Böyle bir film vardı… Senaryosunu bizim Kaptan’ın (Attilâ İlhan) yazdığını biliyordum ama “rejisörünün” Ertem Göreç olduğunu yeni öğrendim.
Belki hatırlayanınız bulunur diye değindim ve fakat çok eski bir filmdir bu… Başrollerde Ayhan Işık ve Semra Sar’a “babacan polis komiseri” rolüyle (her zamanki gibi!) Hulusi Kentmen eşlik etmektedir. Allah bilir, Ahmet Tarık Tekçe falan da oynamıştır…
Gazeteleri açanlar, televizyona “takılanlar”, durumu “sosyal medyadan” izleyenler belki hissedememiş olabilirler sıcak havanın, nemin ve savaşın acı kokusunu… Oysa birkaç haftadır haberleri Şam canibinden almaktayız. İzmirli Tabip Yüzbaşı Feridun Hakkı’dan haber var mı?

“Hanehalkının” Haco diye ünlediği Hatice Hanım şimdi nerelerdedir, o esmer güzeli? Osmanlı ordusu geri çekilmiştir, “Alaman” zabitleri çoktan çekip gittiler… General Allenby’ın saldırısı yüzünden yedinci ordu darmaduman vaziyette… Mustafa Kemal derler bir Türk subayı, Halep üzerinden Pozantı’ya çekiliyormuş… İzmir ne haldedir peki?
Ağır ve sapsarı toz bulutlarının akabinde birbirini deşmeye muntazır yoksul insan kitleleri… Sakalı ihanet kokan askerler, Frenk eğitimli Osmanlı entelektüelleri, biçare çarşı esnafı beklemededir: “Boşluğu kim dolduracak?” Öyle ya, siyaset ve doğa boşluk kaldırmaz.
Önce Fransızlar gelecekler. Sonra da Hafız ve Rıfat. İşte bu Rıfat, o Rıfat’tır. “Hafız’ın küçüğü”…
O zamanlar, Baas Partisi’nde Rıfat’ın yükselişi bir rahatsızlık sebebiydi… Bunu dillendirebilecek hiçbir parti mensubu bulunmuyordu elbette… Kendisine ait özel birlikleri vardı. Bir “resmi konumu” da vardı elbet: Başkan yardımcısıydı.
Rıfat, Planlama Bakanlığı memurlarından birine yazdırdığını sandığımız “1961 Öncesi Suriye’de Azgelişmişlik” konulu bir incelemesiyle Moskova’daki Patrice Lumumba Üniversitesi tarafından “fahri doktorluk” payesiyle ödüllendirilmiş…
O karanlık soğuk savaş yıllarında diğer ülkelerden liderlerin görüştükleri yegâne isim, gene Rıfat’tı… Haydar Aliyev’den başla, Ariel Şaron’la devam et… Hafız kalp krizi geçirdiğinde Suriye ordusu, emirleri Rıfat’tan alıyordu. Arafat’la kapışma emrini veren de yine ta kendisiydi.
“Suriye’de sert ve güçlü bir rejim gerekli”
Rıfat, ancak ağabeyinin gölgesi altında sesinin desibelini yükseltebilen çirkin bir adamdı… Ordunun üst düzey generalleri tarafından “pek tutulmamasına” karşılık birçok yetkisi ve “vukuatı” bulunuyor. 1981 senesinde, Hafız’a düzenlenen başarısız suikast girişiminin hemen akabinde tutuklanıp “voltaya hız vermeleri” istendiği için mapus damlarına düşen 700 siyasi tutukluyu “temize havale” ediyor…
En bilineni de 1982’deki Hama katliamında öldürttüğü 40 bin insandır.
Rıfat’a göre “Suriye’de sert ve güçlü bir rejim gerekli”, öyle diyor, “devrimi savunmak için gerekirse bir milyon Suriyeliyi ölüme göndermeye hazırım, Hitler ve Stalin kendi rejimlerini korumayı iyi biliyorlardı…”
O günlerde Şam sokaklarında gezinen bir insan şu sözü rahatlıkla duyabilirmiş: “Yediğin her muza karşılık Rıfat’a 3 lira ödersin”… Uyuşturucu ticaretinden aldığı komisyonlar bir yana, yabancı kuruluşlarla yapılan tüm antlaşmalarda yüzde 10 “haracını” garanti alırmış… O günlerde ticaretle iştigal eden bir Arap şirketi, Rıfat’a “uygun bir meblağ paslayarak” rahatlıkla Yahudi şirketleriyle iş tutabilirmiş.
Kendi halkının kanıyla “devrim muhafızlığı” yapan Rıfat, dün ölmüş. Ağabeyi öleli yirmi altı sene oluyor. Bir başka yakın akrabası, “zorunlu ikamet” nedeniyle Rusya’da konaklıyor.
Rıfat, 88 yaşındaymış. Arz küresinin altında kendi insanlarının hayatını zindan etmekten geri kalmayan diğerleri gibi, yatağında ve acı çekmeyerek ölmüş.
Suriye sahasından gelen korkunç sesler uzak bir uğultuyla kulaklarımızı sarsarken, ortalığın toz dumanı kafa karışıklığı yaratır ve sapsarı güneş hakimiyetini sürerken… Toz bulutları, nida ve sual işaretleri, kanla bezenmiş tabutlar, ağıtlar, bitmek bilmeyen antlaşmalar… Artık Hükümet Konağı’nda “Rıfat diye biri” yok.
Bundan böyle de olmasın zaten.












