2025’in Türkiye’de operasyonlar yılı olduğunu söylemek yerinde olur. Tarihçiler veya siyasi analistler bu çalkantılı yıla dönüp baktıklarında, muhtemelen haber döngüsünü tanımlayan bu muazzam yargısal manevra hacmini kategorize etmekte zorlanacaklardır. Her şey, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonla başladı. Bu, uzun bir kuşatmanın ilk salvosu gibi hissettiren bir hamleydi. Ancak bununla sınırlı kalmadı. Belirli bir şekilde sarmallaşarak genişledi ve doğrudan ana muhalefet partisi CHP’yi hedefine koyarak, siyasi manzarayı sandık yerine yargının sopasıyla yeniden şekillendirmeye çalışan garip bir hale büründü.
Son dönemde operasyonlar, kamuoyunda tanınmış isimleri de kapsayacak şekilde genişledi: sosyal medya ikonları, televizyon yüzleri ve çeşitli tanınmış kişiler, özellikle uyuşturucu madde kullandıkları yönünde suçlamalarla hedef alındı. Bundan önce ise sporcuları ve spor yorumcularını hedef alan, yasa dışı bahisle ilişkili oldukları ve futbol maçlarını etkilemeye çalıştıkları iddia edilen başka bir operasyon dalgası vardı. Tüm bu gelişmeler birlikte ele alındığında, bunların birbirinden kopuk hukuki süreçler değil, giderek tanımlanması zor bir örüntünün parçaları olduğu görülüyor.
Hukukun gri alanı

Tüm bu operasyonların yarattığı en belirgin etki, giderek büyüyen bir gri alan. Neyin yasal, neyin yasa dışı olduğu; neyin suç sayıldığı, neyin sayılmadığı konusundaki sınırlar bulanıklaştı – hatta zaman zaman neredeyse görünmez hale geldi. Her yeni operasyon bu belirsizliği daha da derinleştiriyor. Hukukun kapsamını netleştirmek yerine, bu müdahaleler korku, tedirginlik ve kaygı üretiyor. Gündelik davranışların bile bir anda suç olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı sorusu insanın aklına geliyor. Dolayısıyla, bu operasyonlar, hem Boğaz’ın hem de Anadolu’nun üzerine çöken kalın bir sis gibi, belirsizliği büyütüyor.
Bu sis çöktüğünde, insan Franz Kafka’nın romanlarından birinde, özellikle de Dava’da yaşıyormuş gibi belirgin bir hisse kapılıyor. Bürokrasinin absürtlüklerine aşina olanların iyi bildiği üzere, romanın kahramanı Joseph K., sabahın erken saatlerinde kapısının çalındığını duyar. Kapıyı açar ve kendisine soruşturulduğunu bildiren iki yetkili görür. İşlediği belirli bir suç nedeniyle tutuklu olduğunu söylerler, ancak bu suçun ne olduğunu kimse bilmez. Suçun niteliği ona asla açıklanmaz. Söz konusu belirsizlik yalnızca korku değil, derin bir varoluşsal kaygı da üretir: Nedenini bilmeden suçlu olma ihtimali.
Türkiye’de oluşan mevcut atmosfer giderek bu Kafkaesk duruma benzemekte. Kimse yalnızca hukukun kendisi hakkında değil, hukukun içindeki kendi konumları hakkında da emin olamamakta. Bir çay ocağında fikrini söylemenin suç olup olmadığı büyük bir belirsizliğin parçası haline geliyor. Anlaşılan o ki, bu belirsizlik tesadüfi değil; belirli saiklerle üretilmekte ve sürdürülmekte.
Hukuk yoluyla siyaset yapmak

Birçokları, bir bakıma haklı bir şekilde, bu operasyonları daha geniş bir siyasal stratejinin parçası olarak yorumluyor. Buna göre, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve lideri Recep Tayyip Erdoğan, hem muhalefeti hem de genel olarak toplumu yeniden tasarlamaya çalışıyor. Bu adımların rastlantısal olmadığı, belirli bir plan doğrultusunda atıldığı varsayılıyor: Siyasal hayatı kendi stratejik çıkarlarına göre şekillendirmeyi amaçlayan bir plan.
Bu bakış açısından, yargının kullanımı bir tür siyasal savaş halini alıyor. Bireyler hedef alınıyor, ancak verilen mesaj kolektif: İktidar güçlü ve iktidarın eli, her yerde ve herkese ulaşmakta. Bu anlamda operasyonlar, gücün bir gösterisi olarak işlev görüyor; muhalifleri sindirerek ve toplumu disipline ederek gelecekteki seçim zaferlerinin yolunu temizlemeyi amaçlıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki birçok sıradan bürokrat bu sürecin zulmü altında ne yazık ki.
Yine de kaotik bir sürece çok fazla yetkinlik atfedip atfetmediğimiz merak konusu.
Duvara çarpan müdahaleler

Bu gelişmeleri okumanın belki de başka bir yolu daha var; iktidar açısından daha rahatsız edici olan bir yol. Bu operasyonların birçoğu, açık ya da örtük hedeflerine ulaşamadı. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin fiilen ele geçirilmesi girişimi başarısız oldu. CHP’nin liderliğine müdahale ederek partiyi yeniden şekillendirme çabaları da sonuç vermedi.
Bu bağlamda, son operasyonlar da istenilen sonuçları üretmekten uzak gibi görünüyor. Kontrolü pekiştirmek yerine yeni gerilimler yaratıyorlar. Bu gerilimler yalnızca muhalefet çevreleriyle ya da toplumla sınırlı değil; giderek iktidarın kendi saflarında ve destekçileri arasında da hissediliyor.
Ayrıca bu operasyonlar çoğu zaman iddia edilen suçların arkasındaki daha derin yapıları hedef almaktan kaçınıyor. Örneğin, uyuşturucu kullandıkları iddiasıyla bireyler soruşturulurken, bu maddeleri tedarik edenlere yönelik ciddi bir çabanın olmaması dikkat çekiyor. Bu seçici uygulama, yalnızca adalet değil, aynı zamanda kapasite ve niyet konusunda da soru işaretleri yaratıyor. Pek de temiz eller operasyonu değil…
İpliğe bağlı iktidar
Tüm bunlar bir paradoksa işaret ediyor bir bakıma. Çoğu zaman güç gösterisi olarak sunulan şey, aslında bir kırılganlığı da ortaya koyuyor. Yargının siyasal ve toplumsal hayata artan biçimde müdahalesi, gücün artık sağlam değil, ince ipliğe bağlı olduğunu, meşruiyetten çok hukuki savaş yoluyla ayakta tutulduğunu düşündürüyor.
Hukuki belirsizlik yaratmak elbette güçlü bir araç olabilir. Toplumu sürekli bir gerilim halinde tutar, bireyleri kendi kendilerini sansürlemeye ve disipline etmeye zorlar. Ancak bu belirsizlik iktidarın kendi destekçilerini bile huzursuz etmeye başladığında, etkinliği sorgulanır hale gelir. Otoriteyi pekiştirmek yerine, çatlakları da görünür kılar.
Belki de bu operasyonlar her şeye kadir bir gücün değil, iktidarda kalabilmek için çırpınan bir yapının göstergesi, ne pahasına olursa olsun koltukta kalmaya çalışan bir yapının.
Yeter: Sessiz itiraz
2025 operasyonlar yılı olarak hatırlanacaksa, belki aynı zamanda başka bir şeyin sessizce ortaya çıktığı yıl olarak da hatırlanacak: “Yeter” diyen bir sesin. Bu ses her zaman büyük protestolarda ya da dramatik çatışmalarda ortaya çıkmaz. Bazen beklenmedik yerlerden gelir.
Hukukun gerçek usullerine uymaya çalışan ve bu nedenle başka bir şehre gönderilen bir hakim, kapalı kapılar ardında yaşananlardan rahatsızlığını dile getiren bir bürokrat, kameralar kapalıyken konuşarak, aslında herkesin bildiği gerçekleri ifşa eden bir gazeteci… Bunlar klasik anlamda kahramanca eylemler değil, ama tam da sıradan, gündelik ve mesleki etikle ilgili oldukları için önemli.
Bir hakimden, bir gazeteciden, bir bürokrattan gelen “yeter”, hukukun zorlayıcı gücünden daha etkili olabilir. Bu tür “sessiz” hamleler her an bir çatlak açma imkanına sahip. Ve çatlaklar bir kez açıldığında, genişleme eğilimindedir.
Kırılmaya doğru?
Belki de en önemli soru, bu operasyonların gücü gösterip göstermediği değil, değişimi engelleyip engelleyemeyeceğidir. Rahatsızlık, itiraz ve sessiz muhalefet sesleri ülkenin dört bir yanında zaten duyulmakta. Henüz yargı gücüyle ayakta kalan kaleyi yıkamamış olabilir ancak sarstıkları da muhakkak – ve bu durumun kendisi tek başına önemli.
Eğer bugün iktidar giderek belirsizliğe ve yargı savaşına dayanıyorsa, temelleri zaten aşınma yolunda. Kontrol gibi görünen şey, geriye dönüp bakıldığında, bir çaresizlik hali olarak da belirmekte.
Dolayısıyla, 2025 çeşitli biçimleriyle operasyonlar yılı olarak anılacaksa, aynı zamanda bu operasyonların sınırlarının görünür hale geldiği yıl olarak da anılabilir. 2026’daki hayatın seyri, büyük stratejilerden çok, biriken bu “yeter” anları tarafından belirlenebilir – operasyonlar yılı, iktidar açısından sonuçlar yılına her an dönüştürebilir.














