Varoluşumuz, en temel anlamıyla, bir alışkanlıklar koreografisi. Bizi bir yerden bir yere taşır, çoğu zaman bizim açık bir onayımız olmadan. Her sabah aynı saatte uyanmamızı sağlar, sanki bizden daha sadık bir hafızaya sahipmiş gibi. Gün boyunca bizi, çok önceden açılmış patikalarda ilerletir. Alışkanlıklarımıza güveniriz, onların sessiz akışına yaslanırız. Ve bizi taşırken, bir bakıma bizi biçimlendirir. Fark ettiğimizden çok daha ince, çok daha kapsamlı biçimlerde bizi şekillendirir.
Fakat yalnızca bedenlerimizin alışkanlıkları yok. Aynı dinamik zihin için de geçerli. Zihinlerimiz de çeşitli tekrarların yığını bir ölçüde. Fikirleri oluşturur, olayları yorumlar ve dünyayı mevcut kalıplar aracılığıyla anlamlandırırız – bir tür entelektüel tekrar. Bu örüntüler bize doğal gelir çünkü alışılmışlardır. Yani, düşüncelerimizin de refleksleri, tikleri, tekrarlayan devinimleri var.
Siyasetin de alışkanlıkları var, pek de şaşırtıcı olmayacak şekilde. İttifakların nasıl kurulduğu, krizlere nasıl tepki verildiği, kararların nasıl savunulduğu ya da ertelendiği – tüm bunların, tarihin uzun yayından devralınmış siyasal alışkanlıkların üzerine bina olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Bu alışkanlıklar, tüm siyasal yapıyı bir ölçüde şekillendirir; yönetimin ve muhalefetin ritimleri sanki değişmezmiş gibi tekrar eder, zamanın ruhuna uymasa bile.
Ve bütün bu alışkanlıklar –bedensel, zihinsel, siyasal– bir noktada prangaya dönüşme riskini de barındırır. Bizi belli biçimlere hapseder. Bir zamanlar işleyişimizi kolaylaştıran alışkanlıklar zarar vermeye başlar; bir bağımlılık gibi, bırakamadığımız bir tekrara dönüşür. Zihinsel alışkanlıklar yeni fikirlere ya da farklı ihtimallere körleşmemize yol açar. Siyasal alışkanlıklar yeni durumlara gerçek, doğrudan yanıtlar vermemizi engeller, bizi artık gerçeklikle uyuşmayan eski kalıplara bağlar.
Örneğin, Marx’ın radikal çağrısına zemin hazırlayan şey, tam da bu yaygın prangalama – yaşamsallığın mekanik tekrarla boğulması: “var olan her şeyin köklü eleştirisi” ihtiyacı. Eleştiri gerekli, çünkü alışkanlıklar, tüm biçimleriyle, nihayetinde bize zarar vermeye başlar, büyümemizi köreltir ve yaratıcılığımızı elimizden alır. En yaratıcı eylemlerimiz bile bir tike, önceden yazılmış satırların bilinçsizce okunmasına indirgenme riski taşır, bizi kendi tarihlerimiz tarafından programlanmış, neredeyse robotlar gibi otomatik unsurlardan oluşan bir demete, yığına dönüştürür.
Yine de alışkanlık yalnızca boğulmak değil. Başka bir ihtimali de barındırır.
Alışkanlık: Değişimle ince bir diyalog
Alışkanlığı sadece bir pranga olarak görmek, onun derin, eş zamanlı potansiyelini kaçırmak demek. Alışkanlık, basitçe ezbere dayalı bir bellek kaydı veya bilinçsiz bir tekrar değil. Tam tersine, doğası gereği bir diyalog biçimi – kendimizle çevremiz arasında sürekli, karşılıklı bir iletişim.
Çünkü alışkanlıklar tamamen statik değil; değişime uyumlanmışlardır – ya da en azından bu kapasiteye sahipler. Alışkanlıklarımıza tamamen sıkışıp kalmış değiliz; aksine, dünyanın akışına yönelik bir adaptasyon, bir yeniden yönelim potansiyeli, alışkanlığın doğasına halihazırda yazılı. Alışkanlık, yeni bir duruma uyum sağlama olasılığını, aynı anda durumu değiştirerek ve kendimizi değiştirerek içerir.
Bu anlamıyla alışkanlık, bir kıvrım – bir aradalık zemini – oluşturur. Çevremiz tarafından değiştirildiğimiz ve karşılığında o çevreyi değiştirdiğimiz, karşılıklı değişimin gerçekleştiği yer. Bu dönüştürücü kapasite, alışkanlığın en iyi halinde, ölü, boğucu bir arşiv değil, yaşayan, tepkisel bir arayüz olduğunu gösterir.
Ezber ve eleştiri
Türkiye’deki mevcut siyasi iklime, özellikle CHP ve DEM Parti etrafındaki tartışmalara bu çerçeve ile yaklaşabiliriz, kanımca. Abdullah Öcalan’a yapılan ziyarete CHP’nin katılmama kararı, özellikle DEM Parti’nin ve çeşitli eleştirmenlerin sert eleştirilerinin konusu oldu. Suçlama tanıdık: CHP basitçe eski alışkanlıklarını tekrar ediyordu – derinlere işlemiş milliyetçilik ve Kürt sorununa gözünü kapama eğilimi. Ana muhalefet partisi, mevcut “Terörsüz Türkiye” projesini ciddi bir devlet inisiyatifi olarak görmekte başarısız olmakla, bunun yerine popülist, yansıtılmamış yivlere takılıp kalmakla suçlandı.

Ancak, bu eleştirinin kendisinin de bir tür alışılmış eleştiri –siyasi yorumların eski arşivinden çekilmiş bilinçsiz bir tekrar– olduğu da iddia edilemez mi? Bu eleştiri, siyasal sahnede halkın kendi alışkanlıklarındaki temel bir değişimi kabul etmeyi başaramayan, kendi başına bir “tik” haline gelme riskini taşımıyor mu?
Bu eleştiriler, CHP’nin nasıl değiştiğini, ya da daha da önemlisi, 19 Mart 2025’teki dönüm noktasından sonra seçmenin nasıl değiştiğini gözden kaçırmıyor mu?
Muhalefet ve yeni alışkanlık
Burada üzerinde durulmayan şey, sokaklarda dövülmekte olan, CHP’yi de dönüştüren yeni alışkanlık. Adaletsizlik ve demokratik süreçleri baltalama girişimleri sonrasında, halk arasında yeni bir kolektif pratikler bütününün belirdiğini söylemek mümkün. İnsanlar, İBB’ye düzenlenen operasyonun sözde bir yolsuzluk soruşturması olduğunu reddederek, buna inanmayarak adaletsizliğe direnme alışkanlığı oluşturdu.
Bu yeni alışkanlık, aktif bir savunma biçimi: seçme ve seçilme hakkının, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün muhafazası.
Bu geçici bir protesto değil kanımca; özellikle 2019 yerel seçimlerinden bu yana daha da görünür olan sürekli bir direniş kalıbı. Aynı anda, Yetmişlikler Kulübünün –seçimleri, sadece yetmişli yaşlarındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanabileceği basit bir prosedüre indirgemeye çalışanların– otoriter vizyonunun reddedilmesi. Bu bakımdan insanların, gerçek demokratik dönüşümü geciktiren veya anayasaya aykırı bir iktidar tutumunu sürdürmeye hizmet eden, “Terörsüz Türkiye” anlatısı da dahil olmak üzere herhangi bir projeyi sahiplenmemesi garip mi? Gerekli olan demokratik dönüşümün, şu an için karmaşık bir sır olmadığı düşünüldüğünde – mevcut Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak gibi örneğin.
Bu şüphenin gölgesi altında insanlar, 2019 yerel seçiminde yükselen ve 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde yarım kalan umudu somutlaştırarak Mart 2025’ten sonra soğukta, yağmurda ve yazın sıcağında mitinglere katılım sağlayarak direniş alışkanlıklarını aktif olarak şekillendiriyor. Bu sürekli, somut pratik, yeni bir uyumlanmanın ta kendisi – toplumsal muhalefet kendi yönelimlerini ve kolektif alışkanlıklarını değiştirerek durumu değiştiriyor. Bu yeni oluşan toplumsal örüntü – omuz omuza, birlikte yürümenin bu ısrarlı eylemleri – Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’ı kastederek ettiği “Seni başkan yaptırmayacağız ” yeminin devamı ve sürdürülmesi. Bu yemin kişisel bir sözün ötesinde, ortak bir geleceğe yönelik otoriter vizyonu reddeden kolektif bir taahhüt: Birlikte, arkadaşça yaşamanın sözü.
Yeminin alışkanlığa dönüşmesi
Bugün bu yemin, halkın yeni alışkanlıklarında yaşamaya devam ediyor. (Demirtaş’ın hukuk ve adalet yok sayılarak hâlâ cezaevinde tutulmasının nedeni bir bakıma bu değil mi?) Sokaklarda, mitinglerde, hukukun yok edilmesine karşı verilen mücadelede kendini gösteriyor. Muhalefeti hedef alan hukuk savaşına karşı direnme biçimlerinde ortaya çıkıyor. Yılların baskısı içinde oluşmuş bu alışkanlıklar artık ortak bir siyasal dil oluşturuyor. Söz konusu dil CHP’yi de değiştiriyor, ona yeni alışkanlıklar hediye ediyor, onu direniş alışkanlığının paydaşı kılıyor. Demokratik dönüşümü bir ziyarete indirgemeyi sorgular hale getiriyor. Yani mesele, eski bir milliyetçi ve popülist bir refleks değil; aksine halkın hukuksuzluğa, keyfiliğe karşı geliştirdiği yeni ve aktif direnme alışkanlığına bir uyumlanma. Bu tavır, geçmişin bir ezberi değil, bugünün sokağında kurulan ve adaleti önceleyen yeni bir siyasal dilin iz düşümü.
Bu bakımdan eleştiriler, dönüşümü ve yeni alışkanlık demetini görmezden gelerek eski arşivlerden yükseliyor; bugünü dünün kategorileriyle okuyor. Bu anlamda bu eleştiriler de alışkanlığa dönüşüyor – düşünmeden tekrarlanan bir refleks haline geliyor.
Yeni alışkanlıkların muhafazası
Bugün ihtiyaç duyulan şey, eski suçlamaların tekrarı değil, yeni siyasal alışkanlıkların muhafazası. Adaletsizliğe karşı direnme alışkanlığının. Birlikte durma alışkanlığının. Hava koşullarına, mahkemelere, sert esen siyasal rüzgara rağmen demokrasiyi, seçme hakkını savunma alışkanlığının.
Eğer alışkanlık kendimizle dünya arasında bir diyalog ise, bugün Türkiye çok derin bir konuşmanın ortasında. Bir şeyler değişiyor. Toplumsal muhalefet durumu değiştiriyor, durum da muhalefeti değiştiriyor. Ve tam o kıvrımda, o dinamik ara bölgede, geçmişin otomatik tekrarlarına mahkum olmayan, bugün sokaklarda kurulan direnme alışkanlıklarıyla şekillenen bambaşka bir siyasal gelecek ihtimali var.














