Eskiden dindar olan erkekler anlatıyor (2): “Türk-Kürt ayrımını camide Hanefi-Şafii farkı olarak yaşıyordum”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hayatının bir döneminde muhafazakâr-dindar olan fakat sonra hayat görüşünü değiştiren insanların hikayelerini paylaşmaya devam ediyoruz. Birçok kadının hem başörtüsünü çıkarma mücadelesini hem de yaşadığı toplum ve aile baskılarına Medyascope’ta yer verdik. Bu sefer de dindar erkeklerin değişim ve dönüşüm hikayelerini dinlemeye devam ediyoruz.

Ahmet(*) 32 yaşında bir öğretmen. Üniversite için gittiği şehirde değişimi başlıyor. Ahmet, üniversite için yaşadığı şehirden ayrılmadan önce dindarların fakir, sömürülen ve ezilen insanlar olduğunu, seküler ve laikliği benimseyen insanların ise şatafat içinde yaşayan zenginler olduğunu düşünüyor. Ahmet, Türkiye’de seküler kesimin Kürt düşmanlığını normal kabul ettiğini ve Kürt olduğu için muhafazakârlar arasında, “Kürtler de nihayetinde Allah’ın yarattığı bir kul” düşüncesiyle kendini daha rahat var edebildiğini anlatıyor. Ahmet, üniversite eğitimi için kaldığı yurtta “Felsefeye Giriş” isimli kitabı okumaya başlıyor. Karşısına Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin din ile ilgili söyledikleri çıkıyor. Kitapta yazan cümleleri okuduğunda, “Ne kadar ilginç cümleler, birileri bunları söyleyebiliyor mu? Biz bunları konuşabiliyor muyuz? Böyle sorgulamalar yapabiliyor muyuz? Böyle bir ihtimal de var mı?” diyerek eskiden aklına gelen ama yıllarca bastırdığı sorular ve sorgulamaların yeniden gün yüzüne çıktığını görüyor. 

“Benim gözümde bir insanın seküler olması, laikliği savunuyor olması onu zalimlerden biri yapıyordu”

Ahmet’in hikâyesini dinlemeye doğduğu ve büyüdüğü evi sorarak başlıyorum: 

“Ailem çok dindar, dedem çok inançlı bir adamdır. Küçükken babamdan dini eğitim alıp ibadetimi büyük bir iştahla, severek yapıyordum. Üçüncü sınıfta oruç tutmak ve namaz kılmak gibi şeyleri büyük kazanımlar olarak görüyordum. Herkes benim için, ‘Ahmet dindar bir insandır. Din konusunda ona danışabilirsiniz’ gibi şeyler söylüyordu. Bu kardeşlerim için de geçerliydi. Bizim aile genel olarak böyle görünüyordu. Bende Kürtlük de var. Şafii gelenekten geliyoruz, biraz daha radikaliz. Ben, Türk-Kürt farkını camide Hanefi ve Şafii farkı olarak yaşıyordum. ‘Niye öyle yapıyorsun? Öyle yapılmaz, doğrusu bu’ şeklindeki uyarılara karşı savunma içerisine girip Şafiiliği savunuyordum. Bizim tarikat veya cemaatler ile bağımız yoktu. Biz onları beğenmezdik. Babamın kafasında, ‘En doğrusunu biz yapıyoruz’ fikri vardı. Evde doğru düzgün kitap da yoktu. Peygamberlerin hayatını anlatan kitaplar vardı. O anlatılar bana büyülü geliyordu, efsanevi öğeler gibi geliyordu. Şimdi onları okuduğum için mutluyum. Onları da İslam’ın mitolojik ögeleri gibi algılıyorum ve mitolojiye daha ilgiyle yaklaşmamın köklerini orada buluyorum.  

İnancımı çok severek, büyük bir iştahla bağlanarak devam ettiriyordum. Dönüşümüme kadar da hep bunu sürdürdüm, genellikle dinime bağlı kaldım. Arada minik sorgulamalar oluyordu ama dinimin hayatımın merkezindeki rolünü dağıtacak derecede olmadı. Dönüşüm sürecine doğru cemaatlerle tanışmaya başladım. Üniversiteye hazırlık sürecinde dershaneye gidiyordum, hocalar dindardı. Ben de ‘Dindar olan hoca iyidir’ diye düşünüyordum. O zamanlar dünyayı şöyle kavrıyordum: ‘Dindar olanlar fakir, sömürülen ve ezilen insanlar. Sekülerler ise bu dünyanın keyfini çıkartan ve şatafat içinde yaşayan zenginler.’ Kafamda olan ayrım şu şekildeydi: Bir tarafta mazlum dindarlar, karşı tarafta ise zalim sekülerler. Bir insanın seküler olması, böyle bir yaşam biçimini benimsemesi, laikliği savunuyor olması benim gözümde onu zalimlerden biri yapıyordu. Ben onları bu dünyadaki zulmün içinde payı olan insanlar olarak görüyordum. Çevremde hem mazlum, gariban, işçi, emekçi hem de seküler insan yoktu.

Genelde gördüğüm tablo, onların şatafat içinde yaşadıkları, öbürlerinin ise yoksul oldukları. Bu da kendi dünya görüşümü sürdürmemi perçinliyordu. Seküler kesimde o zamanlar Kürt düşmanlığı normal kabul edilen bir şeydi ama İslami tayfa içinde, ‘Kürtler de Allah’ın yarattığı bir kul’ düşüncesi vardı. Biliyorsunuz, Refah Partisi ‘Kürt’ diyebilen nadir partilerdendi. Sosyalist ve komünist partiler zaten çevremizde yok. Bu görüşün olduğundan da haberimiz yok. Dünyayı bu şekilde kavradığım için benim kimliğim haline bürünmüştü ve kendimi bununla var ediyordum. Okula erken yaşta başladığım için 17-18 yaşında üniversiteyi kazanarak gittim. O zamana kadar ufak sorgulamalarım oluyordu. O da dinin görevlerini-vasfını yerine getiremediğim şeyler şeklindeydi. Mesela ergenlik sürecine giriyorum, cinsellik biraz daha merkezi rol oynamaya başlıyor ama dinde bu ‘öcü’ kabul edilen bir şey. Kendimle hesaplaşmalar inanılmaz canımı yakıyordu. Bu nedenle bazen iğrenç ve yeryüzünde yaşamaya layık bir insan olmadığımı düşünüyordum.”

“Tanrı neden böyle şeyler yapıyor?”

Ahmet’e ilk kırılma anını ve hangi konuları sorguladığını soruyorum:

“Üniversiteye gittiğimde devlet yurdunda kalıyordum. Yurtta ‘Felsefeye Giriş’ kitabını gördüm. Aldım, baktım. Şans işte, karşıma Nietzsche çıktı. Nietzsche’nin din ile ilgili söylediklerini görünce şok olmuştum. ‘Ne kadar ilginç. Birileri bunları söyleyebiliyor mu? Biz bunları konuşabiliyor muyuz? Böyle bir ihtimal de mi var?‘ diye düşünmüştüm. Çünkü çok baskı altında yetişmiştik. Çevremde bulunan seküler insanlar da samimi insanlar değildi. ‘Elhamdülillah, biz de inanıyoruz ama öyle inanmıyoruz’ şeklinde görüşleri vardı. Nietzsche’nin söylediklerini kulak arkası etmiştim, beni çok heyecanlandırmıştı. İlk defa ‘Acaba farklı bir şey var mı?’ diye düşündüm. Birkaç gün sonra üniversitede toplu kitap setleri satılan bir yerde Nietzsche’nin setini gördüm. ‘Alsam mı, almasam mı?’ diye düşünürken aldım. Okurken kafamda bazı sorular perçinlenmeye başladı. Eskiden de aklıma gelen ama sormak istemediğim, bastırdığım düşünceleri yeniden gün yüzüne çıkarıyordum. Sonra bu düşünceler biraz daha pekişince çevremdekilere dile getirmeye başladım. Üniversiteyi Erzurum’da okudum. Burası çok önemli çünkü Erzurum yobazlığın göbeği bir yer. Çevremdeki arkadaşlara, ‘Adam şöyle diyor, siz ne düşünüyorsunuz?’ gibi şeyler soruyordum. Onlar da bana, ‘Bizim bir ağabey var, seni onunla tanıştıralım, o senin hakkından gelir. Biz sana laf yetiştiremiyoruz’ diyorlardı. 

Onlarca tartışmanın sonunda bahsettikleri kişinin yanına gittim. Erzurum’da çok fazla cemaat var. Sadece Fethullahçılar değil, çok sayıda cemaat vardı. ‘Kırkıncı Hoca’ dedikleri hocanın cemaatine gittim, orada bir ağabey vardı. Çok kibar ve şefkatli yaklaştı bana. Adamla konuşmaya başladık. Cevapları kafamda yüzde yüz oturmuş değildi ama yine de güzel geldi. Hoş bir ortam var, çok da güzel teşvik ediyorlar. ‘Senin bilgin, cismin, ismin ne kadar hoş, keşke devam etsen dinine’ gibi şeyler söylerdi. Bir süre daha onlarla takıldım. O süreçte sadece ateistlere verilecek cevapları okuyorum. Sabah-akşam tüm okumalarım bunlar üzerine. Onlar da Said Nursi okuyan kesim. Ben onunla kısıtlı kalmıyordum. İslam felsefesinde bu konular üzerinde olan tartışmalarla da ilgileniyordum. Biraz daha zaman geçti bu yine beni tatmin etmemeye başladı. İkinci bir neden sorusunu sorduğum zaman işler havada kalıyordu. Örneğin ‘Tanrı bizi niye yarattı? Çünkü bizi yarattı, ben bir hazineydim bilinmek istendim’ diyor hadiste. Ben de o zaman, ‘Evet, tecellisini bizde görüyor. Biz onun tam zıddıyız. O sonsuz, biz sonlu. O ezeli-ebedi, biz zamana tabiyiz’ diyordum. Sonra ikinci neden sorusu devreye giriyordu, ‘Tanrı neden böyle şeyler yapıyor?’

Bu düşünceler üzerine sorgulamaya başladığımda, ikinci dönüşüm epey sıkıntılı oldu. Direkt nihilizme savruluyordum. İslam’dan uzaklaşınca temellendirebileceğimiz bir ahlak alanı yok. Namaz kılmak, oruç tutmaktan bahsetmiyorum. Yaşam pratiğin değişmiyor. Örneğin cinselliğe bakış açın yine aynı. Sorgulamalarımı yaptığım süreç acı verici bir süreçti. Tanrı ile sürekli konuşma ve hesaplaşmalar var. ‘Varsan kendini göster’ diyordum. Misal denir ki, ‘Kur’anı alıp yırtarsan cin gelir çarpar’, ‘Bence denemeye değer’ diyordum. ‘Denemeye değer. Sakat kalırsak da çarpsın. Öbür dünyayı kurtarırız en azından’ diyordum. Arkadaşlarımda beni gaza getiriyordu. Çevremde konuştuğum çok fazla ateist yoktu. Bir tane yakın arkadaşım vardı. O da babasından nefret ettiği için ateist olmuştu. Çok da düşünsel temelleri olan bir şey değildi. Diğer arkadaşlarım ise ‘Ateistlik uçaktan düşene kadar, uçak düşmeye başlayınca içinde ateist kalmaz’ diyorlardı. Ben de onlara ‘Kur’anı götürelim gece vakti yırtalım, cin gelir bizi çarparsa varmış deriz’ diyordum. Bunları özellikle denemedim. Denemeye yakın saçmalığın farkına vardım. Kâğıt yırtmakla var olacak Tanrı eksik olsun. Kötü şeyler olduğunda diyordum ki, ‘Bir işaret.’ Bu çoğu ateistin dönüşüm başladığında hayatında olan bir şey sanırım. Sonra bu düşünceye birçok kitap ve filmde rastladım. Belki de o zaman işaret sayılacak başka deneyimler de oldu. İşaret gelse de gelmese de bu şekilde bir Tanrı kavrayışı bana hitap edecek bir şey değil. Bu dönüşümü böyle ifade edebilirim.” 

 “Komünistsin anladık ama namaz da mı kılmıyorsun?”

İnancını değiştirdikten sonra kendini ateist ve Marksist olarak tanımlayan Ahmet, cemaat evinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: 

Daha sonra Marksist oldum. Üniversitede kaldığım öğrenci evinde öğrettiler. Hiç fikir sahibi olmadığım şeyler ama Marksizm, komünizm gibi şeylere gıcık olduklarını biliyordum. Mesela şöyle diyorlardı, ‘Marksizm ne demektir biliyor musun delikanlı? Filin kuyruğunu görüp kendisini görmemektir.’ Klasik örnekler işte. ‘Hiç okudunuz mu Marx?’ diye soruyorum, ‘Yok, okumadık. Kitabı var mı ki Türkçe’de’ diyorlar. O kadar uzaklar. Ben o ara merak sardım, bu kadar kötüledikleri şey iyi bir şeydir bakış açısıyla bakıyordum. Okumalar yapmaya başladım ama korkuyordum da. Çok problemli bir yerdi. Erzurum, elinizde Komünist Manifesto ile rahatça gezebileceğiniz bir yer değildi. Her yerde ülkücüler var. İnternet kafede sitelerden araştırma yapıyordum. Marksizm öğrenmek düşüncelerimi daha çok perçinledi. ‘Mazlumlar dindarlar değilmiş aksine zalimin elinde çok güçlü bir payandaymış din’ diye düşünmeye başladım. Artık bir şeyler daha iyi oturmaya başladı kafamda. ‘Mazlum dindar, zalim seküler’ düşüncem dağılıp yok olmaya başladı. Daha sonra o cemaat evinden çıktım. Birkaç ateist ve komünist arkadaşla aynı evde kalmaya başladık. O süreçte babamı arayarak beni şikâyet ediyorlardı. ‘Senin oğlun kızlı-erkekli evlerde kalıyor. Çocuğun dinden çıktı’ diye. Hâlbuki hiç öyle bir şey yoktu, erkekler ile birlikte kalıyorduk evde. Babam için bu sorun olmadı ama babam için hep bir utanç kaynağı oldum. Babam dindarlığıyla öne çıkan biri olduğu için oğlunun dinsiz olarak anılması onu çok rahatsız ediyordu. 

O dönem babamla sürekli tartışıyoruz. Aslında dindar olduğum zaman da çok tartışıyorduk. Çünkü o zaman da çok dindar olduğumu düşünüyordu. Odaya kapanıp saatlerce ibadet ediyordum. Annem, televizyonda erotik tarz diyebileceğim şeyler açarak tepkimi ölçmeye çalışıyordu. ‘Bu çocuğu kaybettik, tarikatçı oldu’ diyorlardı. Babamla hiçbir konuda anlaşamıyorduk. Ateist olduğum zamanlarda da tartışıyorduk. Cumaya diye evden çıkarak gitmeden eve dönüyorum. Döndüğümde, ‘Ben seni göremedim camide. Hutbede ne okundu?’ gibi sorular soruyordu. Ben de ortalama konuşulan şeylerden bahsediyordum. Kardeşim de benden etkilendi, sorgulamaya başladı. Bir gün bütün solcuların birleşip gideceği bir eylem vardı. Babam, ‘Cehenneme kadar yolun var, nereye  gideceksen git’ dedi. Ben de kardeşimle birlikte eyleme gittim ve akşam eve döndük. 

Döndüğümüzde, ‘Ben size gitmeyin demedim mi?’ dedi. ‘Cehennemin dibine git dedin, ben de cehennemin dibine gittim’ dedim. ‘Dövmeye çalışacak herhalde’ diye düşünürken kardeşime vurmaya başladı. Bu sahneler geleneksel aile modeli için çok sarsıcı şeyler. Tanrı’yı yıkmaktan daha zor. Babamla kardeşimin birbirine girdiğini görmek. Annemin ağlamasını görünce kardeşimi alıp odaya girdim. ‘Senin gibi  evladım yok, defol git’ dedi. Ben de çıkıp tekrar üniversiteye gittim ama sonra tekrar konuşmaya başladık. Bunlar yıllar önce oldu ama hâlâ ‘Bari cumaya git, namazını kıl. Komünistsin anladık ama namaz da mı kılmıyorsun?’ diye söyleniyor.

Ahmet, üniversiteyi bitirmeye yakın tekrar dönüşüm yaşamasına neden olacak biriyle tanışıyor. Çocukluktan beri düşündüğü, “şefkatli ve hoşgörülü Tanrı” figürünü aramaya başlıyor. Ahmet, bu değişimden sonraki halini “antropolojik ateizm” olarak tanımlıyor:

“Üniversiteyi bitmeye yakın biraz daha olgunlaştığım bir dönem dinin içerisinde komple çöpe atılacak şeyler olmadığını düşünmeye başladım. Bir arkadaşıma bir gün şöyle dedim, ‘Benim kafamda bir tasavvuf şekli var ama klasik Ortodoks İslam tasavvufu değil.’ O da beni bir arkadaşıyla tanıştırdı. İnanmayarak da olsa tanışmaya gittim. Hâlâ koyu ve radikal bir ateisttim. 

Çocukken beni Alevi deyişleri çok etkiliyordu. Türkülere çok düşkündüm. ‘Dost’ kelimesinin çaldığı deyişler duyuyordum. ‘Kim bu dost’ diye sorduğumda ‘Allah’ cevabını aldığımda ‘Allah bizim dostumuz mu? Ne kadar güzel’ diye şaşırıyordum. Çocukken aradığım ama bulamadığım o hoşgörülü Tanrı anlayışı Alevilikte vardı. O taraf zaten beni cezbediyordu. Ama arkadaşımın tanıştırdığı yeni kişinin açtığı yeni dünya, düşündüklerimin de ötesindeydi. Sevginin bir inanç ve din olduğundan bahsetti. Bunlar beni gerçekten çok etkiledi. Antropolojik ateizme dönmeye başladım. Din, insanı insan kılan en temel şeylerden bir tanesi olmuş, ‘Öldürmeyeceksin’ demiş. Kurmak istediğimiz dünyayı, o da kendince cennet olarak tasvir etmiş. İnsanlar tarih boyunca kendilerinde istedikleri birçok şeyi din aracılığıyla ifade etmişler. Marx’ın da ‘Din afyondur’ demeden önce ‘Kalpsiz bir dünyanın kalbidir’ demesi gibi.

Dinin içsel olarak betimlediği arzu baştan sona iğrenç bir şey değil, olmak zorunda da değil.  Sonra dinin özüyle, dinin toplumsal kullanımını ayırmaya çalıştım. Herkesin dini inancı da tümden çöpe atılacak tarzda değil. Bazı insanlarda din gerçekten onları daha güzel, daha sevecen bir insana dönüştürmeye hizmet ediyor. Ya da bazı vahşilikleri frenlemek için iş görürken, bazılarında ise daha kötü bir boyuta evriliyor. Sonra Anadolu ozanlarının deyiş ve şiirlerine bakmaya başladım. Hem benim kadar hem benden fazla marjinaller.  

Kalenderiler yaşamış bu topraklarda örneğin. Şeklin-şemailin gösterişten ibaret olduğunu düşünerek kaşlarını saçlarını kazıyıp, çul giyerek, esrar çekerek Allah’a ibadet etmişler. Şimdi biz mi marjinaliz, onlar mı? Ya da Erzurumlu Emrah diyor ki bir deyişinde, ‘Yüz yaşında ruhban görse gerdanının ağını, İncil’i suya bırakır vaz gelir haçtan geçer.’ Yani diyor ki, ‘Kâbe, haç, bunlar hep işin bahanesi. Asıl mevzu sevmek, sevilmek. Aşk içinde yaşamak.’ Yani ben böyle görmeyi tercih ettim. Buradaki o mistik ve Tanrı’ya yüklenen şey aslında erotizmde de olan yüce bir duygu. Bedeni olumlama da var. Çoğu ozan aşkı, erotizmi el üstünde tutar. Neşet Ertaş, ‘Sevişmek ibadettir, sevgi imandır’ der. Klasik dinin en sakat kısımlarından biri de işte bu bedensel şeylerin hor görülmesi, aşağılanması. İşte üniversiteyi okuduğum şehirden  ayrılmaya yakınken tanıdığım çok güzel insanlar ve okuduklarım sayesinde böyle bir dünya kurdum kendime.  

İş bir tartışmaya döndüğünde, evet ateistim. Kendimi ‘negatif ateizm’ olarak tanımlıyorum. Tüm evrene hâkim değilim. Tanrı’nın olmayacağını elbette bilemem ama gereksiz yere de varlıklar varsaymayı mantıklı bulmuyorum. Tek bildiğim böyle bir mefhuma ihtiyaç duymadan yaşayabildiğim ve dünyayı anlayabildiğim. Tanrı metaforu artık üzerinde düşünüp tartışacağım bir şey değil. Tanrı artık bazı mistik güzel duygulara, fail düşüncelere dönüşmeye başladı. Din düşmanlığım da dönüştü. Bunlar artık tartışma bahsi değil. İslam’a göre, bir zamanlar ‘İman’ diyordum, bir zamanlar küfür içindeydim ama şimdi ozanın dediği gibi ‘Geçmişim küfr-ü imandan içeri.’ Din diye bir olgu var, içinde bazı gerçeklikler var. Bazıları güzel, bazıları kötü. İnsana dair hiçbir şey bana yabancı olmadığı gibi bu da yabancı değil.”

(*) Röportaj yapılan kişinin güvenliği için gerçek adı kullanılmamıştır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus