İsmail Fatih Ceylan yazdı | Ülkücülerin unuttuğu yazar: Cavit Ersen

1970’li yılların ideolojik kamplaşması içinde ülkücü gençliğin elinden düşmeyen Kızıl Zindanlar ve devamındaki romanlarıyla bir döneme damga vuran Cavit Ersen, milliyetçi edebiyatın en çok okunan yazarlarından biri haline geldi. Ancak yüz binlerce satan kitaplarına ve yarattığı etkiye rağmen hayatının son yıllarını yoksulluk ve yalnızlık içinde huzurevinde geçiren Ersen, ardında hem politik tartışmalarla yüklü bir edebiyat mirası hem de Türkiye’nin hafızasından silinmiş hüzünlü bir hikâye bıraktı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı | Ülkücülerin unuttuğu yazar: Cavit Ersen

Yetmişli yılların sonuna doğru biz lisedeyken, okuldaki ülkücü arkadaşların elinde Kızıl Zindanlar adında kalın bir kitap görmeye başladık. Gerçi en çok okudukları ve tavsiye ettikleri Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık kitabı olurdu ancak bir anda Cavit Ersen’in Kızıl Zindanlar kitabı bir moda gibi yaygınlaşmıştı. Hem birbirlerine, hem bizlere hararetle tavsiye ediyorlardı.

Bazı öğretmenlerimiz ülkücüydü. Kazım adlı ülkücü öğretmenimiz derslerde o kitabı getirir masaya koyar, arada açıp okurdu. Kızıl Zindanlar’dan sonra Kara Zindanlar, onun ardından da Zindanlar birbirini takip eden üç nehir romandı.

Okulda kimi öğretmenler açık ya da gizli kendi ideolojilerine uygun eserleri empoze etmeye çalışıyordu. Daha sonra büyük bir müteahhit olacak olan bir öğretmenimiz Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okurken, Edebiyat öğretmeni olan eşi Yaşar Kemal’in İnce Mehmed’ini okumamızı tavsiye ederdi. Din Dersi öğretmenimiz de Said Nursi’nin Gençlik Rehberi’nden bazı bölümler okur, çoğumuza küçük Risale kitaplarından hediye ederdi.

Ben zaten her türlü kitabı okuduğum için, arkadaşların elinde gördüğüm kitapları merak ediyor ve okumak istiyordum. Kızıl Zindanlar’ı değil ama aynı yazarın Beyaz İhtilal romanını daha önce okudum.

Kitabın yazarı Cavit Ersen’in gerçekten çok akıcı bir üslubu vardı. Ülkücü öğretmen Ertuğrul ile Feke CHP ilçe başkanının oğlu ile evlendirilmek istenen Semi’nin aşklarını anlatıyordu. Ama bir yandan 1940’lı 1950’li yılların olaylarına yer vermesi çok dikkatimi çekmişti. Tek Parti’den çok partiye geçiş döneminde yaşanan entrikalar, Celal Bayar ve arkadaşlarının CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kurması, daha sonra DP’nin iktidara gelmesi, Adnan Menderes’in başbakan olması gibi konularla birlikte, Ertuğrul ile Semi’nin aşkları bir arada heyecanla sürüklüyordu okuyanı. CHP’nin iktidardan düşmesi, halkın DP’yi iktidara getirmesiydi Beyaz İhtilal.

Roman oldukça hacimliydi ama bir solukta okutuyordu kendini. Bana çok farklı gelmişti. Farklı gelmenin sebebi, o zamana kadar sağcılığı ele alan, ülkücüleri veya İslamcılığı anlatan romana pek rast gelmemiştim. Solcularla ilgili dünya kadar anı kitabı veya roman vardı. 1971 muhtırası dönemine dair pek çok roman okumuştum, bazılarının kahramanları ağır işkence görüyor, kimisi faşistlerce öldürülüyordu. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı en aklımda kalanı. Bir de o dönemde solun bunalımına dair romanlar yaygınlaşmaya başlamıştı. En çok Selim İleri’nin romanları bizi çekiyordu. Bir Akşam Alacası’nı dönüp dönüp okuyordum. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı da elimizden düşmezdi.

Ama ülkede sadece solcular değil, ülkücüler ve bazılarını şeriatçılar dediği, kimilerinin akıncı dediği İslamcılar vardı. Gerçi dindar camiada Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler, Yavuz Bahadıroğlu, Ahmet Günbay Yıldız gibi çok okunan yazarların kitapları yüz binler satıyordu. Fakat büyük bir gençlik tabanı olan ve sol ile mücadele eden ülkücülerin romancısı yok gibiydi.

İşte Cavit Ersen, tam da ülkücüleri ve ülkücü davayı anlatan bir romancıydı. Kızıl Zindanlar peynir ekmek gibi satıyordu ve diğer kitapları da ardı ardına baskı yeniliyordu. Yayıncısı, yazarın Başbuğ kitabının ön sözünde, “Zindanlar serisini basmaktan, yazarın diğer çalışmalarını basmaya fırsat bulamadığını” yazmıştı.

Nazım Hikmet’e Kremlin’de bir villa tahsis edilmişti

Ülkücülerin bestseller romancısı Cavit Ersen, Kızıl Zindanlar romanı başta Türkiye’de, geri kalanı komünist Sovyetler Birliği’nde Moskova’da geçiyordu. Orada Nazım Hikmet başta olmak üzere, tanınmış komünistler Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunuyor, hain emellerini gerçekleştirmek için planlar kuruyor, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp komünist bir diktatörlük kurmak için mücadele ediyorlardı. Türkiye’den gelen Selim’i ise milliyetçi olduğu için zindanlara atıyorlar, işkence ediyorlardı. Roman Selim’in komünist Nazım Hikmet ve arkadaşlarına karşı verdiği mücadele üzerine kurulmuştu.

Beni en çok şaşırtan, solcuların Türkiye’nin en büyük şairi dediği Nazım Hikmet’in romanın bizzat en kötü karakteri olmasıydı. Romanı okuyan, komünistlerin ne kadar canavar ve zalim olduğunu iliklerine kadar hissediyor, Sovyetler Birliği’ne, Moskova’ya, TKP’ye, komünistlerle işbirliği yapan CHP’ye, Nazım Hikmet’e, TKP’nin kurucu kadrosuna nefret kusuyordu.

Romanda yazıldığına göre, Nazım Hikmet Sakarya meydan savaşı yapılırken Türkiye’den kaçmış, Doğulu Komünist Emekçiler Üniversitesi’ne girmişti.

 “Nazım Hikmet’e Kremlin’de bir villa tahsis edilmişti. Kızıl şair orada, Sabiha ve Zekeriya Sertel’ler, Abidin Dino’lar ve ünlü! Türk romancılarıyla hasbihal eder, Türkiye’yi komünizmin kucağına atmak planlarını hazırlardı.” (Zindanlar, S. 77)

Adnan Cemgil, Behice Boran, Zeki Baştımar, Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel, M. Ali Aybar, Şefik Hüsnü, Şevket Süreyya Aydemir gibi daha nice isimler üç kalın romanda yer alıyor.

Şevket Süreyya, roman kahramanı Selim’in başını yakan kişidir.

“Bir zamanlar Şevket Süreyya vardı, Karaköy’deki özel bürosunda, Almanya’da teknisyen olarak göndermek istedikleri gençleri doğrudan doğruya Moskova’daki Kızıl İhtilal Üniversitesi’ne sevk ediyordu. Şevket Süreyya, daha sonraları CHP’nin Türkiye Komünist Partisi ile işbirliği yapmasını savunan ve yetkililerine bu hususta çeşitli telkinlerde bulunan bir yoldaştı.” Almanya’ya gitmek isteyen Selim’i Moskova’ya göndermiş, Almanya’ya gideceğini sanan Selim kendini Moskova’da bulmuştu.

Devamı Kara Zindanlar ise o dönemde ikinci komünist ülke diye bildiğimiz Küba’daki komünistlerin zulümleri anlatılıyordu. Bu romanın kahramanı, Kızıl Zindanlar’daki Selim’in oğlu Selim’di. Komünistler onu Küba’ya kaçırmış, o da kara zindanlara atılmıştı.

Son kitap Zindanlar da ise konu Türkiye’deki CHP’nin yaptığı kötülüklerdi. CHP’ye sızan komünist yazarlar, 27 Mayıs darbesi, Başbakan Menderes’in ve iki bakanın idam edilişi, ülkede çoğu insanın üzülmesi, Başbuğ Türkeş’in siyasete atılması romanın en can alıcı bölümleri.

Cavit Ersen, yetmişli yılların sonlarında ülkücülerin en popüler, en çok okunan yazarıydı. Millet gazetesinden Hasan Yavaş’ın Cavit Ersen’in Başbuğ kitabının önsözünde yer verilen yazısına göre, Cavit Ersen Yaşar Kemal’den bin kat güçlü yazardı.

“Bir Yaşar Kemal’den bin kat güçlü ama tevazuun zirvesine tırmanmış bir Cavit Ersen’i günümüzün dev yazarlarından biri olarak işaret edersek acayip bakanlar olabilir. Lakin kişiye değer katan eserleridir. Her şeyden önce Cavit Ersen’in eserlerini okumak, yakından takip etmek gerekir. (Başbuğ, Hasan Yavaş, s. 44)

O yıllarda 250 bin basılan Kızıl Zindanlar romanı hakkında Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: “Cavid Ersen’in ‘Kızıl Zindanlar’ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen’in Kızıl Zindanlar’ında görünüz…

İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar’ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz…”

Cavit Ersen’in zor yılları

Ülkücülerin şöhretli yazarı Cavit Ersen, oldukça popüler olmasına rağmen, kendi hayatında yazdığı kitaplar yüzünden oldukça sıkıntılı günler yaşar. Kanlıca’daki evi yıkılır, çocuklarıyla sokakta kalır.

“Eskiden Kanlıca Leylaklar mevkiinde denizin üstünde, koruluklar içinde, karşımda Emirgan, İstinye, sırtlar, yamaçlar, tarihi köşkler ve dünyanın bütün tabiat güzelliklerinden de üstün olan, bir nehir gibi gözlerimin önünden akan Boğaz, bana ilham verirdi. Burada beş yıl kalıp size büyük eserler hazırladım.

Fakat şimdi Moda’da bir çatı katındayım. Çünkü bir Pazar günü, hayatımın en zalim haberiyle bütün bu güzelliklerden mahrum kalacağım anlaşılmıştı. Çünkü bir gece yarısı evimin eşyaları çalınmış, ertesi günü aynen protokol mensuplarından da farksız bir zihniyete sahip olanlar tarafından bir tertiple kasıtlı olarak hisseli tapu ile yaptırdığım ev, henüz mahkeme safhası neticelenmeden balyoz vurulmak suretiyle yıktırılmıştı.

Böyle bir vahşet ancak, vatanını milletini seven, devletine sahip olmak isteyen, kendisini milli hareketin akışına uydurmak suretiyle mefkureci bir yazara reva görülürdü. Nitekim 130 metrekarelik bir villa taş taş üstünde kalmayasıya kadar yıktırılmış, daha sonra enkazı yağma edilmişti.”

Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Birkaç kez evi bombalanmıştır, kundaklanmıştır. Buna benzer birçok çileler çeker, acılar yaşar, ama yazmaya devam eder. Fakat yaşama ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Eşinden ayrılan, yuvası yıkılan Cavit Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde, ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz.

Bütün dostlarına şu temennide bulunur:

“Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.”

Bütün bunların ötesinde asıl acı gelen ise, 12 Eylül’den sonra Cavit Ersen’in unutulmasıdır. Eserlerini okuyan yüzbinlerce insan onu arayıp sormaz. Yıllarca adı bile anılmaz. Kimse hayatını merak etmez. Eski arkadaşları, gazetelerde çalıştığı dostları, ülküdaşları, ailesi, okuru onu bırakmıştır.

Kaybolan Cavit Ersen, huzurevinde bulundu

Bazen benim aklıma geliyordu. Bir zamanlar bir Cavit Ersen vardı, kitapları ülkücülerin elinden düşmezdi. Evinin yıkıldığını, davası için zor günler geçirmesine rağmen lamba ışığı altında yazmaya devam ettiğini, evinin birkaç kez bombalandığını, kundaklandığını, eşinin onu bıraktığını bir yerlerde okumuş, duymuştum. “Acaba nerelerde bu Cavit Ersen, ne yapıyor? Onca fedakârlık yapan, davası için hayat mücadelesi veren, yuvası dağılan bu adama ülkücüler, MHP’liler neden sahip çıkmazlar?” diye sıkça aklımdan geçer, ideolojisi davası ne olursa olsun bir insanın böyle kaybolup gitmesine üzülürdüm.

“Biz Cavit Ersen’in romanlarıyla büyüdük” diyen akademisyenler, üniversitedeki hocalar Cavit Ersen’e ilgi göstermediler. Öğrencilerine Cavit Ersen’in romanlarına dair bir tez vermediler.

Davası da Cavit Ersen’ı bırakmış, kendisi kaybolup gitmişti.

Fakat yıllar sonra Mehmet Nuri Yardım arkadaşımız Gebze Darıca’da bir huzur evinde buldu Cavit Ersen’i. İlk cümlesi şu olmuş:

“Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içerisinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım.”

Bir çay bahçesinde oturup sohbet etmişler.

Sonra 27 Mart 2001 günü Sultanahmet’te Türk Edebiyat Vakfı’nda Cavit Ersen’in 80. Yaş günü kutlandı. O gün ben de vardım. Erol Ülgen ve Cavit Ersen’in yayıncısı Sinan Yayınları’nın sahibi Sinan Yıldız konuşma yaptılar. Cavit Ersen’in konuşması duygulu ve kısaydı. O gün hatırlanmasından çok memnun olmuştu. Eşi de katılmıştı toplantıya.

Ama sonrası gelmedi.

Hayatının son on yılını Darıca Huzurevi’nde geçirirken rahatsızlanınca, Gebze SSK Hastanesi’ne kaldırıldı. 21 Ocak 2003 Salı günü hastanede vefat etti. Vefat ettiğinde cebinden sadece 10 lira çıkmıştı.

Ertesi günü Darıca Nenehatun Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Gazeteler ancak 15 gün sonra verdi ölüm haberini.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.