Aradan tam seksen bir sene geçmiş, inanabiliyor musunuz? Henüz geçmedi, sene-i devriyesi 27 Ocak’ta geliyor… Kızıl Ordu’nun Auschwitz’i kurtarışının yıldönümü…
Bugün pek üzerinde durulmuyor çünkü konu ıcığıyla cıcığıyla işlendi, bu yüzden de tatsadı… Oysa “güncelliği” hâlen var… Orada zulmedilen, aç bırakılan, ezilen, horlanan, öldürülen insanları gargaraya getiren ve “canım yapanlar da bütünüyle haksız değillerdi ya” diyenler hâlen varlar da ondan.

Zulmedilen insanlar “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olarak” orada bulunuyorlardı. İçlerinde Alman olup “siyasi” nedenlerden yatan da vardı, sırf Yahudi olduğu için “konaklayan” da, “düzen bozduğu”, Nazilerin kafasındaki “şablon”a uymadığı için çingeneler de vardı, eşcinseller de.
Bugün Auschwitz, yalnızca bir insanlık müzesi değildir. Ayrıca, “dünya o insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” cümlesindeki öznelerin bir zamanlar nasıl katledildiklerini gösteren bir ibret anıtıdır.
Mutlaka ziyaret etmelisiniz. Schindler’in Listesi gibi filmlerden gözlemlediğiniz ve seyretmeye dahi dayanamadığınız o mezbelelikte insanların ne şartlarla cebelleştiğini görmek için… Bir kez daha, insanın ne soylu ve ne rezil bir canlı türü olduğunu idrak etmek için… Yozluğun nereden ve nasıl gelirse gelsin, insanı nasıl “insanlıktan çıkardığını” anlamak için…
Krakow şehrindeki Plaszow kampının SS komutanı Untersturmführer Amon Goeth’ü hatırlayınız (hani TRT dublajında soyismini yanlış anlaşılmalara(!) mahal vermemek adına “got” diye okuyorlardı)… Evinin balkonundan dürbünlü tüfek marifetiyle kamptaki kadınları, çocukları öldüren o caniyi…
Sonra asıldı. Filmde, son nefesini “Heil Hitler” diyerek veriyordu. Aslında öyle dememiş. Şimdi gel de Hannah Arendt’i hatırlama… “Kötülüğün sıradanlığı”… Gerçekten de öyledir. Örneğin Himmler tavukçuydu, Eichmann da onca olan bitenden sonra “ben yalnızca emirleri yerine getirdim” diyebilen bir zavallıydı.

“Üç adet Auschwitz var”
Yeri gelmedi ama söyleyelim: Aslında üç adet Auschwitz var. Birincisi, kapısında serlevhamızdaki yazının yer aldığı “esas” kamp. İkincisi, genelde filmlerde falan kullanılan, nizamiye kapısının altından tren geçen ünlü Birkenau. Sonuncusu da Monowitz olarak bilinir.
Aralarında az çok üç kilometrelik bir mesafe vardır. Genelde turistler, birinciyi gezip ikinciyi es geçmeyi yeğlerler, siz öyle yapmayınız. Haybeye Varşova seferine çıkamayacağınıza göre, bir ihtimal, tuttuğunuz takımın Avrupa liginde “bir üst tura” kalmasını bekleyeceksiniz. Denk gelirse ve zamparalıktan vakit kalırsa, günübirlik gider gelirsiniz.
Ben sizin yerinizde olsam Bristol Oteli’nde kalırdım, hani Varşova SS komutanı Oberstgruppenführer Jürgen Stroop’un kaldığı otel… Hoşluk olsun. Bir de, herhalde, Krakow’a da giderdim. Otobüs ya da tren, artık hangisini tercih ederseniz. Çok çok bir saat sürer. Fakat anlayana, ne değerli bir şeydir bu…
Son bir not: “Oralarda ne yiyeceğiz hemşerim, sabah akşam gez babam gez, biz insan evladı değil miyiz” diye sızlanmayınız. Kütüphaneye dönüştürülen binalardan birinin kafeteryası da mevcut.
Eskiden o binada Yahudileri anadan üryan soyarlar, saç ve etek tıraşlarını yaptıktan sonra “numaralarlarmış”… Hâlen iştahınız var mı, bilemiyorum.
Eldeki insan malzemesinin nelere yol açabileceğinin en iyi örneklerinden biri olan bu olayı sakın ha göz ardı etmeyiniz ve burada Tarık Çelenk gibi değerli yazarların “köylülük” üzerine sarf ettikleri lafları değerlendirmeyi de ihmal etmeyiniz.
Sonra da günümüze gelip sorunuz tabii: Madem hiçbir şey değişmeyecekti, o halde biz bu naneyi niye yedik?











