna baktığımızda, o delege yapısı büyük ölçüde değişmedi. Şimdi il kongreleriyle tabii değişti de, Özgür Özel’in daha önceki üç seçiminde de o delegelerle seçime gidildi. Oradaki tabloyla bugünü kıyasladığımızda, Kılıçdaroğlu’nun fersah fersah güç kaybettiği, şu ya da bu biçimde Kılıçdaroğlu’yla davranmaya niyet edecek ya da buna yakın durabileceği varsayılan pek çok insanın ise, adının Kılıçdaroğlu ile birlikte anılmasından rahatsız olduğu, hatta hiç topa girmediği bir tabloyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, asimetrik bir süreç yaşadık. Özgür Özel güçlendi, Kılıçdaroğlu kendi adımlarıyla, varsa, olan gücünü de kaybederek bugüne geldi. Dolayısıyla, şimdi bu Kurultay’da Parti Meclisi’ne girmek için birtakım kulisler, hareketlenmeler oluyordur. Ama daha önce pek çok kurultayda gördüğümüz gibi, bu Kurultay’da da kuvvetli ve kendini deklare eden bir muhalefet kanadı yok. Böyle bir kurultaya gidiliyor. Dolayısıyla, CHP genel merkezinin Özgür Özel etrafındaki kenetlenmesi, bu Kurultay’da bir kez daha tescil edilmiş olacak. Ama bu kurultaydan önceki yapılan Olağanüstü Kurultay’ların hemen hepsine hem aynı delege yapısıyla girildi hem de parti yönetimi çok değiştirilmedi. Yani Parti Meclisi’nin listeleri bile neredeyse aynı listeler olarak geldi. Özgür Özel, burada bir tür tasfiye hamlesi yaratılıyor havasını vermek istemedi. Artık iyice gemi azıya almış birtakım insanlar ihraç edildi, haklı olarak. Ama genel olarak, ‘’eski yönetimi tasfiye ediyoruz, eski yönetimle iltisaklı olan herkesi de temizliyoruz’’ havası verilmedi. Parti Meclisi de büyük ölçüde korundu. 

Şimdi bu Kurultay’da oluşacak yapı, kendi iddiasında da olduğu gibi, kurultayın iddiasında da olduğu gibi, iktidara yürümekte olan partinin kurmay heyetini oluşturacak. Parti Meclisi de büyütüldü, dolayısıyla, daha fazla kesimden daha fazla insana yer verilecek. Önce parti içine, daha sonra da kamuoyuna, kuvvetli bir kadroyla iktidara yürüyen bir parti görüntüsü oluşturmak için bu Kurultay kullanılacak, bunu anlıyoruz. Öbür taraftan, çoğu iktidar eliyle yürütülen, CHP’nin içini karıştırma hamlelerinin arkası gelecek gibi görünüyor. Senin söylediğin gibi, Kılıçdaroğlu’nun videosu, Erdoğan’ın lafları, İBB iddianamesine CHP ile ilgili paragrafların sokulmuş olması gibi bir sürü faktör, çok sonuç alamamış olsa bile, iktidarın bundan vazgeçme niyetinde olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla bu, CHP’nin kendi içini konuşturma ya da CHP’lilerin, kendi iç meseleleriyle meşguliyeti konusunda yine bir süre daha baskı altında kalacakları birtakım spekülasyonların, manipülasyonların işleyeceğini görüyoruz. Şimdi bir program oluşturdu CHP; metinleri gayet kuvvetli, içerikleri gayet düzgün. Ama bunların kamuoyunda hakikaten iktidara yürüyen parti ve onun iddialarını içeren programlar hâlinde, öncelikle karşıya geçmesi, yani seçmen nezdinde, bunların belirleyici hâle gelecek bir dinamizme ulaşması gerekiyor partinin. 

Özgür Özel’in, bu mitingler serisiyle, olağanüstü bir direnç performansını düşürmeden bugüne kadar getirdiğini aylarca konuştuk. Ama o zaman da, biraz eleştirilme pahasına söylediğim bir şey vardı: Bu mitingler serisi evet, bir direnci, bir vazgeçmemeyi tutmak için iyi bir araç, ama değişme enerjisini, iktidarı zorlama iddiasını başka bir şeylerle tamamlamak gerekiyor, buna o iddiayı eklemek gerekiyor. Şimdi o aşamaya, o eşiğe geldi. Yani bu Kurultay sonrasında, enerjisini büyük ölçüde, iktidara karşı direnen en kuvvetli ana muhalefet partisi olmaktan, iktidarı değiştirecek, ‘’iktidarın yeni adayı bir parti’’ diline ve havasına geçirmesi gerekiyor bu dönüşümü. Yani hep konuşulan o değişim dönüşüm meselesinin, bu anlamda da kamuoyunda karşılık bulması gerekiyor. Şimdi işin böyle bir tarafı var. Bu, Kurultay’ın sonuçlarından bağımsız bir yol haritası üretilmesiyle mümkün olacak. Bu Kurultay’dan alınan gücün, bu enerjiyi üretmeye yetip yetmeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bir küçük not da ekleyeyim buraya: Bu Gölge Kabine’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne bağlanması fikrinin üstünde ne kadar düşünüldü bilmiyorum, ama bu, aslında örtülü biçimde şöyle bir problemi de içeriyor: Kabineyi Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne bağlamak, parlamenter sisteme dönüş iddiasını biraz zayıflatan bir yaklaşım. Eğer aday üzerine kurgulayacağınız bir kampanya yapacaksanız, politik desteği ya da iktidar olma programını yürütme görevini Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne verebilirsiniz, seçimi kazandıracak asıl propaganda aracı olarak onu öne çıkartabilirsiniz. Ama kabineyi de oraya bağladığınız zaman, yani partinin dışında bir organın altına bağladığınız zaman, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, hemen iktidara gelinir gelinmez değişebilir bir şey olmayacağını biliyoruz, ama en azından sizin yaklaşımınız, bu parlamenter sistemi geri getirme ve bu başkanlık sistemi ucubesinden de memleketi kurtarma iddiasından biraz vazgeçtiğiniz ya da kamuoyunda bunun çok önemli görülmediği gibi bir düşünceden yola çıkmış olabilir. Ama ben kişisel olarak, bunun, biraz da ne işe yarayacağı çok düşünülmeden alınmış bir karar olduğu kanısındayım. Biraz daha fonksiyonel bir mantıkla düşünmüşler, bunun ne anlama geleceği konusuna fazla kafa yormamışlar, asıl olarak fonksiyonuna odaklanmış olabilirler. Ama bana biraz problemli göründü bu tercih. 

Ruşen Çakır: Şimdi bir izleyicimiz de söylemiş. “CHP İktidara hazır mı?” sorusunun öncesinde, “İktidarı alabilir mi?” sorusu var. O başlı başına önemli. Aslında içe geçen şeyler.

Kemal Can: Evet, ‘’yumurta mı, tavuk mu?’’ meselesi. 

Ruşen Çakır: Öncelikle iktidara gelebilmesi için, iktidara geldiğinde bir şeyleri değiştireceğini anlatabilmesi ve onun kadrolarına sahip olduğunu gösterebilmesi gerekiyor. Çok zor bir süreç. Çünkü şimdi mahkeme süreci başlayacak. Bir taraftan da 19 Mart süreci devam ediyor ve her an yeni bir operasyon da olabilir. Dava açıldı, iddianame hazırlandı diye CHP’li belediyelere artık dokunulmayacak diye bir şey de yok. 

Süreç meselesine geçelim Kemal. Bu, CHP’yi de doğrudan ilgilendiren bir husus. İmralı’ya üç kişilik bir heyet gitti ve görüştüler esrarengiz bir şekilde. ‘’Gittiler mi, gitmediler mi, kaç kişi gitti?’’ tartışması yapıldı. Önce çok fazla bir şey söylenmedi. Sonra galiba dün, Şamil Tayyar bayağı bir şeyler yazdı, görmüşsündür. Herkes onu ayıpladı ve sonra da yazdıklarını sildi. Çünkü Şamil Tayyar’ın o paylaşımda Gülistan Kılıç Koçyiğit’i biraz küçümseyen ifadeler de vardı, haksızlık edilmişti. Ama Gülistan Kılıç Koçyiğit bugün Mezopotamya Ajansı’na, herhâlde buna da cevaben olsa gerek, bayağı uzun bir röportaj verdi. Orada şunu görüyoruz, ki sorun çıkmamış, büyük bir tartışma çıkmamış. Öcalan beklentilerini karşılamış. Görüşme özellikle Suriye ağırlıklı olmuş ve Suriye konusunda da, Öcalan esas olarak tabii ki AKP ve MHP temsilcilerini memnun edecek şeyler söylemiş, onu anlıyoruz. CHP konusunda, “Keşke CHP de olsaydı” demiş. O da bir not olarak düşülüyor. Şimdi ne olacak? Komisyondaki partiler raporlar hazırlayacak, sonra ortak bir rapor çıkacak. Ortak rapor Meclise gidecek ve o rapor temel alınarak yasal düzenlemelere gidilecek. Böyle bir harita var şu anda önümüzde. Görüldüğü kadarıyla en kritik husus olan Suriye meselesinde, en azından şu anda kriz hâli yok. Sorun çözülmüş gibi gözükmüyor, hâlâ askıda. Ama imkânsızmış gibi hiç gözükmüyor, büyük bir ihtimalle olabilir. Ve biliyorsun geçenlerde Mazlum Abdi, “İmralı’ya gitmek istiyoruz, doğrudan görüşmek istiyoruz” dedi. Bir şekilde Suriye’deki Kürtlerin temsilcileriyle Öcalan’ı, doğrudan ya da dolaylı olarak veya telefonla yahut da Zoom üzerinden görüştürerek, herhâlde birtakım mesafeleri oradan alacaklar. Şimdi iş gidiyor gibi. 

Bu arada, geçen haftaki yayında seninle başlattığımız “CHP iyi mi yaptı, kötü mü yaptı?” tartışması hâlâ sürüyor biliyorsun. CHP hâlinden memnun gördüğüm kadarıyla. Şu hâliyle CHP, “İyi ki gitmedik” diyor, ama şöyle bir husus var. Süreç daha yolun başında ve bundan sonraki aşamalarda Öcalan’la sürekli görüşmek gerekecek. Kim nasıl görüşecek bilmiyorum, ama bu Meclis Komisyon heyetinin ziyaretinden sonra Öcalan’ın artık buradaki baş aktörlerden birisi olduğu resmen tescillenmiş durumda. Bugün görüşmemiş olması, CHP’nin bazı temsilcilerinin ileride Öcalan’la görüşmeyeceği anlamına da gelmiyor. Ama şu hâliyle baktığın zaman, senin geçen hafta söylediğin gibi, CHP taktik olarak kârlı çıkmış olsa da sonuç olarak süreç devam ediyor ve Öcalan’la devam ediyor. Böyle de devam edecek anladığım kadarıyla, öyle görünüyor.

Kemal Can: Evet. Fakat geçen hafta da konuştuğumuz gibi, bu taktik bir mücadele meselesiydi. Çünkü İmralı’ya gidiş, bu sürecin bütününde oturduğu bağlamdan bağımsız olarak, iktidar tarafından kendi başına bir anlam içerecek, hatta sadece iktidar tarafından değil, DEM tarafından da kendi başına bir anlam ifade edecek bir eşik olarak tanımlandı ve öyle tanımlandığı için de, yani bütün sürecin toplamındaki yeri ve anlamından bağımsız olarak, ‘’İşte bir tane somut bir şey. Herkes rengini belli etsin’’ havasında yapıldığı ve bunun önü, arkası, etrafı böyle tamamen küçük tuzaklar, taktik hamlelerle filan çizildiği için, bu iş bağlamından çıktı. Geçen hafta konuştuk; o zaman İmralı’ya gidiş sürecinin önündeki verilere bakarak söylemiştik. Ardından yaşanan gelişmeler de bunu teyit eder gelişmelerdi. Tıpkı, gidiş toplantısının oylamasını kapalı yapmak, AKP’nin kapalı toplantıda bile söz almamış olması, bütün bu sürecin nasıl kotarılmak istendiğini gösteriyordu. Ama bununla yetinmediler; senin de başta söylediğin gibi, gidişin kendisini gizemli bir muammaya çevirdiler. Doğrudan AKP’nin heyetteki ismi tuhaf hamleler yaptı, gitmediğini söyledi. Yine Özgür Özel’in açıkladığından anlıyoruz ki, AKP’liler CHP’nin gelmesi için, ‘’bu çok kapalı yapılacak, gidiş bile belli olmayacak’’ diye birtakım gayri resmi telkinler ve teklifler getirmişler. Onun yanında, iktidar sözcüleri ve iktidar medyası, iddia edildiği gibi, sürecin taraftarları ve sürecin karşısındaki aktörler görüntüsünü kuvvetlendirecek bir sahiplenme içine girmediler. Bu, tarihi eşikse, iktidar medyasının çoğu gazetesinde birinci sayfaya bile girmeyen ya da çok küçük olarak görülen, iktidar sözcülerinin, ‘’Evet, çok önemli bir aşamayı geçtik. Üstelik de CHP, MHP olmadan da geçtik. Dolayısıyla, bunun bütün artısı bizimdir’’ iddiasını güçlendirecek bir hava ortaya koymadılar. Görüşme olduktan sonra, komisyonun diğer üyelerine bilgi verilecek toplantı ertelendi, yapılmadı. Şimdi çıkan, önce Şamil Tayyar üzerinden servis edilen, sonra o geri çekilen bilgiler, bir biçimde özel birtakım operasyonların parçası hâline getirildi. Erdoğan hâlâ bunun ne kadar kritik bir aşama olduğunu kendi ağzından söylemekten imtina ediyor. 

Yani baktığımız zaman, geçen hafta bu işi kamuya, siyasete açıyorsanız, bu çok önemli bir eşikse, çok önemli bir muhataplık meselesi ise, bunun yöntemi bu değil. Bir sürecin siyasete açılması MİT’in görüşme prosedürünü uygulayarak olmaz. Yani şu anda, aylardır, yıllardır olan görüşmenin üç tane siyasiyle yapılmış olanını gördük. Belki bizim bilmediğimiz zamanlarda da zaten siyasiler görüşmüştür; yine MİT’in denetiminde, onun kontrolünde; onun kayıt altına aldığı görüşmeler olmuştur. Bunun bir eşik olabilmesi, dediğin gibi muhataplığın artık başka bir seviyeye çıkması için, biçimsel özellikleri hiç taşımayan bir hadise yaşandı. Dolayısıyla bence, senin söylediğin gibi, CHP, bu taktik hamlede, geçen hafta da söylediğim gibi, iktidarın yaptıkları üzerinden pozisyon almayı tercih etti, ama süreçle ilişkisini de değiştirme tazyikine onay vermedi. Yani “Artık İYİ Parti gibi konuşuyoruz” demedi ya da Demokrat Parti gibi, “Süreçten çekiliyoruz, komisyondan çıkıyoruz” demedi. Hatta, ilk başta çok sert birtakım ifadelerle CHP’yi kınayan DEM Partililer ya da Kürt kamuoyunda bile yavaş yavaş, ‘‘Evet, biçimde birtakım problemler var, ama bunu konuşabilirdik. Yine de CHP gelseydi’’ gibi bir yumuşamaya bile neden oldu. Çünkü olup bitenler karşısında hakikaten kimse, ‘’Yok canım, ne sorunu? Tam da böyle olması gerekiyordu, böyle de oldu. Bunun dışında kalan da CHP’’ diyemiyor. Bu, işin bir tarafı. Bunu, ‘’kritik bir aşama’’ diye, bir anlamda, ‘’ilk somut adımda kim onay verecek? Kim karşı duracak?’’ gibi bir teste dönüştürmeselerdi, belki süreç başka türlü işlerdi ve İmralı görüşmesi sahiden sürecin önemli bir eşiği olarak dikkate alınabilirdi. 

Ama Öcalan’ın süreçteki önemi ve inisiyatifi açısından bu görüşme, daha önceki çağrısı, daha önceki temasları, açıklamaları ya da zaten herkesin kabul ettiği rolünden çok daha yeni bir durum oluşturmaya hizmet etmedi bence. Yani bu görüşme iddiası, bu biçimsel problem ve iktidarın muamelesi yüzünden, senin de söylediğin türden ‘’artık başka bir tescil, muhataplıkta başka bir aşama’’ gibi bir yere ulaşmadı. Daha önemlisi, özellikle iktidar tarafında önümüzdeki günlerde biraz daha fazla örneğini göreceğiz: Suriye ağırlıklı konuşulması, ki bu da, şundan kaynaklanıyor aslında: Bu görüşmeye giden AKP ve MHP sözcülerinin soruları büyük ölçüde Suriye’ye odaklanmış ve tıpkı daha önce Öcalan’dan ‘’örgütün feshi konusunda çağrı’’ talebiyle yürütülen muhataplık ilişkisinin Suriye’de de bir benzerinin olması konusunda iktidarın bir tazyik yarattığı ve asıl olarak, buradan ‘’fayda’’ diye servis edilecek şeyin de bunun üzerine kurgulandığı anlaşılıyor. Yani bu görüşmede, hep bahsedilen o ikinci aşama, yani bu silahlar bitecek, ondan sonra başka bir aşama başlayacak. O demokratik entegrasyon nasıl bir şey olacak? Öcalan’ın, “O komisyona bundan sonraya dair anlatacağım” dediği şey yine gölgede. Şu anda sen de söylüyorsun, DEM’in heyetteki sözcüsünün bile aktardığı resimden, büyük ölçüde, “Suriye’de de, PKK’nın feshi meselesinde yaptığınız gibi bir pozisyon alacak mısınız?” diye, iktidarın kendi kamuoyu nezdinde, “Bakın, biz muhatap alıyoruz, ama muhataplığın da sonuçlarını alıyoruz” cümlesini doldurabileceği bir resme itmeye çalışıyorlar süreci. 

Bu biçimsel eleştiri dışında, birkaç haftadır tekrar ettiğim gibi, Erdoğan’ın inisiyatifi almasıyla birlikte, sürecin daha araçsal bir yere doğru itilmeye çalışıldığını ve sahiden iktidarın birtakım basit seçim aritmetiği numaraları bir kenarda dursun, imaj olarak sürecin kontrolündeki kendi inisiyatifini büyük ölçüde, ‘Evet, biz birilerini muhatap alıyoruz, pozisyon değiştiriyoruz gibi görünüyor, ama bundan da sonuç alıyoruz. Terörü bitiriyoruz, örgütleri feshediyoruz. YPG’yi, SDG’yi de aynı biçimde entegrasyona zorluyoruz. Burada da kuvvetli bir muhatap var elimizde. Dolayısıyla, biz o muhataptan bunu almaya çalışıyoruz’’ resmini gösteren bir işe yaradı bu görüşme. Öcalan’ın tercih ettiği siyasi bir aktör olarak, bu sürecin varması gereken o demokratik entegrasyon iddiasının çerçevesini anlatacağı bir oturum diye tasarladığı şey, şu anda yansıyan hâliyle, ne biçimsel olarak, ne çıkan sonuçları itibariyle, bana göre, bundan önceki haftadan daha ileri bir yerde değil. Uygulama sahasına baktığımızda da, şimdi yeniden sana hatırlatacağım, “Demirtaş’ın tahliyesine saatler var” denilen 8. haftaya giriyoruz. 

Ruşen Çakır: Evet. Bu konuyu bitirmeden bir not düşmek istiyorum. Bu İmralı ve süreç meselesinde, sözüm ona içeriden haber alıp aktaran isimlere baktığın zaman, mesela Şamil Tayyar, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimler, insanın aklına Ergenekon sürecini getiriyor. Yani hiçbir şey olmamış gibi hâlâ aynı isimlerle yol alınmaya çalışılıyor. 

Kemal Can: Ben de bir şey ekleyeyim: Bugün Erdoğan’ın, ‘’Kürt meselesinde yapılan hatalar’’ diye, kendisinin 20 yıllık iktidarını tamamen dışarıda tutan… Çünkü Kürt meselesine çatışmalı süreç açısından bile baksak, 40 yılın 20 yılını AKP iktidarında geçirdi Türkiye. Bu problemli sürecin yarısında iktidar olan birisinin, ‘’eskiden yanlışlar yapıldı’’ diyerek, kendisini tamamen bunun dışında tutan bir söz söylediğini görüyoruz. 

Ruşen Çakır: Bir de, Şamil Tayyar’ın paylaşımında şöyle bir aktarım var: Öcalan, Erdoğan’ın tereddüdünü anladığını, bunun nedeninin bir önceki süreç olduğunu ve bir önceki süreci de Fethullahçıların sabote ettiğini söylüyor. Bu doğru ya da yanlış, onu tartışırız. Fethullahçıların o sürece destek vermediklerini, hatta KCK operasyonlarıyla, MİT kriziyle bayağı bir engel çıkarttıklarını biliyoruz. Ama bu kişiler de o gün onların yanındaydılar. Böyle acayip bir dünya. 

Fatih Altaylı’yla bitirelim. Ben Çarşamba günü duruşmaya gittim, anlattım da onu zaten. Ceza vereceklerine dair bir beklenti vardı. Ceza vermeseler olmazdı, çünkü Erdoğan’ın orada müdahil avukatı vardı. Erdoğan’ın müdahil olduğu bir davada beraat çıkması pek beklenmiyordu. Ben karardan önce avukatlarla da konuştuğumda, “Normalde bu davanın açılmaması gerekiyordu, ama açıldı. Bunun beraatla sonuçlanması gerekiyor, ama sonuçlanmayacağa benziyor” diyorlardı. Hatta iki avukat verecekleri 4 yıl 2 ayı söyledi bana, yani onu tutturdular. Fakat orada, 4 yıl 2 ay deyip tahliye kararı çıkacağı yönünde ortak bir beklenti vardı. Tahmin ediyorum, Fatih de öyle olmasını bekliyordu. Yani ceza verecekler, ama bırakacaklar diye bekliyordu. Fakat mahkeme cezayı da verdi ve tutukluluk hâlinin de devamına karar verdi, o anda hakikaten salondaki herkes hayret etti; hayret, öfke, şok, hepsi birlikteydi. Fatih’in kendisi de… Bir de, çok ucuz işler yapıldı: Yapay zekâyla hazırlanmış görüntüyle Fatih hâkimlere kâğıt fırlatıyor, o kadar yalan işler ki. Bir kere duruşmadaki üç yargıcın ikisi kadın. Fotoğrafçılar var, fotoğraf çekiyorlar. Böyle bir şey yok, fotoğraf çekmek yasak. Yani uydurmuşlar. Ama Fatih jandarmalarla birlikte götürülürken savunmasını yaptığı kâğıtları yere fırlattı onu gördük. Ama kürsüye doğru fırlatma yok. Böyle bir hikâye ve bu, çok açık bir şekilde öncelikle Fatih’e bir mesaj tabii. Ama onun ötesinde tüm medyaya mesaj. Onun da ötesinde tüm topluma mesaj. Nasıl bir mesaj? ‘’Fatih Altaylı gibi ana akımın en bilinen, en çok izlenen ismine böyle uyduruk bir şekilde, bunu yapan, başkalarına ne yapmaz?’’ mesajı. Biliyorsun, Fatih içeri girince YouTube’daki kanalında ‘’Fatih Altaylı Yorumlayamıyor: Boş koltuk’’ yayınlarına devam etmişti ve çok izlendi. Bir de o yayınlarda, kendisini ziyarete gelen siyasetçilerden, şuradan buradan aldıklarıyla haberler yapıyordu. Hatta bazen atlatma haberler bile yapıyordu. Sonra ilk duruşmada tahliye çıkmayınca frene bastı, ara verdi. Şimdi ceza kesinleşince, cezayı alıp tahliye de gelmeyince, muhtemelen pazartesi gününden itibaren ‘’Boş Koltuk’’ yayınlarına tekrar başlayacak. Ama sonuçta şu hâliyle bakıldığı zaman, 8 ay yatması bekleniyor. Tabii İstinafa gidiyor, ama 8 ay yatması gerekiyormuş. Bir de şöyle bir şey duydum ki sen o konuları daha iyi biliyorsun benden. Eğer istinafa gitmezse bir ay içerisinde açık cezaevine gidiyormuş diye bir şey duydum, ama kimseyi yanıltmak istemem. 

Kemal Can: Bildiğim kadarıyla, o aslında otomatik bir şey değil galiba; öyle bir yolun imkânı oluyor. Gerçi iyice karıştı o. İnfaz sistemi ceza hukukçularının bile bazen karıştırdığı bir karmaşaya girdi, ki şimdi yeniden bir yargı paketi geldi. Yeniden birtakım infaz düzenlemeleri yapılacak. Bir kısım mahkûmun tahliyesi söz konusu, ama orada da yine kapsam dışına çıkartılanlar var. Yine birtakım karışık düzenlemeler var ve aslında araya karıştırılmış, çok ciddi, daha önce gündeme gelmiş, ama geri çekilmiş bazı şeyler var. Özellikle içeriklerin yasaklanmasını kolaylaştıran, yabancı birtakım platformların faaliyetlerini zorlaştırabilecek imkânlar yaratan bazı düzenlemeler de o paketin içinde var. Dolayısıyla, senelerdir çeşitli siyasi davaların etrafında, ama genel olarak yargı uygulamalarının tamamı için konuştuğumuz bir şey var. Yargının siyasallaşması, sadece yargı mensuplarının, mahkemelerin siyasi yönlendirmeyle kararlar vermesiyle sınırlı bir şey değil, ondan daha geniş etkileri var. Sen, “Bu ceza çeşitli yerlere mesaj” diyorsun ya, verilen mesajların en temelinde, neler yapılabileceği, yargı kullanılarak, kimsenin kendisini, bırak evrensel kuralları, mevcut hukuk kurallarıyla, Türkiye’de geçerli yasalarla bile korumasının mümkün olmadığı, ‘‘hukukun’’ insanları haksızlıktan koruyan bir şey değil, insanların hiçbir ölçüye bağlı olmaksızın cezalandırılabilmesi için kullanılan bir araca dönüştüğü mesajı var. Adalet, hukuk, mahkeme ne için lazım? Zorda kaldığınızda, haksızlığa uğradığınızda sizin müracaat edeceğiniz ve sizi korumasını isteyeceğiniz müessese olarak var. Dolayısıyla, pozisyon olarak sizin yanınızda, sizin arkanızda, sizi kollayan bir şey. 

Ama bugün için, ortalama bir insanın sadece siyasi mevzularda değil, neredeyse her şeyle ilgili, mala çökmelerle, şunlarla bunlarla da, hukuk, yargı diye baktığı şey, sakınması gereken, uzakta durması gereken, mümkünse hiç temas etmemesi gereken bir şey hâline geliyor. Yani hukuka güvensizlik sadece uygulama sorunlarından ibaret değil, artık bir algılama sorununa dönüşmüş durumda. Bu sistemli olarak yapılan bir şey. Senin söylediğin “Ona yaptılarsa, bize ne yapmazlar?” mesajı, aslında mahkeme dediğin şeyin, yargı dediğin şeyin ya da ‘hukuk’ dediğin şeyin, ‘‘Aman, bana dokunmasın’’ diye insanların kaçacağı bir şey hâline geldiği, ya başka güvenceler arayacağı ya da sinip bekleyeceği bir şey hâline dönüştüğünü görüyoruz. Bütün siyasi davalarda, “Mesnetsiz iddialar. Böyle iddia mı olur? Böyle iddianame mi olur? Böyle saçma tez mi olur?” diye, hatta senin kendi meselende anlattığın saçmalıkları da konuştuk. Her seferinde de, “Bu saçmalıklar sadece beceriksizlikten mi oluyor acaba?” diye hep konuştuk. Bence öyle olmuyor. Beceriksizlikten olan birtakım şeyler de var. Her şeyin işleyişini bu kadar bozarsanız, onun içerisinde acayip karmaşalar da çıkar, tuhaf insanlara görevler verirsiniz, onlar da acayiplikler yapar tabii. Ama sorun bu değil. Sorun, “Bu olur mu?” dediğin şeyin olabileceğine ikna olmanı sağlamak. “Böyle saçma sapan tehdit mi olur?” dediğin şeyden, tehdit cezası çıkabiliyor. Çünkü burada da senin söylediğin gibi, ölçü, o iddianın ya da o yapılan eylemin, bahse konu suçlamanın kanıtı sayılabilecek bir eylem olup olmaması değil, oraya kimin müdahil olup olmadığı ile ilgili. Çünkü hukukçu dediğin de sonucu oradan çıkartıyor. “Yasada böyle yazıyor kardeşim.” Yani bir şeyin tehdit olabilmesi için, fiziken hakikaten ortada bir tehdit olması, o tehdidi öne süren kişinin o tehdidi gerçekleştirebilecek güce sahip olması gerekiyor. Ama böyle bir ölçüye bağlı değil, kimin bu konuda şikâyetçi olduğuyla bağlantılı. Hakaret meselesi de öyle. Yani hakaretin cezalandırılması gibi bir temel prensip yok. Hakaret, kimin kime yöneldiği. Onun hakaret de olması gerekmez. Hakaret, kime laf söylendiğine bağlı olarak tarif edilir ve cezalandırılır hâle gelirse, o başka bir şey olur ki o hiçbir yasada yazmaz zaten. Yaşadığımız şey bu.

Şimdi çıkartılan güya düzenlemeler, ki bunlara yargı paketi de diyorlar, bu paketler, bize kimsenin problemi toparlamaya çalışmadığını gösteriyor durum. ‘‘Elimizden gitti, biraz saçmaladık. Bir dakika, bir toparlayalım. Bazı problemler doğdu. Dolayısıyla, bu problemleri gidermek lazım’’ diye bir şey değil. Onu daha da araçsal hâle dönüştürebilecek, daha fazla kullanılır bir enstrüman hâline getirebilecek müdahaleler yapılıyor. Bence bu Altaylı davası ve hâlâ yürümekte olan pek çok siyasi davada da böyle devam edecek. Mesela, Demirtaş’la ilgili tahliye bekliyoruz ya, galiba bu hafta içerisinde savcılar, Demirtaş hakkında iki ayrı davadan tutuklama ve ceza istemli mütalaa vermişler. Onu da Sezgin Tanrıkulu’ndan duydum. 

Ruşen Çakır: Kemal, bir yandan şöyle bir şey oluyor: Geçenlerde söyledim, ama hâlâ çok rahatsız edici. Mesela biz oraya gidiyoruz, okuldan, liseden çok sayıda arkadaşı geldi Fatih’in. Ailesi orada, avukatlar orada, meslektaşları orada. Laf o ya, “Almaya geldik’’ lafı vardır ya, ‘’Alacağız gideceğiz, artık bu kadar yeter, tadında bırakırlar” diye gidiyorsun. Fatih savunmasını yapıyor. Sonra dört avukat, kimisi doktrinden, kimisi yaşanmış örneklerden, çok sıkı savunma yapıyorlar. Sonra da mahkeme başta söylediğim gibi o 4 yıl 2 ayı veriyor, ama tahliyeyi vermiyor ve biz de şok oluyoruz. Ben de bunu şoke olduk diye söylüyorum ve hemen oradan birileri, “Ha ha, şok mu oldunuz?” diyor. Hani “Az bile vermişler” diyenleri saymıyorum. Hesapta buna kızan, bundan rahatsız olan insanlar, “Şok mu oldunuz? Ne bekliyordunuz?” diyorlar. O zaman mahkemeye gitmeyelim, yanına gitmeyelim. Nedir yani? “Biz onu oradan almaya gidiyoruz,” dediğimiz zaman kaçırmaya gitmiyoruz ki. Yani bekliyoruz ki, bu işin kuralı bu. Tamam, kural bozuldu, şu oldu, bu oldu, bunların hepsini de biliyoruz. Oradaki avukatlar, oradaki gazeteciler, arkadaşları, bunları bilmiyor mu? Tabii ki biliyorlar, ama yine de sonuna kadar haklı olduğunu söyleyip, almaya gidiyorsun. Burada, öğrenilmiş çaresizlikte bir edilgenlik var. Üstelik bir de, öğrenilmiş çaresizliğin küstah dışavurumu var ve bu çok rahatsız edici: “Almayı mı umuyordunuz? Siz de bilmem nesiniz…’’  ya da ‘’Gidiyoruz, ama zaten bırakmazlar, Lanet olsun!’’ Bu nasıl bir bakış açısı yani?

Kemal Can: Bu, aslında ilk konuştuğumuz mevzuuyla da ilgili. ‘’ CHP kazanabilir mi? Bir kere onu görelim, iktidar olabilir mi?’’ Şaşırmak ve başka bir şeyin mümkün olduğunu düşünmek, hakkından vazgeçmek en büyük yenilgi ve en büyük kayıp aslında. Yani bu şu demek değil: Gerçekçi olmak, olabilecekleri dikkate almak elbette önemli bir şey, ama olabilecekleri bir kader gibi kabullenmek veya bunun dışında bir olasılığın zaten mümkün olmadığını düşünmek, üzerine konuşulacak her şeyin bittiği bir noktadır. O dediğin kibir ve küstahlıkla birilerini güya kınayan ve hafif tabirle, onların yeterli bilinçte olmadığını düşünenlerin, aslında kendileriyle ilgili başka problemleri var. Çünkü kendilerini konumlandırdıkları pozisyonun insanı değiller zaten. Çünkü şaşırmaktan ve başka bir şeyin mümkün olduğunu, olabileceğini düşünmekten vazgeçtiğiniz anda, siz radikal filan değilsiniz. Onun adını koymayayım.   

Ruşen Çakır: Teslim olmak bu, başka bir şey değil. Kemal, bitirelim. Bitirirken Tahir Elçi’yi saygıyla analım. 

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Ben kendisiyle tanışmıştım. Sen tanışmış mıydın?

Kemal Can: Tanıştım, evet. Tanıyorum, şahsen de tanıyordum. Tahir Elçi’yi anarken, Tahir Elçi’yi ölüme götüren süreçteki kritik birtakım adımları, bazı televizyon yayınlarının buradaki katkısını, orada vebali olan isimleri de unutmadan hatırlayalım. Tahir Elçi’yi iyi olarak hatırlarken, ona kötülük yapanları da unutmayalım. 

Ruşen Çakır: Evet. Tahir Elçi’nin öldürülmesinin, katledilmesinin zemini bir televizyon yayınında kuruldu. Onu hiçbir şekilde unutmak mümkün değil. Bu haftayı böyle noktalıyoruz. Tahir Elçi’yi selam, saygı ve rahmetle anarak, tabii ki ona ve yakınlarına, sevenlerine selam da yollayarak bitiriyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere iyi günler.

Kemal Can: İyi günler. İyi yayınlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.