Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!

Yazar milleti dediğin bunca sorun dururken tutar da kimsenin ilgilenmediği işlerle mi uğraşır? Evet, bildiğimiz kadarıyla öyle yapar. Çünkü o işlere onun haricinde kimsecikler dönüp bakmaz, kimselerin böyle “ince şeylerden” anlamaya hali de vakti de yoktur.

Savaş tamtamları yanıbaşımızda çalıp duruyor, envai çeşit sorun var, ekonomik kriz insanımızı bire kadar kıracak, hayır efendim, esas sosyal çürüme var, yok canım, daha neler, biz koskoca Türk milletinin mensupları değil miyiz, yelkenleri atlastan, halatları ibrişimden yapan o necip halkın evlatları…

Herkes Türkiye’yi kurtarıyor, kimi hızını alamayıp bölgeye de el atıyor, esas “nizam-ı alemciler” ön plandalar, onlar dünyaya nizam veriyorlar, bir yazılarıyla Suriye sorununu çözüp Trump’a yol gösteriyor, Ermenistan’la ilişkilerimizi düzeltip İran’daki rejim krizini dindiriyorlar, Çin’e dünya liderliği payesini kaptırmadan Rusya’yı paylıyorlar.

Ben kendi yağında kavrulan bir yazarım abi, böyle işlere aklım ermiyor. O nedenle size bugün aklıma takılan bir başka meseleden dem vurmak istiyorum. Malumunuz, geçenlerde yılbaşını idrak ettik… Televizyon gırgırları bir yandan, örneğin Cem Yılmaz’ın son gösterisi üzerinden yapılan yorumlar diğer yandan havada uçuştu… Beğenen veya beğenmeyenler arasında makul kimseler bunları nedenleriyle anlatırlarken diğerleri de bildik tarzlarıyla amigoluk ettiler.

Şimdi gel de eski programları hatırlama bakalım!

Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!
Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!

Radyo günleri

Bizim pederin çocukluğunda radyo vardı yahu…

Bizim kuşağa ne kadar ters gelen bir kavram…

O zamanlar yarım saatlik bir program heyecanla karşılanırdı, şimdi yarım dakikalık tahammülümüz kalmadı, acaba bundan mı?

Eh, halen daha kendince radyo takip eden var tabii ama azıcık “ekalliyet mensubu” gibi kaldılar, belki arabada falan dinliyorlardır ya da ne bileyim, Apaçık Radyo falan gibi birtakım istisnai oluşumları takip ediyorlardır…

Hiçkimse “alo alo, burası İstanbul telsiz telefonu, bilmemkaç tûl-u mevç…” günlerinde yaşamıyor artık, üstelik “bugün 3 Ocak 1966, Demirbank hayırlı günler diler!” sloganı da hepimize pek yabancı…

Elimde bir refikimizin 7 Mayıs 1950 tarihli nüshasından kalma bir radyo programı var. Kısaca bakalım: Öğle programında açılış saat birde… Çeyrek geçe Ellington ve Gilespie orkestralarından caz müziği varmış efendim… Henüz karşıdevrimciler iktidara gelmemişler ya, ondan! Akşam programı saat altıda başlıyor, Lehar ve Strauss’dan valsler dinliyorsunuz, saat buçuğu gösterdiğinde de Necdet Koyutürk çalıyor, pardon, icra ediyor… Şecaattin Tanyerli de ona eşlik ediyor! Saat yediyi çeyrek geçe İstanbul haberleri… Neden haberleri “ülke sathında” değil de İstanbul’dan veriyorlar? Çünkü bu, İstanbul radyosu ve o zamanlar, örneğin Ankara’da meşhur olan bir kimseyi İstanbulluların bilmesinin mümkünatı yok! Yedi buçukta Safiye Hanım’ın programı varmış… Bir saat sonra da, “Büyük İkramiye” isimli bir radyofonik komedi, yazan: Vedat Ulvi Bey, oynayanlar: Muammer Karaca ve arkadaşları!.. (Selçuk Kaskan derler bir yazar tanır mısınız? Peki ya Uğurlugiller desem?) Saat akşam dokuzu beş geçe, “spor hasbihalleri”… Eşref Şefik Bey sunuyor! Hani şu, “güreşte iç kazık nedir efendim?” sorusuna, “yiyen bilir” şeklinde veciz bir cevap veren merhum

On beş dakika sonra, fasıl heyeti konseri var efendim. Suzinak ile başlıyorlar… Peşrevden sonra “müştak-ı cemalin”… Saz semaisi ile bitireceklermiş. Sıkı durun, saat tam onda, Milli Türk Talebe Birliği üniversite korosunun konseri bulunuyor!

Demek o devirlerde de işler pek farklı yürümüyormuş.

Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!
Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!

Ne isimler

Belki Sezen Cumhur’u anımsarsınız… Hani “çikolata renkli” benzetmesiyle ünlü o nezih beyefendiyi… Dünyası azıcık “kitsch” bir dünyadır, sözgelimi Ümit Yaşar klişelerinin bir uzantısıdır ama oldukça da tatlı bir yanı vardır, bunu es geçmeyelim. Ayrıca durup durup Edith Piaf veya “kadife sesli şarkıcı Nat Kin Kol” çalması vardı ki insana “hay Allah senden razı olsun üstadım!” dedirtirdi…

Bir de onun “antipodu” olarak Aykut Sporel vardı yahu, şimdi nerelerdedir acaba? Vefat ettiyse Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa Allah selamet versin… Orson Welles ve Elvis Presley çalardı, bol “s”li telaffuzunu tok sesiyle birleştirerek

Bir ara Atilla Dorsay bile çıkardı, bilmem hatırlar mı? Halit Kıvanç çoktan unutuldu… Güner Ümit’in unutulması gibi… Orhan Boran da unutuldu, 1150 Orhan… Oysa 835 Çetin halen ayaktadır! İki istasyon arası, Lale Andersen’den Lili Marlene türküsü dinleyebilenler neredeler? Küçücük bir aygıtın içinden dünyaya seslenenler… Orayı kendi dünyasına taşıyanlar… Tino Rossi’nin sesinden “J’attendrai” dinleme keyfini yaşayanlar… Şakir Öner Günhan diye birisi vardı… Peki ya Özay Gönlüm’ün sesini duyar duymaz radyoyu kapatan Şükrü Efendi, sen nerelerdesin? Allah vere de ihtilal falan olmaya diyerek gece vakti kanal arayanlar… Büyük harp yıllarında gizliden gizliye Sovyet kanallarına rastlayınca Stalin’le tanış olmuş gibi sevinen eski tüfekler… Portofino türküsü çalındığında hüzünlenenler… Sene 1960, aylardan mayıs…

Ya da Galatasaray maçında “Candemiiir… Candemiiir…” diye haykıran Pertev Tunaseli? O zamanlar Midhatpaşa Stadyumu vardı… Bir de Ali Sami Yen… İsfendiyar oynardı, bir de Lefter, bir de Metin… Gökmen henüz çocuktu, bir yılbaşı gecesi, gözlerden uzak bir biçimde, aniden ve bizleri üzerek gideceğini herhalde kestiremiyordu… Salça Stelyo, Şişko Nuri… Bir de Yuki vardı… “Mikrofon Kuliste” programı… Öyküler okuyan Orhan Hançerlioğlu merhum… Bir sıkımlık diş macunu esprilerinin çıkış kaynağı olan İpana Bilgi Yarışması!..

Burak Karataş yazdı: Muhterem samiin!

Artık hiçbiri kalmadı.

Woody Allen’ın o müthiş filminde, “Radyo Günleri”nde, “Maskeli Süvari”yi oynayan kısa boylu kel adam, arkadaşlarıyla beraber sıkışıp kaldıkları çatı katından yeni seneye girmenin şerefine atılan havai fişekleri seyrederlerken sorar… 1944 yılbaşıdır… Bir an için durur ve “acaba bir gün bizi de hatırlayan çıkar mı?” diye sorar.

Bu sorunun yanıtını siz vereceksiniz…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.