Özellikle bugün, bir süredir zaten ortalıkta dolaşan ama artık çok daha acil hale gelen bir soruyla yüzleşmemek elde değil: Liberal dünya düzeninden ve ilkelerinden geriye ne kaldı? Bu düzen, bilinen anlatıya göre, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından meşru egemen devletlere dayalı olarak, egemen devletler arasında savaş açmanın – bir noktaya kadar – kriminalize edilmesiyle ve hukukun üstünlüğü ya da insan hakları gibi bazı normatif ilkelerin kurumsallaştırılmasıyla ortaya çıkmıştı. Ancak ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi ve Maduro’yu pervasızca tutuklamasının ardından bu soru artık soyut ya da yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çıkıyor. Aksine, son derece somut ve kaçınılmaz bir hal alıyor.
Birçokları, liberal dünya düzeninin aslında bu olaydan çok önce içinin boşaltıldığını, yalnızca nihai ifşa anını beklediğini savunuyor, belirli ölçüde haklı olarak. Kimileri ise bu müdahalenin tabuta çakılan son çivi olabileceğini ileri sürüyor. Hatta bazıları – kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük biçimde – bir dönemin sona ermesini adeta kutluyor. Onlara göre bu çöküş, uzun zamandır inandıkları bir şeyi doğruluyor: Liberal dünya düzeni hiçbir zaman iddia ettiği şey olmadı.
Gerçekçilerin dünyası
Liberal dünyayı gerçek bir özlem ya da hedef olarak değil, dünya tablosunun acımasız gerçeklerini saklayan bir maske olarak gören “realist” fikrin yüksek sesle yeniden yükseldiğine tanık oluyoruz. Bu maskenin ardında, onların iddiasına göre, güç, tahakküm ve sıfır toplamlı bir mantıkla işleyen bir dünya var; insanın insana kurt olduğu, yalnızca çıkar peşinde koşmanın kalıcı bir ilke olduğu bir dünya. Bu yaklaşıma göre liberal normlar, küresel siyasetin her zaman güç mücadelesi olduğu gerçeğini gizlemekten başka bir işe yaramadı/yaramaz.
Ancak bu eleştirinin kendisi de insanlara ve siyasal hayata dair belirli bir önvarsayıma dayanır. İnsan doğasını yalnızca çıkar, rekabet, tahakküm ve hayatta kalma güdüsüyle tanımlar. Siyaset, bu bakış açısında, kaçınılmazlığa indirgenir: etik iddiaların bir yanılsama, ahlaki ilkelerin ise yalnızca tahakküm araçları olduğu bir alan. İlginç bir biçimde, realistler liberal dünya düzeninin gizli varsayımlarını açığa çıkarmakta haklı olabilirken, kendi iddialarının dayandığı metafizik kabullerin üzerinden çoğu zaman kolaylıkla atlarlar. Fakat onların gerçekçiliği de pek tarafsız değil; o da dünyaya ve insanlara dair belirli bir tasavvur kurar.
Liberal çerçevenin şiddeti
Liberal dünya düzeni ise kendi varoluşunun bedelini nadiren fark eder. Bu düzeni ayakta tutan çerçeve üzerine yeterince düşünmez. Doğal ve meşru siyasal birimler olarak ele alınan egemen devletler, barışçıl ya da masum biçimlerde ortaya çıkmadılar. Sınırları savaşlar, zorla homojenleştirme süreçleri, nüfus mübadeleleri ve iç farklılıkların bastırılması yoluyla çizildi. Bu devletleri doğuran şiddet ortadan kalkmadı; yalnızca istikrara kavuşturuldu, normalleştirildi ve görünmez kılındı.
Bu tarihsel ve yapısal farkındalık eksikliği tehlikeli bir kör nokta yaratıyor. Liberal düzen, devletlerin bugün sahip oldukları meşruiyete odaklanırken, bu meşruiyetin nasıl kurulduğunu sorgulamaktan kaçınıyor. Bunun sonucunda, seçim süreçleri büyük ölçüde manipüle edilmiş otoriter rejimler dahi – Maduro örneğinde olduğu gibi – liberal dünya düzeninin kurum ve prosedürlerine biçimsel olarak katıldıkları sürece meşru sayılabiliyorlar.
Meşruiyet, ikiyüzlülük ve süreklilik
Bu anlamda meşruiyet, içerikten çok prosedüre indirgeniyor. Rejimler liberal düzenin kurallarına uyuyormuş gibi göründükleri sürece, iç uygulamaları ciddi bir sorgulamadan muaf kalabiliyor. Bu durum ciddi bir paradoks yaratıyor: demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunduğunu iddia eden bir düzen, bu ilkeleri sistematik biçimde ihlal eden rejimleri koruyabiliyor.
Yine bu liberal düzen içinde önemli bir diğer boyut, serbest piyasalara verilen merkezi rol. Tarafsız verimlilik ve refah mekanizmaları olarak sunulan bu piyasaların, gerçekte sıklıkla sömürü ve tahakküm üzerine kurulu olduğu artık gizlenemeyecek düzeyde. Devletler arasındaki ve devletlerin içindeki eşitsizlikler, sistemin tesadüfi yan ürünleri değil, onun yapısal özellikleri. Buna rağmen bu dinamikler, büyüme, kalkınma ve özgürlük söylemleri arkasında gizlenmeye devam ediyor.
İlkeler paradoksu
Bununla birlikte, bu gerilimle karşılaşıp liberal projeyi bütünüyle ikiyüzlülükten ibaret saymadan önce biraz duraklamalı belki de. Böyle bir yaklaşım, liberal ilkelerin bütün problemlerine rağmen direniş, güçlenme ve umut kaynağı olduğu sayısız durumu gözden kaçırır. Otoriter rejimlerin meşruiyet iddialarına imkan tanıyan aynı çerçeve, pek çok birey ve toplumsal hareket için de adaletsizliğe karşı mücadele etme zemini sundu.
Bu çelişki, daha iyi bir gelecek hayal eden toplumsal hareketler tarafından uzun zamandır fark edilmiştir. Bu hareketler liberal ilkeleri tamamen reddetmekten ziyade, onları sınırlarına kadar zorladılar. İnsan haklarının, hukuk önünde eşitliğin ya da özgürlüğün gerçekten ciddiye alınması halinde ne anlama gelebileceğini sordular – yalnızca siyasal değil, ekonomik ve toplumsal düzeyde de.
Liberal ilkelerin ikircikli doğası
Örneğin hukukun üstünlüğü fikri, dünyanın dört bir yanında insanların otoriter rejimlere karşı ayağa kalkmasını sağladı. Adaletsizliğin adlandırılmasını ve sorgulanmasını mümkün kılan bir dil, bağlam sundu. Bugün bu ülkede yaşadıklarımız bile bu ilkelerin hala ne kadar hayati olduğunu gösteriyor. Adaletsizliğin tanınmadığı, Tayfun Kahraman ya da Murat Çalık’a yapılanların görmezden gelindiği durumlarda, hukukun üstünlüğünün yokluğu bireysel düzeyde ne kadar somut ve yıkıcı olabildiğini ortaya koyuyor. Bu tür anlarda liberal ilkeler soyut idealler olmaktan çıkar; gereksiz ve önlenebilir acıların önüne geçen güvencelere dönüşür.
Bununla birlikte realistler, bu ilkelerin araçsallaştırılabildiğini söylediklerinde bütünüyle haksız da değil elbette. İnsan hakları söylemi ve hukukun dili, sıklıkla emperyal savaşları ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldı/kullanılıyor. Özgürlük ya da demokrasi adına şiddet uygulanmış, tahakküm insani kaygı kisvesi altında sunuldu çoğu kez. Bu ikirciklilik gözlerimizin önünde cereyan ediyor.
Yangın sonrası
Yine de her şeyin kül olmasının ardından kendiliğinden daha iyi bir şeyin, daha gerçekçi bir düzenin ortaya çıkacağına dair kör bir inanca teslim olmadan önce durup soluklanmak gerek. Maskelerin tamamen düşmesinin otomatik olarak daha gerçekçi bir düzen yaratacağı fikri, tehlikeli bir iyimserlik. Tarih bu tür bir güveni pek desteklemiyor. Çöküş, yeni olanaklar yaratmaktan ziyade, yeni bir şeyin ortaya çıkma koşullarını da ortadan kaldırabilir.
Tarihin seyri pek de umduğumuz bir şekilde biçimlenmiyor. Yeni bir dünya, ancak dur durak bilmeyen, vicdansız bir kaderle de var olabilir. Mevcut düzenin çöküşü, zümrüdüankanın yükselmesine izin veren arındırıcı bir ateş gibi işlemeyebilir; bunun yerine her şeyi tüketen, yeni bir şeyin oluşma ihtimalini tamamen silen bir yangın olabilir. Eğer insan hakları ve hukukun üstünlüğü çerçevesi tamamen parçalanırsa, onun yerini daha dürüst bir siyaset değil, “kurdun” gerçekten serbest bırakıldığı, yasa taklidiyle bile dizginlenemeyen çıplak bir barbarlık alabilir – halihazırda bu barbarlıkla karşı karşıya değil miyiz?
Yangın anı
Belki de yapılması gereken, felaketi çağırmak değil, daha talepkar ve nüanslı bir duruş sergilemek. Bir yandan insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri ayakta tutan çerçeveyle – şiddet, dışlama ve tahakkümle örülü bu çerçeveyle – doğrudan hesaplaşılması gerekir. Bu çerçeve son derece sorunlu ve her daim sorgulamanın odağında durmalı.
Öte yandan, bu ilkelerin nasıl seferber edildiğine, nasıl bağlamsallaştırıldığına ve yeniden sahiplenildiğine de bakılmalı. Onları bütünüyle terk etmek yerine, hangi koşullarda araçsallaştırıldıklarını ve bu yapıdan nasıl koparılabileceklerini sormak belki de ve zaman zaman daha anlamlı. Asıl soru, liberal dünya düzeninin mevcut haliyle yaşayıp yaşamayacağı değil; bu ilkelerin, onlara eşlik eden şiddeti yeniden üretmeden geri kazanılıp kazanılamayacağıdır.
Belki de eleştiri ile sorumluluk, ifşa ile koruma arasındaki bu gerilimde, ileriye dönük tek anlamlı imkan yatmakta.














