Uğur Karaca ile söyleşi: “Niçin deist oldum?” 

Ruşen Çakır’ın konuğu, kendini “deist” olarak tanımlayan avukat ve yazar Uğur Karaca oldu. Karaca, “Deizm: Yeni Çağın Dini” adlı kitabını ve deizm üzerine geliştirdiği yeni yaklaşımları anlattı.

Avukat ve yazar Uğur Karaca, “Deizm: Yeni Çağın Dini” adlı kitabı üzerinden deizme dair geliştirdiği yeni yaklaşımları Ruşen Çakır’a değerlendirdi. Kendini “deist” olarak tanımlayan Karaca, Türkiye’de ve dünyada deizmin yanlış anlaşıldığını, kendi yaklaşımının ise bu boşluğu doldurmayı hedeflediğini söyledi.

Ruşen Çakır’ın “Siz deistsiniz, tam olarak nedir bu?” sorusuna Uğur Karaca, “Deizm, ‘yaratıcı vardır ve dünyaya müdahale etmez’ önermesinden ibaret değildir. Aksine bu iki önermenin derin bir yaşam felsefesi ortaya koyması gerekiyor” diye yanıt verdi. Karaca sözlerini şöyle sürdürdü:

“Deizm çok güzel bir tanımı olan ama içi doldurulamamış bir yaşam tarzı. Yaratıcıyı kabul eden her düşünce bir dindir. Yaratıcıyı kabul ettiğiniz anda bir yol ortaya koymanız gerekiyor. Deizmin iki kuralı var. Birincisi yaratıcı vardır, ikincisi yaratıcı yeryüzüne müdahale etmez ama bu yaratıcı etkisizdir demek değil.”

Uğur Karaca ile söyleşi: “Niçin deist oldum?” 
Uğur Karaca ile söyleşi: “Niçin deist oldum?” 

“İyi ya da kötü olmanın ağır bedelleri var”

Yeryüzündeki düzenin, insanların kendi eylemlerinin sonucunu dünyada gördüğü bir etik mekanizma içerdiğini, bu nedenle ahiret fikrine bile gerek olmadığını savunan Karaca, “Yeryüzünde iyi ve kötü olan insanların oranı toplasan yüzde bir etmez. İyi ya da kötü olmak çok ağır bedelleri olan bir şeydir. İnsan atraksiyon yaparsa insan olur. Yaratıcının sistemi o kadar güzel ki müdahaleye gerek kalmıyor. İyilik ve kötülük icra edildiği anda insanda bir hissiyat oluşturuyor” dedi.

Türkiye’de muhafazakâr ailelerin çocuklarının deizme yöneldiği tartışmalarına dair Karaca, bunun dinsizlik olarak tanımlanamayacağını vurguladı:

“Bence bu durum dinden uzaklaşma değil, dini hayata taşıma mücadelesi. Geçmişteki yaklaşımlar bugünün sorunlarını çözmüyor. Peygamberlerin hepsi yaşadıkları dönemde toplumu ileri götürdü. Bugün Müslümanlık medeniyetin değil, tersinin icraatlarının olduğu bir şeydir. Samimi insanlar bunu test ediyor. Uygulayamayınca ise bırakıyorlar.”

Uğur Karaca bu nedenle gençlerin deist veya ateist diye etiketlendiğini fakat bu arayışın aslında yeni bir anlam arayışı olduğunu söyledi.

Türkiye’deki deizm tartışmalarının yüzeysel olduğunu, derneklerin ise sığınma alanı olmaktan öteye gidemediğini öne süren Karaca, “Deizm derneği var ama ateistlerle birlikte yemek yiyorlar. Hiçbir icraatları yok. Deizm şu anda içi boş bir kurum. Ben onun içini dolduruyorum. Bir yaşam tarzı, bir öneri ortaya koyuyorum” diye konuştu.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün ilginç bir konuğum var. Kendisi aslında çok eski bir hukukçu ama bambaşka bir alanda kitaplar yazıyor. Görüşlerini anlatmaya çalışıyor. Aslında görüş değil, inancını. O inanç da deizm, öyle söyleyelim. Kendisini deist olarak tanımlayan Avukat Uğur Karaca ile birlikteyiz. Uğur Bey, merhaba.

Uğur Karaca: Merhaba. Merhaba. Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Ben sizi yıllar önceden biliyorum. O zamanlar siz Konca Kuriş’le birlikte bir şeyler yapmaya çalışan, Anadolu’daki bir avukattınız. Şimdi zamanla bayağı kitaplar yazdınız ve diyorsunuz ki “Deizm Yeni Çağın Dini”, kitap bu. Bu kitapta deist olduğunuzu, aslında ortada deist olarak bilinenlerin deist olmadığını, deizmin bambaşka bir şey olduğunu söylüyorsunuz. Öncelikle onu sorayım. Siz deistsiniz.

Uğur Karaca: Evet.

Ruşen Çakır: Tam olarak nedir bu?

Uğur Karaca: Deizm, çok güzel bir tanımı olan ama içi doldurulamamış bir yaşam tarzı, din. Yani yaratıcıyı kabul eden her düşünce bir dindir. Yaratıcıyı kabul ettiğiniz zaman bir yol ortaya koymanız gerekiyor. Zaten yaratıcıyla uyumlu olmak üzerine yaşantınızı öne çıkardığınız zaman bu din oluyor. Deizmin iki kuralı var: Birincisi, yaratıcı vardır; ikincisi, yaratıcı yeryüzüne müdahale etmez.

Ruşen Çakır: Etmez.

Uğur Karaca: Etmez. Birinci kuralı geçiyorum. Bu bir inançtır. Tartışılmaz. İnsanların zaten %90’ı bana göre yaratıcıyı kabul ediyor. Bunu tartışmıyoruz. Tartışılmaz bir konu. İspatlanamaz bir konu. Bu bir hissiyat. Bu bir öngörü. Bu, mevcut kâinatın düzeninin sahibi olan gücü; ister kâinat deyin, evren deyin, God deyin, yaratıcı deyin, ne derseniz deyin. Bizi kuşatan ölümsüz bir güç, ölümlü ve ölümsüz güce karşı boyun eğmiş bir insan görüntüsü içerisindeyiz. Deizmin ikinci kısmı çok önemli. ‘‘Yaratıcı yeryüzüne müdahale etmez’’ demek, ‘‘yaratıcı etkisizdir’’ demek değil. Onu doldurduğumuz zaman deizm fevkalade oluyor. Onu ben şu şekilde yorumluyorum: Yaratıcı öyle bir sistem ortaya koymuş, öyle bir güzel düzen kurmuş ki müdahale etmeye gerek yok. Kendiliğinden işliyor. Her şey kendiliğinden işliyor. Sebep sonuç ilişkisine göre fevkaladelik ortaya koyuyor. İnsanın iki seçeneği var: İyi ve kötü davranışlar sergilemek veya sıradan olmak. İnsanların %99’u sıradan. Kedi, köpek, koyun gibi yaşıyorlar. Cinsel ihtiyaçlarını, doyum ihtiyaçlarını, barınma ihtiyaçlarını karşılayan, içgüdüleriyle yaşayan, bir hayvan gibi yaşayan insanlar. Çoğunluğumuz, %99’umuz böyle. Bunlar için bir karşılık yok. Yeryüzünde de böyle. Yeryüzünde de cezaevleri de bir karşılıktır. İnsanların ismini sokaklara, caddelere vermek, onu devlet sanatçısı yapmak, övünç madalyası vermek de bir karşılıktır pozitif ve negatif olarak. Cezaevine girenlerin oranı ortalama dünyada binde ikidir, Türkiye’de binde dört, fazla. Övünç madalyası alan, cadde ve sokaklara ismi verilen insanların oranı da ancak bu kadardır. Yani yeryüzünde de iyi ve kötü olan insanların oranı toplasan %1 etmez. İyi ve kötü olmak çok ağır bedelleri olan, her insanın yapamayacağı çok zor bir şeydir. İyi ve kötülükte nam salmaktır. İnsanın yapabileceği iyi atraksiyon… İnsan atraksiyon yaparsa insan olur. Yoksa hayvan gibi yaşar bana göre. Yeryüzünün düzeni o kadar güzel ki yaratıcı buna niye müdahale etmiyor? Yaratıcı sonsuza kadar devam eden, hatta bir hesap gününe bile ihtiyaç yok. Çünkü iyilik ve kötülükler icra edildiği anda insanda bir hissiyat oluşturuyor. Ve ben atasözlerine ve deyimlere çok önem veriyorum. Burada o kadar büyük, güzel şeyler var ki. İnsanın hayatını anlatan en güzel cümle, bir ses: ‘‘Baki kalan bu kubbede hoş bir sada olmak.’’ Baki kalan kubbe yeryüzünü, kâinatı temsil ediyor. Sonsuzluğu temsil ediyor. Hoş sada olmak da iyi şeyler yaparak anılmayı…

Ruşen Çakır: Peki şunu sormak istiyorum. Şimdi ben uzun bir süredir deizmin, ateizmin birlikte anıldığına tanık oluyorum ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda “Gençleri kaybediyoruz, deist, ateist oluyorlar.” deniyor vesaire. Birtakım kişiler, sosyal medyada ya da kitap yazarak kendilerinin İslam’dan çıktıklarını söyleyenler var. Bunların bir kısmına biz deist diyoruz. Bir kısmına ateist diyoruz. Böyle sanki bir dalga varmış gibi bir olay var. Siz içeriden birisi olarak, Türkiye’de son dönemde iki tane olaydan bahsediliyor. Bir, dindar ailelerin çocuklarında, yani muhafazakâr, genellikle Sünni muhafazakâr ailelerin, bir de dinle çok haşır neşir olan ya da böyle dindar ve hatta İslamcı olan bazı kesimlerde bir dinden çıkma, dinden uzaklaşma gibi bir şeyden bahsediliyor. Bu gerçekten böyle mi? Sizin gözlemleriniz de bu yönde mi?

Uğur Karaca: Bence dinden uzaklaşma değil, dini hayata taşıma mücadelesi bu. Çünkü din artık klasik anlamda ortaya konan, geçmişteki sorunları çözen yaklaşımlar bugünün sorunlarını çözmüyor. Bütün peygamberler yaşadıkları dönemde toplumu ileri götüren hamleler yapmışlar. Musa Firavun’la mücadele etmiş. Ona tanrılaşmanın kötü bir şey olduğunu, insanın değerli olduğunu anlatmaya çalışmış. Başaramayınca halka demiş ki “Bu bizi ezecek, yok edecek. Mücadele etmemiz ölmemiz demektir. Hadi çıkalım. Gittiğimiz yerlerde mutluluk, vadedilmiş güzellikler olacak.” denmiş. O vadedilmiş topraklar da yanlış anlaşılıyor. Halbuki Musa fedakârlık üzerine kurulmuştur. Bana göre onun sıfatı Fedakâr Musa’dır. İsa paylaşma üzerine kurmuştur. Her şeyi paylaşmıştır. “Erzakları biriktirmeyin. Kuşların erzak dolabı yok.” demiştir. Ekmeği, şarabı, balığı paylaşmıştır. Paylaşmacı İsa’dır. Bugün kapitalizmin ve sömürünün odağıdır Hristiyan âlemi. Muhammed Aleyhisselam da medeniyeti kurmuştur. Medeni Muhammed’dir. Daha medeni, daha insancıl; insan hakları, kadın hakları, köle hakları, paylaşım gibi şeyler kurmuştur. Ama bugün Müslümanlık medeniyetin değil, tersi icraatların olduğu bir şeydir. Bugün peygamberleri kendi ümmetleri anlamıyor. Hatta tam tersi icraatlar yapıyor. Samimi insanlar bunu test ediyor. Hayatlarına almak istiyor. Alamayınca bırakıyor. Gidecek yerleri de yok. Çıkıyor, çıkışta deizm ve ateizm var. Deizm ve ateizm şu anda uygulamada dinsizlik anlamına geliyor. Bir yaşam tarzı değil. Din bir öneri getirir insanlara. Bir çıkış noktası getirir. Bir yaşam tarzı getirir. Bir mücadele getirir. Bir huzur getirir. Halbuki deizm, ateizmin gölgesinde kalmış, icraatı olmayan dinsiz bir anlayışı temsil ediyor. Ben onu aşıyorum şu anda. Ben onun yanlışlığını ortaya koyuyorum. Deizme bir formül getiriyorum. Bir iddia getiriyorum. Bir yaşam tarzı getiriyorum. Deizmin içini dolduruyorum. Ben deizmle ilgili bütün kitapları da okudum. Hiçbirinde bir öneri yok. Avrupa’daki dine karşı mücadeleleri anlatan kitaplar, Türkiye’de dinden çıkışları anlatan kitaplar, bir kısmı da deizmin işte bir kötüye gidiş olduğunu söyleyen muhafazakâr kesimin yazdığı kitaplar. Bu çerçevede deizmin içini doldurmaya çalışıyorum. Atatürk’ün “Kemalist Devrim, Din ve Allah” kitabında çok net anlatılıyor el yazılarıyla. Burada Atatürk net olarak deist olduğunu söylüyor ve peygamberin, özellikle Muhammed Peygamber’in çok değerli, büyük bir siyasetçi olduğunu söylüyor. Vahiy yerine de ilham olarak onun ortaya koyduğunu, kendi çabalarıyla peygamberlerin peygamber olduğunu söylüyor. Şimdi ikinci şeyi anlattım ya; yaratıcı karışmaz. Yaratıcı çok güzel bir sistem kurduğu için karışmıyor. Karışmamasının doğal bir sonucu olarak da yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı bir iletişim olmaz. Çünkü yukarıdan aşağı bir iletişim kurduğu düzene işte bir aracı koyup da “Şöyle yapın, böyle yapın.” diye emirler göndermesi kurduğu düzenin eksik olduğunu gösterir.

Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir sorun yok mu? Şimdi ben kendimce yıllarca İslami hareketleri özellikle incelemeye çalışan birisiyim. İnsanların bu yönelişlerinin bir yaratıcı fikri, yani bir ontolojik varlık bilimsel “Ben bu dünyada ne yapıyorum?” sorusu var. Bir diğeri de bir topluluğa ait olma fikri var. Yani birisi camiye gittiği zaman hem Allah’la temasa geçiyor ama aynı zamanda camide cemaatle hatta imamla müezzinle de temasa geçiyor. Şimdi sizin bu anlattığınız deizm, şu ana kadar anlattığınız deizm çok bireysel bir şey. Bunun kolektif bir yönü var mı? Ya da böyle bir arayışınız var mı?

Uğur Karaca: Şimdi bireysel olarak içi dolu olacak ki sonra bu bireyler toplumsallaşacak. Hâlâ bu bireysel anlayış oturmadı. Mesela ‘‘Yaratılış nedir? İnsanlar niçin yaratılmıştır?’’ sorusunu biraz daha açınca ben size bir iki cümleyle netleşecek sorunuzun cevabı. Yaratılışı ben bir fırsat olarak görüyorum. Geleneksel anlayış şöyle düşünüyor: Yaratılış bir borçlanmadır. Bize sonsuz bir kredi verildi. İrade sahibi olmamızdan dolayı biz bu krediyi aldık, borçlandık; habire ritüellerle, yalvarıp yakarmayla yaratıcıya karşı acizliğimizi ona anlatacağız. Böyle bir yaratıcı; bir kral, bir firavun yaratıcı anlayışının devamıdır. Yani bir insan ancak kendisinin övülmesinden hoşlanır. Benim anladığım yaratıcı övülmeye muhtaç, yarattıklarının kendisine ibadet etmesini, saygı duymasını beklemez. Yaratılış bir fırsattır insana verilen. İşte hoş sada veya nahoş sada olarak anılmak. Yaratıcı sonsuz kudret sahibidir. İnsana sonsuzluğun kapısını açıyor. İyilikler ve kötülükler yalnız sıradan bir tek iyilik veya bir tek kötülük değil. Seri iyilik. Seri katil olmanız lazım kötü olmak için. İyi olarak anılmak için seri iyilikler yapmanız lazım. YouTube‘da günde bir kere program yapıp da aylarca beklediğiniz zaman YouTuber olamıyorsunuz. Sürekli yapmak zorundasınız. İyilik ve kötülükler de böyle. Yaratıcı insana bir fırsat vermiş. Burada benim temel çakralarımı açan bir olay var. Sultan Süleyman’a çocukluk arkadaşlarından birisi diyor ki: “Ya sen çok zenginsin. Biz fakiriz. Ne olacak?” “Açın hazinenin odasını. Bir de kürek verin girsin.” diyor. “Bir fırsat verin buna.” diyor. Adam telaşla girip çıkıyor. Kapanıyor hazinenin kapıları ama küreği ters tutmuş, bir şey yok. Yaratıcı insana böyle bir fırsat veriyor. Yeryüzünde iyilik yaparak sonsuza ulaşmanın, yani bir sonraki nesiller bizi iyi anıyorsa duygu dünyamız ölümsüzleşiyor ve biz bunu yaşıyoruz. Zaten çok iyilik yapan insanları unutmayız. Ben iyi bir gözlemciyimdir. Cenaze törenlerini çok iyi gözlemlemişimdir. Adli tıpta otopsileri gözlemlemişimdir. Yani insanın o felsefi yapısını çözmek için bu gözlemlerim beni çok etkilemiştir. İnsan mesela cenazeden çıkarken ben bakarım, bir kocası ölmüş kadın rahatlamıştır, “Ya kurtulduk” diyor. Birçok insanın cenazesi orada unutuluyor. Demek ki bir şey üretmemiş adam. Bazı cenazeler var ki… Ben şanslı biriyim. Çok iyi bir babam vardı benim mesela. Ölümsüzleşmiş bir insandır benim için o. Cennet diye bir şey varsa, manevi bir şey varsa o mutlaka oradadır. Ve her gün anıyoruz evde, her gün. Hiç unutmadık o adamı. Bütün sülalem bir tarafa, babam bir tarafa. Çok değerli bir insandı. Sosyal demokratlığı, hümanistliği, paylaşmacıydı, özgürlükçüydü. Olağanüstü bir insandı. Yani iyi insan olmak, sonraki nesiller tarafından anılmak… İnsan daha yaşarken bunu hissediyor. Bu insan için müthiş bir şey. Mesela İzzet Baysal bütün servetini harcamış. Niye? Bir şeyler yapmanın mutluluğunu tatmış. Uğur Mumcu hayatını ortaya koymuş. O insan daha yaşarken öleceğini, öldürüleceğini bilse de çok mutlu, çok huzurlu. İşte insan için çıkış yolu bu. En değerli şey bu. Yaratıcının insana verdiği şey ölümsüzlüğe ulaşma fırsatı. O yüzden sistem çok güzel işliyor. Hiçbir müdahale yok. Ne yukarıdan aşağı bir emir geliyor ne de aşağıdan yukarı yaratıcı bizim yalvarmalarımızı, yakarmalarımızı dinlemiyor. Eğer dinliyor olsa Filistin’de bugün durdurmuş olurdu yaratıcı bütün kötülükleri veya dünyada.

Ruşen Çakır: Peki ben tekrar olayın sosyal boyutuna gelmek istiyorum. Şimdi siz uzun bir süredir bu konuda yazıyorsunuz, çiziyorsunuz. İnsanlarla konuşuyorsunuz ediyorsunuz. Bir çevreniz var mı? Yani siz Türkiye’nin değişik yerlerinde, belki yurt dışında birtakım deistler birbirinizle konuşup tartışıp birlikte bir şeyler yapıyor musunuz yoksa bu tamamen bireysel bir şey mi?

Uğur Karaca: Şimdi ben bunun içini daha tam manasıyla yeni doldurdum. Bunu yeni piyasaya arz ediyorum. Geçmişten beri aşama aşama gelmişiz. Mesela şu ‘‘Birleşen İlkeler’’ isimli kitabımızda Marx’ı, Muhammed’i, İsa’yı, Musa’yı ve aklı bir çözüm olarak önermişiz. Birlikte çözüm olarak 98’de. Yani hepsinin amacı insanı mutlu kılmak. Hukuk, din ve siyaset insanları daha mutlu, daha huzurlu kılmaya yönelik bir çıkıştır. Bir kurumdur. İşte hukuk da bunun bir parçasıdır. Altında “Türkiye için gerekli yasa değişiklikleri” diye yazmışız. Bir de ilahiyatçılardan bekledik. Bazı insanlardan bekledik. Olmadı. En son ben bütün kutsal metinleri ve din anlayışlarını topluca değerlendirdim. En son da şu Bahailerin ‘‘Kitab-ı Akdes’’ diye bir eseri var. Bu piyasada yok. Buna ulaştım. Mesela size şöyle bir sosyoloji anlatayım: Yahudiler kendi dinlerinin propagandasını yapmıyorlar, kendi ırklarına gelmiş gibi düşünüyorlar. Yahudilerin de kendi dinlerinin propaganda yaptığını düşünelim. Bir Yahudi temsilcisi var, bir Hristiyan temsilcisi var, bir Müslüman temsilcisi var ve bir Bahai temsilcisi var. Karşımızda dört tane temsilci var. Her biri de dinini propaganda yapmak için gelmiş. Karşısında da ön yargısı olmayan genç, temiz insanlar olduğunu düşünelim. Hiçbir ön yargısı yok. Değerlendirip karar verecekler. Bir kere böyle bir sistem kurduğunuz zaman Hristiyanlık ve İslam tamamen kalkıyor ortadan. Niye kalkıyor biliyor musunuz? Yaratıcı ya bir kere konuşur ya sürekli konuşur. Bir kere konuşursa Tevrat’ı esas alacaksınız. Sürekli konuşuyorsa en yeni kitap Kitab-ı Akdes, onu esas alacaksınız. Anlatabildim mi? Bakın bu anlayış bile birçok şeyi değiştiriyor. Bir kere arkadaşlar bana şöyle der beni tanımlarken: “Uğur Karaca değişik sorular sorar, en sert sorular ve cevabını araştırır.” Şimdi insanlar sosyolojik olarak bu soruları sormuyorlar, cevaplarını almıyorlar. Alsalar da çekincelerinden dolayı ortaya koyamıyorlar. Şimdi deizm bu manada yeni ete kemiğe bürünüyor. Deizm dernekleri filan bir sığınma yeri, bir oyalanma yeri. İddiasız kurumlar. Ben iddialıyım. Çünkü yaratıcı vardır diyorsam yaratıcıyla uyumlu olmak zorundayım. Yaratıcı iyilikleri ve kötülükleri insanın öne çıkarabileceğini söylüyor. Ben bu fırsatı iyilikler üzerine kurduysam en büyük iyilik nedir şu anda? En büyük kötülüğü ortadan kaldırmaya yönelik çabadır öncelikle. Kötülüklerin organize olduğu bir dünyada iyilikleri organize etmektir. En büyük kötülük birkaç ailenin dünyayı sömürmesidir. Amerika’da gençler çok güzel bir eylem yaptı. Onların çoğunun deist olduğunu düşünüyorum. Dediler ki “Krallıklara son.” Bakın “Kral Bush’a son” demediler. Bütün dünyayı krallıklar yönetiyor ve bütün dünyayı birkaç ailenin sermayesi yönlendiriyor. Hepsi piyon şeklinde satın alınmış. Biz kendi kralımıza karşı mücadele edersek yanlış yapmış oluruz. Hepsi birer piyon. Biz bütün kralları organize eden şeye karşı bir organizasyon kurmamız lazım. Bakın bugünkü din anlayışı, bugünkü yaratıcı ile paralel olan insan anlayışı, yaratıcıyla uyumlu olup sonsuzluğa sıçrama anlayışı bunu yapmak zorunda. Bunu yapamazsanız kötülüklerin hâkim olduğu bir dönemde iyiliklerin anlamsızlığı, iyiliği öne çıkaramamanın çelişkisini yaşarız.

Ruşen Çakır: Peki demin şeyi dediniz: “Deist dernekler.” Ben Ateizm Derneği’ni biliyorum da deist dernekler olduğunu bilmiyordum. Var mı öyle?

Uğur Karaca: Var, deizm.org var mesela. Ateistlerle birlikte hareket ediyor. Ateizm Derneği’nin kuruluş yıl dönümünü kutluyor. Birlikte yemek yiyorlar sadece. Ve birçoğu dini yaşamaya çalışırken örselenmiş insanlar, dinden kaçmış insanlar. Hiçbir icraatları yok. Zaten icraatı olsa duyardınız. Ben araştırdığım için biliyorum. Şu anda deizm içi boş bir kurum.

Ruşen Çakır: Dünyada da mı böyle?

Uğur Karaca: Dünyada da böyle. İçi doldurulamamış bir kurum. Bilhassa “yaratıcı yeryüzüne müdahale etmez” kısmını anlamlandıramamışlar. Niçin müdahale etmez? Onu şöyle anlıyorlar: “Yaratıcı insanı boş bıraktı.” Hayır efendim. Bir örnek vereyim size. Babamın bir saati vardı. Markasını söylemeyeyim, çok kaliteli bir saat. Mekanik ama kendi kendini kuruyor. Yarım daire var içinde, döndükçe. 50 yıldır, 100 yıldır o saat kullanılıyor biliyor musunuz? Hiç bozulmuyor da. Babam kullandı, dayım kullandı, yeğenleri kullanıyor. Yaratıcının sistemi böyle bir sistem. Kusursuz, kendi kendine devam ediyor. Müdahaleye gerek yok. Sadece insana düşen iyi veya kötü olmak. İyi veya kötü olmak da… Mesela şöyle bir şey var: İnsanların %99’u için cennet veya cehennem yok. Niçin yok biliyor musunuz? İnsan iyi veya kötü olmayı tercih etmemiş. Sıradan bir koyun gibi, sıradan bir kedi gibi yaşadığınız zaman sizin için iyilik ve kötülük yok. Yeryüzünde iyilik ve kötülük yapmayana bir ceza veya mükafat var mı? Sistemi bozduğunuz zaman cezaevine koyuyorlar. Çok iyi şeyler yaptığınız zaman sizin mahalleye isminizi veriyorlar, sokağa isminizi veriyorlar, devlet madalyası yapıyorlar. Sizi saygıyla anıyorlar. Allah’ın sistemi de böyle. Yaratıcının sistemi de böyle. Yani çok güzel şeyler yapmanız lazım. Seri yapmanız lazım. Hayatınızı buna adamanız lazım. İzzet Baysal’ı örnek verdim, Uğur Mumcu’yu örnek verdim. Çok değerli insanlarımız var bu toplumda iyilik adına mücadele etmiş. İyilik ve kötülük çok az insanın yapabileceği bir şey. Toplumda %1’in muhatap olduğu bir şey. %99 boşu boşuna yaşıyor. Yok olup gidecek. Yani cehennem de yok onlar için.

Ruşen Çakır: Sizi dinlerken… Bir zamanlar şeye çok meraklıydım, özellikle internetten falan çok takip ettim. Batıda şey diye söylüyorlar: Yeni dinler ya da yeni dini hareketler diye. Bu daha çok var olan tek tanrılı dinlerin dışındaki birtakım arayışlar. Mesela kimisi uzay üzerinden kimisi başka bir şey üzerinden filan… Orada farklı farklı yerlerde dile getirilen dünya algılamasını andıran bir şey var. Yani deizm bir tür yeni bir din gibi mi çıkıyor o zaman?

Uğur Karaca: Deizm; akıl ve vicdan ile gözlemler ile kâinatı algılamadır.

Ruşen Çakır: Şimdi tamam ama anladığım kadarıyla deizmin tarihi ateizmle ve diğer tek tanrılı dinlerle neredeyse atbaşı.

Uğur Karaca: Evet. Bence peygamberler de deist. Çünkü mevcut klasik geleneksel şeylere tepki koyuyorlar. Bütün peygamberlerin ilk sözü, topluma karşı diyor ki: “Ben sizin dininizden yüz çevirdim.” Yeni bir şeyler söylüyorlar. Bakın, deizm yeni bir şeyler söylemektir. Yeni bir şeyler söylerken mantıki deliller ortaya koymalı. “Tamam seni dinliyoruz ama delillerin ne?” diyorlar. Yani ‘‘Yaratıcı şöyle olmamızı öngörüyor, böyle olmamızı öngörüyor’’ dediği zaman da toplumda bu yaratıcıdan geliyormuş gibi bir algı yapılıyor. Zaten bu bir söz söyleme sanatıdır. Bilhassa geçmişte hani hayvanları konuşturan bir sanat var ya, nedir onun adı? Hayvanlar konuşuyor mu? Konuşmuyor. Yaratıcı konuşuyor mu? Yaratıcı konuşuyormuş gibi bir tarzda ortaya konuluyor bütün kutsal metinler. Bugün Risale-i Nur’da da bu vardır, Mevlâna’da da bu vardır. “Yaratıcı bana hissettirdi, ben de size hissettiriyorum.” Yani buna vahiy deniyor, aslında ilhamdır. Herkes söyleyebilir. Şimdi deizmi bu manada düşündüğümüz zaman peygamberler de deisttir. Yeni bir şeyler söylemektir. Güncellemektir. Bugün insanların yapamadığı şey güncellemektir. Atatürk’ü de güncelleyemiyoruz, peygamberleri de güncelleyemiyoruz. Deizm “Bugün Yaratıcıyla barışık bir anlayış nasıl olmalıdır?” sorusunu güncellemektir.

Ruşen Çakır: Ama burada şöyle bir sorun yok mu? Şimdi siz kitaplarınızda da bu kitapta da şimdi konuşurken de bütün tek tanrılı dinlerin peygamberlerine çok, hep hatta olumlu atıfta bulunuyorsunuz.

Uğur Karaca: O zaman için büyük şeyler. Yani beni bugün en koyu Müslümanla beraber zaman tüneline koysanız; en koyu Hristiyanla, en koyu Yahudiyle peygamberlerin dönemine götürseniz ben o peygamberlerle dost olurum, sahabesi olurum. Onlar “Ya sen değişik bir şey söylüyorsun” diye kabul etmezler. Çünkü ben akılla, vicdanla hareket ediyorum.

Ruşen Çakır: O zaman şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Siz peygamberlere sahip çıkıyorsunuz ama o peygamberlerin yarattığı düşünülen dinlere karşı çıkıyorsunuz.

Uğur Karaca: Onların söyledikleri o zaman için doğruydu. Atatürk için de geçerli bu şey. Tek parti iktidarını, tek parti yönetimini bugün getirebilir misiniz? Bakın büyük insan olmanın bir özelliği var. Büyük insanlar kendi cümleleriyle konuşur. Kendi vicdanlarıyla, akıllarıyla içselleştirirler; sanki kendileri bulmuş gibi ortaya koyarlar. Atatürk’ün birçok sözü önceden söylenmiştir ama Atatürk onlara atıf yapmaz. “Adalet mülkün temelidir” derken kendisi söylemiştir onu; önceden söylenmiş sözlerdir. Benim söylediğim sözler de böyledir. İddia sahibi büyük düşünürler içselleştirirler, bunu ortaya koyarlar. Peygamberler de kendi sözleri olarak söylerler. Yani öncekileri ıslah etmek mümkün değildir. Bugün İsa Musa’nın sözlerini ıslah edemez. Çünkü ona sahip çıkan birisi var, “Bu bizim” diyor, ıslah ettirmiyor. Muhammed Hristiyanları ıslah edemez. Çünkü Hristiyanlar sahip çıkıyor, “Bu bizim” diyor. Yeni bir şey ortaya koymak lazım. Şu anda da din konusunda klasik dinleri ıslah etmek mümkün değil. Çünkü onları sahiplenmiş, onları bırakmayan, onların tartışılmasına izin vermeyen bir anlayış var. O yüzden bizim yepyeni bir ürün ortaya koymamız lazım.

Ruşen Çakır: Ama onlar örgütlü, köklü.

Uğur Karaca: Şimdi bir şeyin örgütlenmesi çok kolay. Sahip çıkıldığı zaman örgütlenir. Şu anda adı konulmamış, ete kemiğe bürünmemiş bir zihniyet var. Bu zihniyet mevcut dinlerden tatmin olmuyor. Mevcut dinler şu anda o bölgenin insanlarını avutan, o bölgenin iktidarlarına yakın, onlarla uyumlu çalışmaya teşne olmuş ve insanlara huzur vermeyen, insanların sorunlarını çözmeyen miadı dolmuş kurumlar yani. Bugün Diyanet de Vatikan da işte İran’daki mollalar da… Ya İran çok acı bir şey. İslam adına devrim yaptılar. Hepimiz gençliğimizde umutlandık değil mi? Ama bir şey çıkmadı. Fos çıktı. Çünkü içini dolduramıyorlar. Bir çaba, bir sistem ortaya koymuyorlar. Bugün yeni bir sistem ortaya koymamız lazım. Bütün geçmişten gelen sendikalar dâhil, meslek kuruluşları dâhil, siyasi partiler dâhil, sigortacılık sistemi dâhil, hukuk sistemi dâhil, hepsini yeniden üretebilecek bir anlayış lazım. Hiçbirisi çözüm üretmiyor. Bakın, bu sigortacılığın manası ne biliyor musunuz? Hukukun bittiği yerde sigortacılık başlıyor. Devletler diyor ki: “Haklarını sigorta yaptır. Ben artık hukuku işletmiyorum.” Niye varsın o zaman? Bakın, kötülüğün kaynağı devletler olmuş. Devletler bu ekonomik güçlerin kölesi olmuşlar. Onların lehine bizden bütün kazancımızın yarısını topluyorlar. Toplanan paranın yarısını büyük sermayeye aktarıyorlar. Yarısını da har vurup harman savuruyorlar. Çok azını bize harcıyorlar. Bir kere devletleri yeniden ıslah etmemiz lazım. Krallardan kurtulmamız lazım. Yani yeni bir iyilik sistemi, organize olmuş kötülük yerine organize olmuş bir iyilik sistemidir benim ortaya koymaya çalıştığım. Din, hukuk ve siyaset bir bütündür. Dini konuşabilmek için iyi bir hukuk bilgisi lazım. İyi bir siyaset bilgisi lazım. Hepsi birlikte bu toplumun kurtuluşudur.

Ruşen Çakır: Peki, şu anda yolun çok başındasınız o zaman.

Uğur Karaca: Başında mıyım, ortasında mıyım, sonuna mı yaklaştım tartışılır. Çünkü bu 40 yıllık bir çabadır. Bu çabada biraz önce ismini andığınız saygıdeğer insanların da çok rolü vardır. Birlikte çalıştık. Bu kişisel bir ürün değildir, birçok insandan faydalanmışımdır. Yaşar Nuri ile, Edip Yüksel’le, Hakkı Yılmaz’la, Mustafa Öztürk’le, işte Konca Hanım’la, bir sürü insanla yaptığım çalışmaların; onların bana faydaları, benim onlara faydam, benim toplumu gözlemlemem, benim babam dâhil pozitif insanlarla oluşturduğum birikimler… Bu, gözlemlere dayalı, yaşama dayalı derlemedir. Peygamberler de öyle okuryazar olmayan cahil insanlar değil de hepsi toplumun bütün birikimlerini toplayıp, sonra bir yerde sakin bir ortamda onları toparlayıp topluma sunmalarıydı. Biz bunu aştık şu anda. Bizim tek iddiamız, yani tek farkımız; herhangi bir olağanüstü gücümüz yok. Yaratıcının bize verdiği akıl, vicdanla, temiz akılla — bakın temiz akıl çok önemli — ön yargısız, manipüle olmamış, dejenere olmamış bir akılla, gerçek bir samimi yaklaşımla olayı çözmeye çalışmak. Hepsi bu.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Allah kolaylık versin diyeceğim. Siz yaratıcı demeyi tercih ediyorsunuz.

Uğur Karaca: Yaratıcı çünkü evrensel. Allah da diyebiliriz, bu toplumda Allah deriz ama temelde yaratıcı diyorum.

Ruşen Çakır: Evet, çok sağ olun. Uğur Karaca ile “Deizm Yeni Çağın Dini” kitabından hareketle neden deist olduğunu, dünyaya nasıl baktığını ve neler yaptığını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.