Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: DEM Parti muhalif olarak kalabilecek mi? 

Suriye’de yaşanan gelişmelerin çözüm sürecinde yeni tartışmalara yol açtığı bu dönemde Ruşen Çakır, Burak Bilgehan Özpek ile söyleşti. Özpek, “DEM Parti muhalif olarak kalabilecek mi?” sorusunu cevapladı.

Burak Bilgehan Özpek, DEM Parti’nin son dönemdeki siyasal durumunu Ruşen Çakır’a yorumladı. DEM Parti’nin demokratikleşme perspektifinden giderek uzaklaştığını savunan Özpek, partinin, muhalefetin ortak demokrasi gündeminden koparak, süreci tek başına “Öcalan merkezli” bir zemine taşımayı tercih ettiğini söyledi:

“DEM Parti son bir buçuk yılda, Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesi ile birlikte ele alan bir muhalefet dili kurmak yerine, meseleyi giderek Abdullah Öcalan’ın konumuna indirgeyen bir siyaset izliyor. Bu da partiyi muhalefetin doğal bir bileşeni olmaktan uzaklaştırıyor.”

Bu yaklaşımın, DEM Parti’yi iktidar karşısında daha kırılgan bir pozisyona sürüklediğini söyleyen Özpek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Muhalefetle yan yana durmak, demokrasi, hukuk ve temel haklar konusunda ortak bir dil kurmayı gerektirir. DEM Parti ise bugün bu dili kurmakta zorlanıyor. Çünkü iktidarla kurulan temas, partinin muhalif reflekslerini zayıflatıyor.” 

“DEM Parti ‘araç’ haline geliyor”

Burak Bilgehan Özpek, DEM Parti’nin, iktidarın daha fazla güç topladığı her süreçte bir “araç” haline geldiğini söyledi:

Uğur Poyraz ile söyleşi: "DEM Parti hiçbir zaman muhalefet partisi olmadı"
DEM Parti muhalif olarak kalabilecek mi? 

“Kürt meselesi her gündeme geldiğinde, Recep Tayyip Erdoğan’ın eline yeni bir manevra alanı açılıyor. Bu manevralar sırasında DEM Parti muhalif bir aktör olarak değil, sürecin teknik bir unsuru gibi konumlanıyor.”

Özpek, kayyumlar, tutuklu belediye başkanları ve siyasal baskılar sürerken, DEM Parti’nin bu konuları ikincil plana attığını belirtti, “Türkiye’de son bir buçuk yılda demokrasi açısından hiçbir ilerleme yok. Kayyumlar durmadı, seçilmiş belediye başkanları hapiste. Buna rağmen DEM Parti, bu tabloyu merkeze koymak yerine süreci korumaya odaklanıyor. Bu bir muhalefet pratiği değil” dedi.

Burak Bilgehan Özpek, sürecin bu şekilde devam etmesi halinde, DEM Parti’nin yalnızca muhalefetten değil, Türkiye siyasetinin genel demokratik hattından da kopma riskiyle karşılaşabileceğini öne sürdü. CHP ile kurulan mesafenin kalıcı hale gelmesinin, partinin uzun vadeli siyasal etkisini azaltabileceğini söyleyen Özpek, “DEM Parti, muhalefetin ortak demokrasi mücadelesinden uzaklaştıkça yalnızlaşır. Bu yalnızlaşma kısa vadede iktidarla temas gibi görünebilir ama uzun vadede partinin siyasal ağırlığını azaltır” diye konuştu.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Burak Bilgehan Özpek’le başlayalım. Önce bir geçmiş olsun. Sağlık sorunları yaşadın ama sahalara en azından sözlü olarak dönmüş durumdasın ama evden çıkamıyorsun galiba henüz.

Burak Bilgehan Özpek: Yok. Bir diz ameliyatı oldum. Birkaç hafta evde dinleneceğim.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Şimdi, daha önce seninle birkaç kez bu konuyu konuştuk biliyorsun yine böyle özel yayınlarda ve Türkiye’deki çözüm sürecini konuşurken dönüp dolaşıp bir şekilde Suriye’ye gelmiştik. Kimileri biliyorsun sürecin esas hedefinin Suriye olduğunu söyledi. Kimileri Suriye’nin esas olay olmadığını, esas hedefin AK Parti’nin, Erdoğan’ın anayasa değişikliği olduğunu söyledi vesaire. Ama Suriye bu olayda çok merkezi bir en azından tartışma konusuydu. Şimdi ne diyorsun? Her ne kadar tam olarak sorun bitmediyse de şu anda bir sürünceme hali var malum Şam’la SDG arasında ama büyük ölçüde sanki sorun çözülüyormuş gibi duruyor. Ne diyorsun? Suriye meselesi hallolduğuna göre sürece bakabilir miyiz artık ya da Suriye meselesi hallolduğuna göre artık bu süreç meselesini unutabilir miyiz? Ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: Süreci nasıl tanımladığınıza bağlı. Daha doğrusu sürecin neyi çözeceğini düşündüğünüze bağlı. Şimdi çözüm sürecinin devam etmesi mümkün ama ‘‘Bu süreç neyi çözer?’’ diye sorarsanız bence, en başta durduğum noktadayım hâlâ daha, bu artık bundan sonra Erdoğan’ın şartlarıyla, Erdoğan’ın talepleri doğrultusunda çok fazla demokratikleşme ya da Kürt sorunu gibi gündemlerin olmadığı, Öcalan’ın daha az muhatap alındığı ve DEM Parti’nin biraz da hükümetle nasıl bir ilişki kuracağına karar vererek ilerleyeceği bir süreç olacak. Yani bu benim ilk başta söylediğim, ilk günden itibaren söylediğim argümandı. Şu anda da oraya doğru çok hızla gittiğimizi görüyorum. Çünkü Ruşen abi, sürecin başından beri çözüm sürecine iki farklı açıklama getirildi. Daha doğrusu çözüm sürecini meşrulaştırmak için iki farklı vehim gelişti. Bir tanesi, Türkiye’nin işte demokratikleşmesi açısından atılan idealist bir adım olduğunu söyleyenler. Şimdi buna katılmıyorum. İki sebepten dolayı katılmıyorum. Birincisi, Kürt sorunu demokratikleşme ile ilişkili bir sorun olabilir. Fakat neden sonuç ilişkisi açısından baktığınızda ‘‘Kürt sorununu çözmek Türkiye’yi demokratikleştirecektir’’ diyemeyiz. Fakat aksini iddia edebiliriz. Yani, ‘‘Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt sorununun çözümü için bir ön koşuldur’’ diyebiliriz. Fakat biz yıllardır, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında önceliği demokratikleşmeye değil Kürt sorununu çözmeye verdik. 2009’da bu böyle oldu, 2013’te böyle oldu. Son süreçte de bence böyle oldu. Yani Türkiye’deki genel demokrasi durumunu, hukukun üstünlüğünü ya da işte demokratik kurumların mevcut yapısını sorgulamadan doğrudan Kürt sorununu çözmeye çalışıyoruz ve Kürt sorununu çözdüğümüz zaman demokratikleşmeyi umut ediyoruz. Üstelik Kürt sorununu çözebilmek için demokrasiyi askıya almayı, hatta otoriterliği, tek adamlığı da iyi bir şey olarak görmeyi salık veren de bir görüş var açıkçası. Bu Türkiye’yi daha fazla otoriterleştirir. Kürt sorunu çözülmediği gibi Türkiye’yi daha fazla otoriterleştirir bence. Yapılması gereken şey, öncelikli olarak Kürtlerin etnik talepleri üzerinden ilerlemek veyahut PKK’nın Öcalan’ı muhatap olarak kabul etme şartı üzerinden ilerlemek yerine Türkiye’nin genel itibarıyla bütün vatandaşları etkileyen adalet sorunlarını, hukuk sorunlarını, demokrasi sorunlarını tartışmak ve çözmekti. Dolayısıyla Kürt sorununu çözmek Türkiye’yi demokratikleştirmez. Teorik olarak bence böyle. 2013’te de böyle oldu. Yani Erdoğan’ın Kürtler için öngördüğü senaryo; kendisine daha fazla güç verilmesi karşılığında onlara özerk bir yaşama alanı veyahut iktidardan, kamu kaynaklarından pay alma dışında bir şey yok. Yani Erdoğan’ın onlar için öngördüğü formül bu. 2015’te de böyleydi. Yani “400 milletvekili verin bu iş çözülsün” ya da “Çözüm sürecinin devam etmesi için başkanlık sistemi gibi bir sisteme ihtiyacımız var, güçlü bir başkana ihtiyacımız var” söylemi Erdoğan’ın söylemiydi. Ben bunun dışında bir noktada olduğu kanaatinde değilim Erdoğan’ın hâlâ daha. Birincisi bu. İkincisi pratik olarak, yani geride bıraktığımız bir buçuk seneye baktığımızda biz demokrasi adına Kürt sorunu çözüyoruz fakat Türkiye’nin demokrasisinin son bir buçuk senede geldiği yere bir bakmamız lazım. Yani kayyum uygulamalarından vazgeçildi mi? Vazgeçilmedi. Türkiye bir buçuk sene öncesine göre daha demokratik mi? Daha demokratik değil. Seçilmiş belediye başkanları şu anda hapishanede mi? Hapishanede. Dolayısıyla sistemin rekabetçi doğası tehlike altında mı? Tehlike altında. Yani meseleyi idealist bir zaviyeden ele alan insanlar hem teorik olarak hem de pratik olarak bence oldukça zor durumdalar şu anda. Çünkü Kürt meselesi Türkiye’yi demokratikleştiren bir moment yaratmıyor. Tam aksine Kürt meselesi ne zaman sandıktan çıkarsa Türkiye ciddi anlamda Erdoğan’ın daha fazla güç elde ettiği, daha otoriterleştiği bir dönemin kapısını aralıyor. Bu durum böyle. İkincisi, biraz daha Devlet Bahçeli’nin söylemlerini meşrulaştırmak için meseleyi jeopolitik bir kılıfa uydurmak isteyenler. Şimdi ben buraya da çok itiraz etmiştim. Birincisi, çözüm süreci başladığı zaman Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik farklıydı. Çözüm süreci devam ederken muhatap olduğu jeopolitik denklem daha farklı. Yani çözüm süreci başladığı zaman Ahmed eş-Şara Suriye’nin başında değildi. Suriye’yi Esad yönetiyordu ve Esad yönetiminin arkasında Rusya vardı, İran vardı, Hizbullah vardı ve SDG yapısı Esad’la bir anlaşma içerisindeydi ve ciddi anlamda Biden yönetiminin desteğine sahipti. Şimdi çözüm süreci bu jeopolitikle başladı. Öyle değil mi?

Ruşen Çakır: Evet.

Burak Bilgehan Özpek: Şimdi devam eden süreçte Suriye devrimi oldu, ki bu da Ankara’nın beklediği bir şey değildi. Neden Ankara’nın beklediği bir şey değildi? Çünkü 14 Kasım’da Cumhurbaşkanı, Arap Birliği toplantısının dönüşünde zannedersem bir beyanat veriyor. İletişim Başkanlığı’nın sayfasında hâlâ daha bu beyanat var. Diyor ki: “Biz Esad’la terörün sonlandırılması için görüşmeye hazırız.” Yani Ankara’nın da beklediği bir şey değil bu. Yani Esad’ın düşeceği bilgisi çok önceden Ankara elitlerinin haberinin olduğu, ona göre politika geliştirdikleri ve Cumhurbaşkanı’nın söylemini de bu minvalde değiştirdikleri bir durum değil. Nasıl oldu bu olay? Biliyorsunuz 7 Ekim saldırılarından sonra işte İsrail daha agresif bir bölge politikası izlemeye başladı. İşte Hizbullah’a yönelik bu telsiz patlatma hadisesini biliyorsunuz. Daha sonra Nasrallah’ın öldürülmesi, çok ciddi anlamda Hizbullah’ın askeri gücünün kırılmasıyla birlikte Hizbullah, Esad’a sunduğu desteği bıraktı; tekrar Lübnan’a geri döndü ve desteksiz kalan Esad açık hedef haline geldi ve Suriye’de Ahmed eş-Şara yönetimi ele geçirdi. Şimdi bu hadiseler böyle neden sonuç ilişkileri içerisinde ilerliyor ve Ankara 14 Kasım itibarıyla Hizbullah’ın çekilmesinin böyle bir sonuç üreteceğini öngöremiyor. Öngörememesi de çok normal. Kimse öngöremiyor. Yani olaylar Şam’a kadar gidecek, Şam’daki hükümeti değiştirecek ya da Suriye’de büyük bir devrim olacak öngörüsünde çok kimse bulunamıyor. Ve bu kendiliğinden olan bir şey. Yani hayat böyle işliyor, neden sonuç ilişkisi üzerine. Ve birdenbire biz Şam’da Ahmed eş-Şara hükümetini görüyoruz. Şimdi ben o zaman şöyle düşündüm: Çözüm sürecini destekliyor musunuz, desteklemiyor musunuz? Bunlar normatif yaklaşımlar. Yani insanın ideolojisi, kimliği, o anki hisleri, hayata bakış açısı, arkadaş grubu, sosyalleştiği epistemik komüniteler; bunların hepsi o noktadaki duruşunu etkileyebilir. Ama mesele bu değil. Mesele, çözüm sürecinde Erdoğan gerçekten PKK’yla müzakere yapmaya ihtiyaç duyuyor mu? Şimdi şöyle bakmak lazım: Türkiye’deki PKK varlığı sonlandırılmış. Türkiye, Kuzey Irak’ta pragmatik bir yapıyla iş birliği yapıyor. Yani Barzanilerle bildiğiniz iş birliği yapıyor. Karşılıklı ticari anlaşmalar var. Barzani ailesi de gayet pragmatik zaten. Ve Suriye’de Ahmed eş-Şara gibi uzun yıllar boyunca Türkiye ile yakın ilişkide bulunmuş, çok güçlü, askeri yetenekleri yüksek, askeri kapasitesi yüksek bir adam Suriye’yi yönetiyor ve Erdoğan’ın yerine kendinizi koyun. Sizin Türkiye’de kazandığınız bir savaştan sonra Kuzey Irak’ta pasifize ettiğiniz bir örgüt var ve Suriye’de de yıllardır temasta olduğunuz, çok yakın çalıştığınız Ahmed eş-Şara devrim yapıyor. Gerçekten Erdoğan toplumun %80’inin karşı olduğu bir sürece bu kadar jeopolitik avantajlara sahipken devam eder mi? Gerçekten eder mi? Yani asıl soru bu. Erdoğan’ın bu sürece devam etmesi için bir ihtiyaç sahibi olması lazım, yani bir şeye ihtiyacının olması lazım.

Ruşen Çakır: Yani diyorsun ki, Erdoğan’ın böyle bir ihtiyacı yok. Yani zaten bir anlamda terörsüz Türkiye’ye bir şekilde fiilen ulaştı diyorsun. Yanlış mı anlıyorum?

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Evet. Yani bu süreç Öcalan’la müzakere edilerek, DEM Parti’ye yeni bir statü kazandırılarak, işte cumhuriyetin niteliklerini ya da Kürt siyasetinin yıllardır savunduğu koşulları müzakere ederek yerine getirme süreci değildi Erdoğan için. Bu süreç zaten hâlihazırda kazandığı bir savaştan sonra örgütün dağılması ve işte örgütte suça bulaşmamış unsurların entegre edilmesi süreciydi. Aslında bürokratik, teknik bir süreçti Erdoğan için. Yani Suriye’deki değişimden sonra hele tamamen ona döndü.

Ruşen Çakır: Peki şöyle bir şey sorabilir miyim bir geçiş sorusu olarak? Şu anda biz bu yayını yaptığımızda Suriye’deki mesele henüz hallolmadı. Az da olsa, bana göre az da olsa bir çatışma ihtimali var. Yani SDG ile Şam, Suriye ordusu arasında çatışma ihtimali var. Bu çatışma ihtimalinin gerçekleşmesi durumunda bunun Türkiye’ye yansıması olur mu, olmaz mı?

Burak Bilgehan Özpek: Olur, tabii ki olur. Yani şöyle söyleyeyim Ruşen abi, şimdi çok ezbere giden söylemler var. Mesela “Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi çözüm sürecine zorluyor, Amerika Birleşik Devletleri Kürtleri himaye ediyor.” Şimdi biz başka bir şey mi izliyoruz bilmiyorum. Yani geçmişte Biden’ın hükümetiyle sorun yaşayan, Avrupa Birliği hükümetleriyle sorun yaşayan bir AK Parti oldu. Çok ciddi sorunlar yaşadılar. Hatta bu sorunlar Türkiye’yi Rusya ile yakınlaşmaya itti. Bu da çok simetrik bir yakınlaşma değildi bence. Çok asimetrik ve Türkiye’nin egemenliği açısından çok tehlikeli bir yakınlaşmaydı. Bunu niçin anlatıyorum? Sorunların ne denli ciddi olduğunu izleyicilerimiz anlasın diye anlatıyorum. Fakat Trump’la beraber son bir buçuk senede başka bir hikâye izliyoruz biz. Yani Trump, Suriye’deki değişimi tamamıyla Erdoğan’ın marifeti olarak değerlendiriyor. Erdoğan’ın bölgesel bir güç olmasının önünü açıyor, teşvik ediyor, cesaretlendiriyor ve SDG ile yakın bir Amerika ama Ankara ile problemli bir Amerika hikâyesini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu bir. Yani Türkiye yapısal olarak Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini ciddi anlamda düzeltmiş gözüküyor. Dolayısıyla şu anda hem Şam’daki yönetimin askeri kapasitesi hem Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile iyi ilişkileri ve yine Türkiye’nin tabii ki askeri kapasitesi Suriye’deki olası bir çatışma durumunda Kürtleri çok zor duruma düşürür. Öyle düşünüyorum ben. Yani burada daha makul davranmaları gerektiğini; nüfuslarıyla, demografileriyle mütenasip bir pozisyon almaları gerektiğini düşünüyorum. Şunu da söyleyeyim, bunu da söylemem gerekiyor. Şimdi bu Suriye hikâyesinde hakikaten en başından beri çok romantik ve — lütfen offend olmayın ama — romantik sol bir taraf oldu. Yani mesela Kürtler orada bir parlamento kurmak yerine kanton sistemi üzerinden ilerlediler ya da işte Barzani’ye yakın grupları entegre etmek yerine daha ideolojik bir ajanda izlediler. Şimdi yeniden eğer o romantizm baskın gelirse ve mücadele retoriği, savaş retoriği yeniden Suriye’de egemen olursa orada başka bir şeyden konuşuruz. Yani o, bana sorarsanız, bir hayatta kalma mücadelesinden ziyade intihar gibi bir durum olur, mevcut koşullar altında söylüyorum. O yüzden bir aklıselimin galip geleceğini ve böyle bir şeyin olmayacağını umut ediyorum.

Ruşen Çakır: Evet. Ben de öyle umuyorum ve tabii ki ben artık şey yapmıyorum, ‘‘şöyle olur’’ demiyorum biliyorsun. Çok kötü insanlar… Neyse. Peki, şimdi diyorsun ki: Erdoğan’ın aslında çok da fazla ihtiyacı olan bir şey değil. Ama sonuçta başlamış bir şey var ve bir rapor bekliyoruz. O rapordan hareketle de Meclis’in birtakım yasalar vesaire yapmasını bekliyoruz. Sen nasıl bir şey öngörüyorsun burada? Yani böyle bir çok gürültülü olmayan, demin bir ara bahsettin, suça karışmamışların topluma entegrasyonu vesaire. Nasıl bir şey öngörüyorsun? Mesela şöyle söyledi dün Feti Yıldız: “Raporda umut hakkı da olacak.” dedi mesela. Umut hakkı deyince de Öcalan geliyor akla mesela. Bunlar olur mu sence?

Burak Bilgehan Özpek: Ya olabilir de Ruşen abi, Öcalan’ın umut hakkını neyle açıklayacaksınız, Öcalan sevgisinden başka? Şimdi Öcalan’a gitmişsiniz ve demişsiniz ki: “İşte sen bu Kürt siyasi hareketinin liderisin. Biz burada savaşmak istemiyoruz. Bu işi suhuletle çözmek istiyoruz. İşte bu Suriye’de PKK unsurları var, silah bırakma çağrısı yap, silah bıraksınlar, biz de devam edelim.” Şimdi geldiğimiz noktada ne oldu? Yani Suriye PKK’sını Türkiye Öcalan’ın telkinleriyle mi pasifize etti, yoksa güç ve silah yoluyla mı pasifize etti? Nedir burada Öcalan’ın fonksiyonu? İşlevi nedir? Öcalan’ı mutlu etme isteğinin sebebi nedir? Yani Türkiye’de zaten faaliyetlerini bitirmiş, sonlandırmış, faaliyet yapamaz hale gelmiş bir PKK var. Yani Türkiye’deki PKK’nın Türkiye’den çekilmesi son derece performatif bir hareket. Yani çekilmediği zaman Türkiye’de hayatı felç eden, Türkiye’de insanları korku içinde yaşatan etkin, güçlü bir örgütten falan bahsedemeyiz. Geçtiğimiz yıllarda, yani geçtiğimiz 4-5 sene içerisinde biz çok ciddi anlamda bir PKK eylemi görmedik. Zaten hareket edemez halde olan ve insan kaynağı oldukça zayıflamış bir örgütten bahsediyoruz. Yani olmayan bir şeyden feragat etmesinin bir anlamı yok. Öcalan nerede önem kazanıyor? Suriye’de. Eğer bu insanlara silah bıraktırsaydı ve Şam yönetimiyle Öcalan bir anlaşmayı organize edebilseydi Öcalan’ın hayati bir rolü olduğundan bahsedebilirdik. Fakat şu anda Suriye PKK’sını Türkiye güç yoluyla pasifize etti. Öcalan’la müzakere yoluyla pasifize etmedi. Dolayısıyla Öcalan’ı mutlu etme isteğinin sebebini ben gerçekten anlamıyorum. Yani benim anlamamam önemli değil de bunu nasıl açıklayacaklar onu da anlamıyorum. Yani Öcalan’a umut hakkı vermeyi nasıl açıklayacaklar onu bilmiyorum. Tayyip Bey’in buna karşı tavrı ne olur onu da bilmiyorum. Çünkü ben AKP’nin komisyon raporunu okudum. Bütün partilerin komisyon raporlarını okudum. Bana da sorarsanız AKP bu meseleyi güvenlik bürokrasisi üzerinden, PKK unsurlarının silah bırakıp bırakmadığının tespiti yapıldıktan sonra derece teknik bir süreç olarak görüyor ve örgütün dağılma ve tekrar topluma entegre edilme süreci olarak ele alıyor. O entegre etme süreci de gerçekten sıkı gözlem mekanizmaları üzerinden, yani normal sivil vatandaşlar gibi olmayacaklar, son derece gözetlenecekler yani takip edilecekler falan; belki belediyelere yerleştirilecekler. Öyle bir şey anladım ben. Ondan sonra anayasa falan, orayı da geçiştiriyorlar raporda; işte şeffaflık, idari performans falan bir şeyler söylüyorlar. DEM’in raporuna bakıyorsunuz Ruşen abi. DEM cumhuriyetin yanlış kurulduğunu söylüyor. Yani “Bu cumhuriyeti yeniden kurmalıyız” diyor. Hatta Kürt nüfusun yoğunluklu yaşadığı bölgelerde bazı hukuki esneklikler, yani ikili hukuk çağrışımı yapan, federasyon çağrışımı yapan taleplerde bulunuyor. Şimdi bu partiler nasıl oturup bir rapor yazacak? Mesela CHP’nin raporuna baktığınız zaman o da diyor ki: “Demokrasi sorunlarını çözmeden Kürt meselesini çözemezsiniz.” Şimdi bu partiler nasıl oturup ortak bir metin yazacaklar? Ben hakikaten çok merak ediyorum. Yani şu anda hasta yatağımda beni merak içerisinde ayakta tutan şeylerden bir tanesi bu ortak rapor. Çok bekliyorum yani, nasıl bir rapor olacak?

Ruşen Çakır: Ama çok şey diye söyledi Feti Yıldız: “Oldu bitti, sorun yok.” dedi. “Çıkıyor” dedi. “Ay sonuna kadar çıkacak” dedi.

Burak Bilgehan Özpek: Bilmiyorum yani. Hani iddialı bir durum.

Ruşen Çakır: Belki şöyle bir şeydir Burak; yani herkes kendi raporunda hani kabaca dostlar alışverişte görsün, hani bayrak gösterme yapıp sonra aralarında o mutabakatı masa başında o kapalı toplantılarda kuracaklardır. Neyse, nasıl noktalayalım? Son olarak ne söylemek istersin? Şimdi önümüzde ne var? Sonuçta diyorsun ki, zaten terör pek kalmadı. Burada Kürt sorununun çözümü de çıkacak gibi değil. Ne olacak peki? Nereye gidiyoruz?

Burak Bilgehan Özpek: Bundan sonra DEM Parti’nin pozisyonu önemli. Yani kendisini muhalefetin bir parçası olarak konumlandırması çok zor. Çünkü muhalefet yıllarca DEM Parti’in sivil siyasi bir parti olduğunu ve PKK ile aynı şey olmadığını seçmenine anlatmaya çalıştı. Yani mesela bu 2023 sürecini hatırlıyoruz hepimiz. Genel itibarıyla HDP’nin sivil bir parti olduğu, Demirtaş’ın Öcalan’dan farklı olduğu; dolayısıyla HDP ile yapılacak bir iş birliğinin PKK’yla iş birliği yapmak anlamına gelmediğini anlatmaya çalıştı. Düşünün, o kadar gayret göstermesine rağmen seçimleri kaybetmesinin sebeplerinden bir tanesi de işte o kampanya döneminde PKK’yla muhalefetin yakın olduğu üzerine kurulan söylemdi. Yani Tayyip Bey böyle bir söylem kurdu ve seçim iktidar tarafından yeniden kazanıldı. Şimdi bu geride bıraktığımız bir buçuk sene içerisinde DEM Parti öyle bir pozisyon aldı ki demokratikleşme taleplerini gündeme getirmekten ziyade Öcalan’ın meşrulaşması gibi bir öncelikle hareket etti. Yani PKK’dan uzaklaşmak yerine tam tersine PKK’ya daha yakınlaşan, Öcalan’a daha yakınlaşan bir DEM Parti gördük. Dolayısıyla DEM Parti’nin muhalefetin artık uyumlu bir parçası olma ihtimali yok. Muhaliflerin de, yani en azından şöyle söyleyeyim, sağ muhaliflerin de DEM’in içinde olduğu bir projeye yaklaşma ihtimali bence yok açıkçası. O yüzden DEM Parti muhalefete çok rahat gelemez. Görebildiğim kadarıyla DEM Parti içerisinde de böyle demokrasiyi ya da çözüm meselesini önemsemeden hükümetle birlikte olmak isteyen bir grup insan var. Bunlar önemli insanlar, partinin yöneticileri. Hani Türkiye’nin demokrasisi nereye giderse gitsin, Kürt sorununda adımlar atılsın ya da atılmasın hükümetle ilerlemek ve hükümet kaynaklarından pay almak isteyen parti eliti var ve parti elitine yakın iş adamları var. Onlar kendilerini muhalefetin dışına çıkartıp hükümetle doğrudan veya dolaylı bir iş birliği yapmayı, belediyeleri bu şekilde geri almayı isteyebilir. Tayyip Bey’in arzusu da bu yönde olur. Yani size başta söyledim; bundan sonra devam edecek süreç Kürt sorununu çözmez. Türkiye’nin demokratikleşme sorununu çözmez. Türkiye’nin jeopolitik ihtiyaçlarını da çözmez. Bundan sonra devam edecek süreç, eğer devam edecekse, Tayyip Bey’in siyasi ihtiyaçlarını çözer ya da çözmez.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Burak, çok sağ ol.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.