2026’da dünya siyaseti hangi krizlerle şekillenecek? ABD, Çin, Avrupa, Ortadoğu ve demokrasi tartışmaları ekseninde kapsamlı bir analiz. Gülener Kırnalı yazdı: 2026’da konuşacağımız 10 büyük başlık.
Bazı yıllar vardır, henüz başlarken bile sancılı geçeceğini hissettirir. 2026 da dünya siyaseti açısından tam olarak böyle bir yıl.
Karamsar bir giriş oldu ama öncelikle herkese merhaba ve iyi seneler. Bundan böyle her hafta Medyascope ekranlarında ve sayfalarında sizlerle buluşacağım. Bundan tam 10 yıl önce gazetecilikle tanıştığım yer olan Medyascope’ta şimdi yeniden yazacağım ve konuşacağım bu yeni yıl, benim için hem sıcak bir yuvaya dönüş hem de heyecan verici bir başlangıç. Her hafta yazılarımda Türkiye ve dünyadaki önemli gelişmelerden hareketle birbirinden farklı meseleleri ele almaya çalışacağım. Ama şunu baştan söyleyeyim: bu köşe, özellikle Türkiye’nin sıcak gündeminde boğulmayan, içinde bulunduğumuz dünyaya ve bu dünya içerisinde Türkiye’nin yerine bir adım geriye çekilerek bakmaya çalışacak.
Gelelim bu haftanın yazısına. Bu yazı, 2026’nın da ilk yazısı olması sebebiyle, yıl boyunca dünya siyasetinde konuşacağımız 10 önemli başlığa dair bir girizgâh mahiyetinde. Bu başlıkların her birini önümüzdeki aylarda etraflıca konuşacağız. Ama gelin isterseniz önümüzdeki bu zorlu senenin dünya gündeminde öne çıkacak başlıklara kısaca bakalım: 2026’da bizi nasıl bir dünya bekliyor?

1) ABD sonrası dünya mı, farklı bir ABD mi?
2026 yılına daha doğru düzgün merhaba demeden, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî harekâtıyla başladık. Bu işgal operasyonunun kapsamı, süresi ve nihai hedefleri şu an için netleşmiş değil. Ancak Washington’un bu hamlesi, Trump yönetiminin dış politika çizgisinin nereye evrilebileceğine dair önemli soruları daha yılın başında gündeme taşıdı. Rusya’ya daha sıcak, Avrupalı kadim müttefiklerine ise giderek daha mesafeli davranan Trump ABD’si dünyanın birçok kritik bölgesindeki angajmanını azaltırken tüm dünyanın gözünün içine bakarak Venezuela’da son derece sert bir askerî müdahaleye yöneliyor. Tam da bu nedenle, bu gelişme 2026 boyunca şu temel sorunun daha yüksek sesle sorulacağını gösteriyor: ABD küresel patron gücünü kaybederken jeopolitik dengelerden çekildiği bir döneme mi giriyor, yoksa değişen dünyaya başka araçlarla, başka stratejilerle ve daha seçici biçimde uyum sağlamaya çalışan farklı bir ABD mi izliyoruz?
ABD’nin Venezuela’yı işgali bir yana… ABD’nin dünyanın patronu olduğu küresel düzen uzun süredir yoğun bir şekilde aşınıyor. Son yıllarda yaşanan somut gelişmeler kadar, küresel ölçekte sertleşen ekonomik rekabete ve jeopolitik güç dengesine ilişkin projeksiyonlar da 21. yüzyılın ortasına doğru dünya sahnesinde etkisi giderek azalan bir ABD’ye işaret ediyor. Nitekim 2025 yılında, dünyaca ünlü Fransız ekonomist Thomas Piketty’den İngiltere eski başbakanı Gordon Brown’a uzanan geniş bir yelpazede kaleme alınan analizler, ABD merkezli küresel düzenin çöktüğü ve yeni bir düzenin inşa edilmekte olduğu fikrine yoğunlaşıyordu. 20. yüzyılın ortasında kurulan liberal uluslararası sistemin artık işlevini yitirdiği ve dünyanın derin bir geçiş dönemine girdiği bugün neredeyse ortak bir kabul. Üstelik bu geçiş yalnızca siyasi ya da ekonomik değil; kültürel, ideolojik ve psikolojik boyutları da olan çok katmanlı bir dönüşüm süreci olarak yaşanıyor. 2026 yılı ise, ABD’nin merkezi gücünün zayıfladığı bu yeni düzenin daha somut biçimde hissedileceği bir yıl olmaya aday.
2024 seçimlerinin ardından Trump yönetiminin daha korumacı ve içe dönük bir çizgiye yönelmesi, bu dönüşümü 2026’da daha görünür kılacak. Ukrayna-Rusya Savaşı karşısında takınılan mesafeli tutum, açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Belgesi’nde Trump yönetiminin Rusya’ya daha sıcak, Avrupa’ya daha soğuk bir istikamet çizmesi ve transatlantik ilişkilerdeki aşınma, Avrupa’yı giderek daha yalnız bırakan bir Washington profili çiziyor.
Ancak bu tablo, -gördüğümüz gibi- ABD’nin dünyadan tamamen çekildiği anlamına gelmiyor. Aksine, Venezuela’daki enerji kaynakları ve siyasi istikrarsızlık üzerinden uzun süredir konuşulan askeri müdahale senaryolarının 2026’nın başında uygulamaya sokulmasının yanı sıra Trump’ın Grönland’ın jeopolitik ve stratejik konumuna göz dikmiş olması, Washington’un her yerde değil ama kritik gördüğü alanlarda daha sert ve seçici bir müdahale siyasetine yönelebileceğini düşündürüyor. Venezuela’daki son gelişmeler de bu yaklaşımın pratikte nasıl şekillenebileceğine dair ilk işaretlerden biri olarak okunabilir.
Bu nedenle asıl mesele, ABD’nin güç kaybedip kaybetmediğinden çok, hangi coğrafyalarda, hangi araçlarla ve hangi maliyetleri göze alarak angaje olmayı tercih edeceği. Ukrayna, Çin ve Orta Doğu dosyalarındaki tutumu kadar, Kasım 2026’daki Kongre seçimlerinin iç siyasi dengeleri nasıl etkileyeceği de bu yeni Amerikan dış politikasının sınırlarını belirleyecek. Venezuela örneği bugün sınırlı bir dosya gibi görünebilir; ancak Trump yönetiminin öngörülemezliği, bu tür hamlelerin küresel siyasetin genel dengesini sarsma potansiyelini hâlâ canlı tutuyor.

2) Çin: Yavaşlayan ekonomi, büyüyen jeopolitik risk
Çin’de büyüme hızındaki düşüş, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda rejimin meşruiyet anlatısını zorlayan siyasi bir meydan okuma. Emlak sektöründeki kriz, artan borçluluk ve genç işsizliği, Çin Komünist Partisi’nin uzun yıllardır dayandığı “istikrar karşılığında refah” sözleşmesini aşındırıyor. Bu iç baskı, Pekin’in dış politikasını daha da karmaşık hale getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri ile süren ticaret ve teknoloji savaşları, Çin’i küresel tedarik zincirlerinde daha savunmacı ve milliyetçi bir hatta itiyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ ve kritik teknolojiler artık yalnızca ekonomik rekabetin değil, doğrudan ulusal güvenliğin konusu. Bu koşullarda Tayvan meselesi Çin yönetimi için hem bir fırsat hem de risk barındırıyor. Müstebit siyaset iç kamuoyunu konsolide etse de, Hint-Pasifik’te yaşanacak olası bir askerî tırmanma kırılgan ekonomiyi daha da zorlayabilir. Keza 2026 yılı, Pekin’in Tayvan konusunda sertlik ile temkin arasında nasıl bir denge kuracağını gösterecek.
Çin’in Rusya ile ilişkisi de benzer bir ikilem içeriyor. Moskova, Batı karşısında stratejik bir ortak olsa da, savaşa saplanmış bir Rusya, Çin için ekonomik ve diplomatik maliyetler üretiyor. Aynı anda Hindistan, Pakistan ve İran gibi aktörlerle kurulan ilişkiler ise Pekin’in tek cephede sıkışmama arayışının parçası. Bu nedenle 2026’da asıl soru, Çin’in ne kadar güçlü olduğu değil; içerideki ekonomik baskılarla dışarıdaki jeopolitik iddialarını ne ölçüde uyumlu hale getirebileceği olacak.

3) Ukrayna–Rusya savaşı: Bitmeyen savaş, büyüyen risk
Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, klasik bir cephe çatışmasından uzun vadeli bir yıpratma sürecine dönüşmüş durumda. 2025 sonunda ivme kazanan barış görüşmelerinden somut bir sonuç çıkmaması, olası bir ateşkesin bile kalıcı ve köklü bir barış anlamına gelmeyeceğini daha da berraklaştırdı. 2026, bu savaşın nasıl biteceğinden çok, nasıl süreceğinin ve nereye evrileceğinin tartışıldığı bir yıl olacak.
Bu süreçte Rusya’nın istediği hızda ve güçte bir ilerleme kaydedememesi, savaşın Moskova’ya olan maliyetinin giderek karşılanması neredeyse imkânsızbir düzeye ulaştığını gösteriyor. Rusya’nın savaş ekonomisine geçişi kalıcılaşmış olabilir; ekonomik, askerî, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla bu savaşın akıbeti de Rusya açısından giderek hayati bir nitelik kazanıyor. Nitekim Eylül 2025’te Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, “Çocuklarımız için, torunlarımız için ve onların geleceği için bu savaşı kazanmak zorundayız” diyerek, savaşın kaderinin Rusya’nın kaderiyle iç içe geçtiğini vurgulamıştı. Bu nedenle Ukrayna cephesinde tıkanan Rusya’nın, savaşı başka bölgelere ve başka düzlemlere taşıma ihtimali giderek daha olası görülüyor.
Öte yandan 2025 yılı boyunca yaşanan gelişmeler, Avrupa’nın artık Rusya ile olası bir kıta savaşını ihtimal dışı görmediğine işaret ediyor. Savunma harcamalarının artırılması, askerî kapasite inşası, teknoloji yatırımları ve bürokratik hazırlıklar, Avrupa’nın 2030’a “savaşa hazır olma” hedefini ciddiyetle ele aldığını ortaya koyuyor. Bu alarm hali, savaşın Avrupa açısından geçici bir kriz değil, yapısal bir güvenlik meselesi olarak görüldüğünü gösteriyor.
Bu nedenle 2026’da Ukrayna–Rusya savaşı yalnızca cephe hattıyla sınırlı bir çatışma olmayacak. Baltıklar’dan Karadeniz’e, enerji hatlarından siber alana uzanan yayılma ihtimalleri, zaten ekonomik ve siyasi olarak sıkışmış olan Avrupa’nın kaderini doğrudan etkileyecek. Bu da bizi kaçınılmaz olarak bir sonraki başlığa götürüyor; Avrupa Birliği’nin çoklu krizler karşısındaki sınavına.
4) Ekonomi, göç ve güvenlik kıskacında Avrupa Birliği
Yukarıda ele aldığımız Ukrayna–Rusya savaşının kıta Avrupa’sına yayılma ihtimali bir yana, Avrupa Birliği bir süredir çok yönlü varoluşsal tehditlerin baskısı altında. 2026 yılı da Avrupa açısından her anlamda zorlu ve sert bir sınav yılı olmaya aday. Avrupa Birliği; küresel rekabette mevzi kaybetme, ekonomik durgunluk, artan yaşam maliyetleri ve göç baskısıyla aynı anda mücadele ediyor. Şekillenmekte olan yeni dünya düzeni içinde Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı ve kalacağı dezavantajlar bir süredir yoğun biçimde tartışılıyor. Bu bağlamda, Rusya’nın yakıcı tehdidi karşısında Avrupa hem askerî kapasitesini güçlendirmek hem de bölgesel ortaklarla savunma, enerji, ticaret, ekonomi ve teknoloji gibi alanlarda iş birliğini genişletmek zorunda kalmış durumda.
Avrupa, değişen küresel dengeler içinde üç temel hedefin peşinde koşuyor: güvenlikte daha fazla bağımsızlık, enerji arzında çeşitlilik ve tedarik zincirlerinde esneklik. Kıta güvenliği yeniden öncelik kazanırken, hayata geçirilen yeni sanayi ve savunma politikaları Avrupa’nın siyasi bütünlüğünü koruyup koruyamayacağını da test edecek. Üstelik ekonomik, askerî ve siyasi anlamda savaş hazırlığını gündemine alan Avrupa Birliği’nin parçalı ve atıl mimarisi de tartışmaya açılmış durumda.
Öte yandan güvenlik odaklı ve pragmatik bir siyasetin ağırlık kazandığı, dış politikada kadim paradigması olan “Realpolitik”e yeniden sarılan Avrupa, aynı zamanda içeride yükselen aşırı sağla da mücadelesini sürdürmek zorunda. Nitekim aşırı sağın söylem ve politika setlerini içselleştirmiş merkez partiler, göç politikalarını sıkılaştıran uygulamaları hayata geçirmeye başladı bile. Hatta öyle ki 2026, Avrupa genelinde irili ufaklı aşırı sağ partilerin kritik siyasi kaleler kazandığı bir yıl olabilir.
Tüm bu gelişmeler ve Avrupa’nın gidişatının nereye evrileceği ise, giderek zorunlu bir stratejik ortaklık ilişkisi kurduğu Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetini doğrudan etkileyecek.

5) Ortadoğu: Derinleşen kriz mi, yeni denge arayışı mı?
Gazze savaşı, Lübnan sınırı ve Yemen hattı, Ortadoğu’daki kırılganlığı derinleştirmeye devam ediyor. Bölge, düşük yoğunluklu ancak çok cepheli bir gerilim hattı içinde, kalıcı bir istikrarsızlıkla yaşamaya giderek daha fazla alışmış görünüyor.
Suriye sahasında ise 2026’ya girilirken askerî çatışmalardan ziyade devlet kapasitesi ve egemenlik sorunları öne çıkıyor. Şam yönetimi ülkenin önemli bir bölümünde kontrolü yeniden tesis etmiş olsa da; ekonomik çöküş, yaptırımlar, altyapı yıkımı ve uluslararası meşruiyet eksikliği rejimin hareket alanını ciddi biçimde sınırlıyor. Rejim açısından temel mesele artık savaşı kazanmak değil, yönetilebilir bir devlet kapasitesi üretip üretememek.
Bu tablo içinde kuzey ve doğu Suriye’deki fiilî güç dengeleri belirleyici olmaya devam ediyor. PYD ve SDG’nin askerî ve siyasi ağırlığının akıbeti, ABD’nin angajman düzeyi ve Şam yönetiminin merkezîleşme refleksleriyle nasıl bir denge kurulacağı 2026 boyunca merceğimizi odaklayacağımız başlıklar olacak. Tabii, bu sürecin Türkiye’nin güvenlik politikaları, yürütülen barış süreci ve iç siyasi dengeleri üzerinde doğrudan yansımaları olması kaçınılmaz.
Öte yandan İsrail’de iç siyaset, bölgesel denklemi şekillendiren bir diğer kritik unsur olarak öne çıkıyor. Erken seçim olmadığı takdirde Ekim 2026’da yapılacak genel seçimler öncesinde Netanyahu hükümeti hem içeride hem dışarıda yoğun baskılarla karşı karşıya. ABD ile ilişkilerin seyri, savaşın uzaması ve artan uluslararası baskı, İsrail’in ne ölçüde agresif bir çizgiyi sürdürebileceğini belirleyecek.
Bu çerçevede 2026’da Ortadoğu, 2025 boyunca defalarca sorulan aynı temel soruya yeniden yanıt arayacak: Bölge daha büyük ölçekli bir bölgesel savaşa mı sürüklenecek, yoksa kontrollü gerilimler üzerinden kırılgan ama sürdürülebilir bir denge mi üretilecek?
6) İran: Toplumsal baskı, rejimin açmazları ve bölgesel gerilim
İran, 2026 yılına geniş katılımlı toplumsal eylemler eşliğinde girdi. Ülke, içeride artan hoşnutsuzluk ile dışarıda derinleşen jeopolitik baskılar arasında giderek daha fazla sıkışıyor. 2022’de başlayan başörtüsü protestoları, rejimin meşruiyetini ilk kez bu denli açık biçimde sorgulamaya açmıştı. Aradan geçen yıllarda eylemlere katılım artarken, kamusal alanda rejime yönelik öfke daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Bugün gelinen noktada ise protestolar, reform taleplerini aşarak sistemin bütünüyle değişmesini savunan bir hatta evrilmiş durumda.
Ekonomik kriz, genç nüfusun rejimle kopan bağı ve sert biçimde bastırılan protestolar, siyasi sistemi giderek daha kırılgan hale getirmiş durumda. Sokağa çıkan yüz binlerce İranlı hem rejime hem de rejimin başındaki yaşlı lider Ayetullah Hamaney’e öfke kusuyor. Eylemlerde en çok söylenen iki slogansa mevcut rejime duyulan öfkeyi ve Devrim öncesi döneme duyulan nostaljiyi ortaya koyan mottolar: “Diktatöre ölüm” ve “Yaşasın Şah”.
Bu iç baskıya eşlik eden İsrail, Körfez ve ABD hattındaki gerilimler ise Tahran’ın dış politikadaki manevra alanını daraltıyor. Rejimin güvenlikçi refleksleri kısa vadede kontrol sağlayabilse de, orta vadede krizi ertelemenin ötesine geçemiyor. Bu nedenle 2026 boyunca İran’daki toplumsal hareketleri, muhalefetin yönünü ve rejimin bekasını nasıl savunacağını sıkça konuşacağız.
7) Küresel Güney’in yükselen özerkliği
Latin Amerika, Afrika ve Asya’da pek çok ülke, Batı–Çin ikilemine mesafeli durarak daha özerk ve çok yönlü bir dış politika izlemeye çalışıyor. Yaptırımlar, ticaret savaşları ve jeopolitik kamplaşma, bu ülkeleri taraf seçmekten çok denge kurmaya zorluyor. 2026 bu eğilimin yönünü belirleyecek gelişmelere sahne olabilir. Brezilya’da yapılacak seçimler, Latin Amerika’nın Batı ile ilişkilerinde mi yoksa Küresel Güney eksenli bir hatta mı ilerleyeceği konusunda önemli bir gösterge olacak. Aynı dönemde Hindistan’ın Çin’e karşı sertleşen tutumu ve Pakistan ile süregelen kırılgan denge, Güney Asya’nın çok kutuplu düzende nasıl bir rol üstleneceğini şekillendirecek.
Bu bağlamda BRICS gibi platformlar, Küresel Güney’in yalnızca söylemde değil, ticaret, finans ve diplomasi alanlarında da daha bağımsız hareket etme arayışını somutlaştırmaya devam edecek.

8) Jeopolitiğin yeni cephesi: Yapay zekâ, teknoloji ve algoritma savaşları
Yapay zekâ, yarı iletkenler, nadir elementler, veri güvenliği ve siber savaşlar artık klasik jeopolitiğin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. 2025 yılında küresel gündemin en önemli başlıklarından biri olan ABD ile Çin arasındaki rekabet, ticaret savaşlarının ötesine geçerek yapay zekânın sahipliği, teknolojiye erişim, kaynaklar ve standartlar üzerinden yürümeye başladı.
2026 yılında bu teknoloji ve kaynak savaşı daha da derinleşerek devam edecek. ABD–Çin bilek güreşi hâlâ ekranımızın geniş kısmını kaplıyor olsa da Avrupa’dan Hindistan’a, Kore’den Brezilya’ya kadar pek çok aktör için yeni rekabet alanı artık bu başlıklara kaymış durumda. 2026’da yapay zekâ yalnızca ekonomik rekabetin değil, askerî kapasite, istihbarat ve iç güvenlik politikalarının da merkezinde olacak. Çip tedarik zincirleri, veri egemenliği ve teknoloji ihracatına yönelik kısıtlar, devletler arası ilişkilerde yeni ittifaklar ve yeni kırılmalar üretmeye devam edecek. Bu nedenle ekonomi ve teknoloji savaşı, giderek daha fazla siyasallaşarak ülkelerin cari siyasi gündemlerinin merkezine yerleşecek.
9) İklim krizi: Gıda, güvenlik ve göç krizleriyle derinleşen küresel sorun
Önceki maddede olduğu gibi bu başlık da yalnızca 2026’ya özgü değil; ancak içine girdiğimiz yeni dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak dönüp dönüp konuşacağımız —ve konuşmamız gereken— varoluşsal bir mesele. İklim değişikliği, gıda krizi ve göç dalgaları devlet kapasitesini giderek daha fazla zorluyor. Özellikle kırılgan bölgelerde iklim krizi; demografik ve toplumsal dengesizlik, otoriterleşme ve çatışma risklerini artıran güçlü bir çarpan hâline gelmiş durumda.
Başta Birleşmiş Milletler’in düzenlediği COP toplantıları olmak üzere uluslararası iş birliği ve bağlayıcı yaptırımlar konusunda elle tutulur ve umut verici gelişmeler ne yazık ki çok sınırlı. Buna mukabil, başta Avrupa Birliği olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki siyasi aktörler kapıya dayanan çok yönlü krize hazırlanmanın ve bunun ekonomik maliyetlerini üstlenmenin baskısı altında. Enerji dönüşümü, gıda güvenliği ve sınır politikaları bu bağlamda daha sert siyasi tartışmaların konusu hâline geliyor.
2026 yılında Türkiye’nin ev sahipliğini yapacağı COP31 Zirvesi’nde somut ve bağlayıcı kararlar alınması yönündeki uluslararası tazyik da giderek birikmiş durumda. Ancak beklenti ile siyasi irade arasındaki mesafe, iklim krizinin önümüzdeki dönemde de küresel siyasetin en kırılgan başlıklarından biri olacağını gösteriyor.
10) Demokrasi–otoriterlik sarkacındaki küresel mücadele
Son başlık, belki de en aşina olduğumuz ama aynı zamanda en belirleyici olanı: İnsanlığın son iki yüzyılına damga vuran kadim bir mesele olmakla birlikte, son yıllarda yeniden merkezî bir paradigma hâline gelen demokrasi–otoriterlik sarkacı. Bir kısmı adil ve özgür olmaktan uzak olsa da dünyanın kahir ekseriyetinde seçimler yapılmaya devam ediyor; buna karşın demokrasinin içeriği, işleyişi ve temsil kapasitesi giderek daha fazla tartışma konusu hâline geliyor. Sandık varlığını korurken, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve temel hak ve özgürlükler alanında yaşanan aşınma, “seçimli ama sınırlı demokrasi” modellerini yaygınlaştırıyor. Son yıllar, bu tartışmanın demokrasinin beşiği olarak görülen Avrupa’yı da içine alan bir seyir izlediğini gösterdi. 2025 ise bu gerilimin pek çok ülkede ve farklı veçheleriyle somutlaştığı bir yıl oldu.
Bu çerçevede 2026, liberal demokrasi iddiasındaki sistemlerle; “istikrar”, “egemenlik” ve “etkin yönetim” söylemleri üzerinden meşruiyet üreten otoriter rejimler arasındaki küresel ideolojik mücadelenin daha da keskinleştiği bir yıl olabilir. ABD’den Macaristan’a, Brezilya’dan Fransa’ya uzanan kritik seçim süreçleri, yalnızca ulusal iktidar dengelerini değil, aynı zamanda bu küresel sarkacın hangi yöne doğru meyledeceğini de belirleyecek. Dolayısıyla mesele artık tek tek ülkelerde kimin kazandığından ziyade, hangi yönetim modelinin daha “işlevsel” ve daha “sürdürülebilir” kabul edileceği sorusu etrafında düğümleniyor.
Başlangıçta sorduğumuz soru “2026’da bizi nasıl bir dünya bekliyor?” idi. Gördüğünüz gibi manzara pek iç açıcı değil. Ve ne yazık ki sert krizlerle yüzleşen dünyamız; güç, istikrar, güvenlik ve beka gibi kavramlara giderek daha fazla boğulurken, 2026 yılında terazinin demokrasi, eşitlik, adalet, hak ve özgürlükler kefesinde giderek zayıflayan bir dünya fotoğrafını görmemiz mümkün.












