Alevilik, bu milletin ailevi meselesidir. Aleviler, bu milletin aykırı sesidir. Ve Aleviler, bu milletin asi evlatlarıdır. İtiraz ve isyan kültürün yoksa, yani meşreben Kızılbaş değilsen; amelen Hanefi, itikaden Maturidi olmuşsun neye yarar? Eğilmez bir başın yoksa gövdenin üstünde; mezhebin Sünni veya Şii olmuş neye yarar?
Ehli örfün yani devletin ortodoks Müslümanlığı dışında; Anadolu’nun, yani halkın, yani bizlerin Müslümanlığı, ekseriyeti itibari ile heterodokstu bir zamanlar. Sonra ne mi oldu; bir kısmımız ortodokslaşarak Sünnileştik, bir kısmımız da heterodoks kalarak Alevileştik. Peki bundan daha tabii ne var bu dünyada? Göçüp giden, günü gelince de gittiği yerden dönen Turnalar bizden değil mi? Can da bizim canan da bizim değil mi? Yitip giden canlar hepimizin değil mi?
Birisi ötekine der kafir, diğeri de buna der Yezid. Hiç olur mu? Hiç oldu mu? Hiç yakışıyor mu? İster ortodoks ister heterodoks, Türklerin Müslümanlaşması selefi değil tasavvufi tonlar üzerinden hayat bulmuşken; yani kibirli, katı ve dayatmacı değil de tevazu sahibi, kolaylaştırıcı ve hoşgörülü iken, her iki tarafa da sirayet eden bu ham softa kaba yobaz haller, sözler niye?
Kıyamet kopalı olmuş 500 sene. Bu kavga hâlâ niye? Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz, bugünü anlayamayan yarını göremez demişler. Dün geçti, düne dair söylenen sözler de dün gibi geçti; bugün artık yeni, yepyeni şeyler söylemek lazım demişler. Zorlaştırmayın, kolaylaştırın demişler. Ne çok şey söylemişler, ne güzel şeyler söylemişler. O halde bu çatışma, bu ayrışma hâlâ niye?

Barış, insanın kendine ve dünyaya en büyük meydan okumasıdır. İhtilallerin en büyüğü, insanın ruhunda patlayandır. Kendi gözündeki merteği görmeyenler, alemin gözündeki çöpe takılır. Devlet ve siyaset toplumun hafızasını bulandırıyor, ruhunu zehirliyor. Bunları resmi tarih üzerinden, hakikati inkâr ederek yapıyor. Ve resmi tarih anlatısı toplumsal uzlaşıya müsaade etmiyor. Bilakis toplumsal kesimleri ayrıştırıp, gettolaştırıyor. Bundan dolayı hakikate ulaşmanın, toplumsal uzlaşıya varmanın ve gettolardan çıkmanın yolu, karşı tarih okumalarından geçiyor.
Alevi’den önce Kızılbaş derlerdi onlara; ondan da önce Türkmenlerdi topluca. Onlar bizdendi biz onlardandık. Kökümüz bir, geldiğimiz yer bir, gideceğimiz yer de birdir bizim. Sünni kardeşlerim kızmasınlar ama Şah ile Sultan’ın harbinde daha Türk olan yenildi. Alevi kardeşlerim kızmasınlar ama hem devleti hem de milleti ortodoks Müslümanlığa iten, yani Sünnileştiren Osmanlılar değil Safevilerdi. Şah’ın Şii propaganda ile heterodoks Müslümanlar üzerinden ve folklorik olarak kızıl serpuşlarla yaptığı siyaset, Osmanlı’yı tedrici olarak ortodoks Müslümanlığa, yani Sünnileşmeye itti.

Ne biri ötekinden iyi ne de öteki diğerinden kötü
Evet, Yavuz binlerce insanı katletti. Lakin gerek öncesinde gerekse de sonrasındaki isyanlar ve bastırılma şekillerine baktığımızda bunun bir iktidar mücadelesi ve devlet siyaseti olduğunu görmek ve bu sebeple de yaşananları Sünnilikle veya Sünni kesimle özdeşleştirmemek gerek. Tıpkı Şah İsmail’in İran hakimiyeti için binlerce insanı katletmesini Alevilik ve Alevi kesimle özdeşleştirmememiz gerektiği gibi. Madalyonun aslında birbirinin yansıması olan iki yüzü var. Ne biri ötekinden iyi ne de öteki diğerinden kötü. Yani özetle Şah ile Sultan’ın kavgasında da Babai ve Celali isyanlarında da mesele itikadi değil siyasi idi.
Orhan Gazi’nin heterodoks Müslümanlığa meyli de Yeniçerilerin Bektaşiliğe bağlanması da Sultan Beyazıt’ın Balım Sultan’ı Dimetoka’dan getirmesi de Yavuz’un Kızılbaşları yok etme gayreti de ve son olarak ikinci Mahmud’un tekkeyi tamamen kapatması da siyasi amaçlıydı. Şah İsmail’in Şiiliğe meyli de bu eylemlerden farklı değildi ve siyasetten öte bir anlam taşımamaktaydı; aksi halde Sünni bir tarikat olan Erdebil Sufileri Safeviler’in kökten ve radikal bir değişimle Şiileşmesi ne ile açıklanabilir? Ezelden ebede itikat siyasetin, siyaset ise iktidarın aracı olarak kullanıldı; hepsi bu.
Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Madımak; yetmedi mi?
Yavuz haklıysa İsmail de haklıydı, Yavuz haksızsa İsmail de haksızdı ve ikisi de acımasızdı. Olan olmuş, ölen ölmüş; taht uğruna yapılmış savaşlar, iktidar uğruna katledilmiş canlar, ölen de bizden öldüren de bizden. Artık yeter. Mağlup olunca İsmail, Kızılbaşlık zamanla kafirlik ile eş tutulmuş ve olmuş onlar da Alevi. Sonrasında mı? Sonrasında Aleviler ötekileştirildiler, yabancılaştırıldılar ve adata evdeki yabancı oldular. Buna dur demenin zamanı gelmedi mi artık? Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Madımak; yetmedi mi? Milyonlarca Alevi yurttaşı olan bir ülke olarak Suriye’de Türkmenler ve Kürtler kadar Aleviler’in de hakkını korumamız gerekmez mi?

Artık kabullenmeli ve gereğini yapmalıyız. Alevilik bir mezhep ya da tarikat değildir, müstakildir. Alevilik İslam’ın içinde mi dışında mı sorusunu soracak veya bunu yanıtlayacak kişiler Sünniler veya Şiiler değildir. Zira Kerbela olmasa da Çaldıran yaşanmasa da Alevilik olacaktı. Alevilik; Şamanist özleri, ehli beyt sevgisi, Şiilik-Hurufilik etkisi, Safevi propagandası ve her daim devlet baskısı üzerinden şekillenen toplumsal ve siyasal bir muhalif hareket, nevi şahsına münhasır bir inanç ve bir kimliktir. Alevilik aksiyoner bir halden ziyade reaksiyoner bir tavırdır. Her hali ile her daim protesttir. Ve Alevilik bizim ayrılmaz bir parçamız, mütemmim bir cüzümüzdür. Alevilik iki kötücül saldırı altındadır; birisi içerden onu ateizme cirolama hamlesi, diğeri ise dışardan onu Sünnileştirme çabası. Sünnilerin de Alevilerin de “siyasalcıları” var ve her ikisi de ait oldukları kesime zarar veriyorlar.
“Bedenim üşür, yüreğim sızlar”
Safeviler nasıl ki vakti zamanında devlet, yani ortodoks Müslümanlık ile kimi Türkmenler arasındaki rahatsızlığın zinde, doku uyuşmazlığının ise kati olduğunu gördükten sonra Şiiliğe yöneldilerse, Aleviler de aynı sebeple Kemalist ideoloji üzerinden CHP’ye yöneldiler. Her iki durum da gayet anlaşılabilir, gayet insanidir. Onlar haklı olarak kendilerini her daim Sünnilikten ayrıştıracak dala tutunmuşlardır. Zira asimilasyona asla razı gelmediler ve gelmeyeceklerdir. Bugün AK Parti ve MHP’nin onlara ulaşamaması, DEM Parti’nin ise mesele özünde güdük kalması bundandır.
Ali İsmail, Berkin Elvan ve yitip giden diğer canlar; onları her andığımda, onlar gibi yitip giden şairimiz Altıok’un dediği gibi “bedenim üşür, yüreğim sızlar”. Dindarların hakları dedik, Kürtlerin hakları dedik, hakkı gasp edilen her kim varsa onların hakları dedik; sıra artık Alevilerin haklarına gelmedi mi? Hatta haklardan önce hakların üzerindeki gölgeler olan yaftaların ve yakıştırmaların sonunu getirme zamanı gelmedi mi? Buğzetmenin faydası yok, endogamiyi aşmanın vakti gelmedi mi? Devletin, devletleşmenin, devletlerin ürettiği bir kavga idi bu. Son vermek için belki de devletin bittiği ya da başladığı yere bakmak gerek. Turnalar; evdeki yabancı onlar.














