Yener Orkunoğlu yazdı: Francis Fukuyama ve Amerikan siyasal düzeninin hazin sonu

Fukuyama’nın “tarihin sonu” iyimserliğinden “siyasal çürüme” uyarısına uzanan düşünsel dönüşümü, ABD’de kurumsal tıkanma, artan eşitsizlik ve güven kaybıyla somutlaşan bir düzen krizine işaret ediyor.

Francis Fukuyama ve Amerikan siyasal düzeninin hazin son
Francis Fukuyama ve Amerikan siyasal düzeninin hazin son

Tarih, bazen en parlak anlarında en derin karanlığını saklar. 1992 yılıydı; dünya devasa bir dönüşümün eşiğindeyken genç ve iddialı bir düşünür olan Francis Fukuyama, insanlığın ideolojik evriminin varış noktasına ulaştığını tüm dünyaya müjdeliyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla simgelenen o dönemde, Batı tipi liberal demokrasi “tarihin sonu” olarak ilan edilmişti. O günlerde bu tez, adeta zafer sarhoşluğunun bir manifestosu gibiydi. Ancak zaman, tarihin en acımasız yargıcıdır. Bugün, o mağrur iyimserliğin yerini derin bir endişe, sarsılmaz bir güvenin yerini ise “siyasal çürüme” kavramı almış durumda.

Francis Fukuyama’nın düşünsel serüveni, aslında modern dünyanın hayal kırıklığının bir özeti gibidir. 2014’te kaleme aldığı “Siyasal Düzen ve Siyasal Çürüme” adlı eserinde, bir zamanlar idealleştirdiği sistemin içeriden nasıl kemirildiğini gözler önüne seriyor. Artık karşımızda zafer kazanan bir model değil, kendi ağırlığı altında ezilen, hantallaşmış, yönünü ve ruhunu kaybetmiş bir yapı var.

Hayal kırıklığına uğrayan Fukuyama’nın betimlediği ABD’nin siyasal çürümesine, Epstein dosyasıyla ahlaki erozyon da eklendi. Epstein vakası, modern tarihin yalnızca en karanlık suç dosyalarından biri değil; aynı zamanda Amerikan “kurulu düzeninin” içine sürüklendiği sistemik, ahlaki ve entelektüel kokuşmuşluğun bir röntgenidir.  Ortaya saçılan pislikler, birkaç sapkın bireyin eylemlerinden ziyade; siyasetin, akademiyanın, finans ve kültür endüstrisinin nasıl bir “dokunulmazlar sınıfı” yarattığını ve bu sınıfın kendi içinde nasıl bir çürüme sarmalına girdiğini göstermektedir.

Ancak bu yazımda daha önce video kanalımda da ele aldığım üzere, Francis Fukuyama’nın ABD’deki siyasal çürüme konusundaki görüşlerini kısaca açıklamak istiyorum. Önemi nedeniyle Epstein vakasını ayrı bir yazıda değerlendirmem daha doğru olacaktır.

ABD hegemonyasının kırılmasının başlangıcı: Afganistan yenilgisi

ABD hegemonyasının sarsılmaz olduğu inancı, 1989-2008 arasındaki kısa, “altın çağda” zirve yapmıştı. Ancak bu görkemli tablo, 2008 küresel finansal kriziyle ilk büyük çatlağını aldı. Fukuyama’ya göre Amerikan çağının sonu, Kabil’in düşüşünden çok önce, finansal düzensizliklerin ve derinleşen sosyal eşitsizliklerin belirginleştiği o dönemde fiilen başlamıştı.

Yine de dünyanın zihnine kazınan en travmatik görüntü, Ağustos 2021’de Afganistan’dan geldi. 20 yıllık devasa bir askeri yatırımın ardından, ABD destekli hükümetin iskambil kâğıdı gibi yıkılışı ve Taliban’ın Kabil’e girişi, sadece askeri bir yenilgi değildi. Kabil Havaalanı’ndaki o kaotik sahneler, uçağa tutunmaya çalışan çaresiz insanlar; Amerikan gücünün sınırlarını dünyaya ilan eden acı bir semboldü. Ancak Fukuyama’ya göre bu başarısızlık sadece bir semptomdu; asıl hastalık çok daha derindeydi: Amerikan iç siyasi kurumlarının ve sosyal dokusunun çözülmesi.

Kurumsal bir intiharın çözülmenin anatomisi

Fukuyama, “siyasal çürüme” kavramını hocası Samuel Huntington’dan ödünç alır. Huntington’a göre sistemler, yeni toplumsal grupların taleplerine uyum sağlayamadığında çökmeye mahkûmdur. Fukuyama bu kuramı modern ABD’ye uygular: Kurumlar başlangıçta belirli bir sorunu çözmek için kurulur, ancak zamanla o kadar katılaşırlar ki değişen çevre koşullarına ayak uyduramaz hale gelirler.

Bu durumun en trajik boyutu, Fukuyama’nın “bilişsel muhafazakârlık” dediği olgudur. Kurumlar artık kamu yararını değil, kendi içlerindeki elitlerin ve dar grupların çıkarlarını korumaya başlar. Güçlü elitler devlet kaynaklarını kendi çevrelerine aktarır; birbirini kayırma (nepotizm) liyakatin önüne geçer. Bir zamanlar refahın motoru olan devlet, artık kişisel çıkarların tatmin edildiği bir araç haline gelmiştir. Bu durum sadece Amerika için değil, benzer süreçlerden geçen tüm yapılar için geçerli bir yıkım reçetesidir.

“Vetokrasi”: Felç olmuş bir devlet mekanizması

Fukuyama, Amerikan sisteminin artık bir “demokrasi”den çok bir “vetokrasi”ye dönüştüğünü savunuyor. Bu kavram, sistem içindeki çok sayıda aktörün veto gücüne sahip olması nedeniyle gereken reformların yapılamaması anlamına gelir. Sistemin içine yerleştirilen “denge ve denetleme” mekanizmaları, artık hükümetin işlevselliğini arttırmak yerine onu felç edecek bir durumuna dönüşmüştür.

Amerikan sisteminde bu tıkanıklığı besleyen dört temel neden vardır:

  1. Bölünmüş Hükümet: Kongre ve Beyaz Saray farklı partilerin elinde olduğunda, sistem uzlaşmacı değil kendi içinde engelleyici bir savaşa girer.
  2. Azınlığın veto gücü: Senato’da bir yasanın geçmesi için 51 yerine 60 oy şartı, muhalefetteki azınlığa mutlak bir veto gücü vererek çoğunluğun iradesini gasp eder.
  3. Yargısallaşma: Diğer modern demokrasilerde uzman bürokratlarca çözülen idari konular, ABD’de yıllarca süren mahkeme süreçlerine taşınır; pahalı avukatlara sahip çıkar grupları kamu politikalarını dondurabilir.
  4. Kutuplaşma: Siyasi kutuplaşma o kadar derinleşmiştir ki, rakip partinin bir başarısı neredeyse varoluşsal bir düşmanlığa dönüşmüştür.

Parlamenter yetkinin aşınması ve yürütmenin yükselişi

Fukuyama’nın tezlerinin ötesinde, Avrupa siyasal tarihine bakıldığında da benzer eğilimler görülür: Son yüzyılda parlamentolar sistematik bir şekilde kan kaybederken; yetki, yürütme organının ve liderlerin elinde konsolide olmaktadır.

Halkın iradesini temsil eden meclisler, yerini hızlı karar alma mekanizmalarına ve teknik uzmanlığı kutsayan “teknokratik hükümetlere” bırakıyor. Artık en hayati meseleler dahi meclis kürsülerinde enine boyuna tartışılmak yerine, “çerçeve yasalar” ve kararnamelerle adeta birer “oldu-bitti”ye getiriliyor. Öyle ki, halkın kaynaklarının nereye aktarılacağına bile artık seçilmiş temsilciler değil, uzman bürokratlar karar veriyor.

Yetkinin bu denli dar bir çevrede toplanmasının arkasında ise çok temel sosyolojik ve ekonomik bir olgu yatıyor: Sermayenin devasa bir hızla tekelleşmesi. Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlasının gelirine, yalnızca 12 kişinin sahip olduğu bir tabloda; ekonomik gücün bu denli dikey bir şekilde toplanması, siyasal siyasal gücün de kaçınılmaz olarak tek bir merkezde birleşmesini tetikliyor.

Duygusal bir kırılma: Güven ve liyakatin aşınması

Siyasal çürümenin en ağır maliyeti, toplumsal güvenin kaybıdır. Seçmenler; bütçe yapamayan, altyapı inşa edemeyen veya sosyal güvenlik reformu gerçekleştiremeyen bir devlet gördüklerinde, “sistemin çalışmadığı” kanaatine kapılırlar. Bu ortam, popülist ve otoriter eğilimlerin yeşermesi için en verimli toprağı oluşturur.

Donald Trump’ın iktidara gelişi ve devlet kurumları üzerindeki baskısı, bu sürecin hem bir sonucu hem de hızlandırıcısıdır. Sadakat ilişkisi artık devlete değil, doğrudan yöneticiye yöneliktir; liyakat yerini partizanlığa bırakmış ve Amerikan devletinin “sorun çözen dev makine” imajını ciddi biçimde zedelemiştir.

Sonuç: Bir düzenin bozulması mı, yeni bir şafak mı?

Peki, bu mutlak bir çöküş müdür? Fukuyama’ya göre hayır; ama bir “düzen bozulması”dır. Çözüm için önerilen reçete ise bir hayli zordur: yürütme bürokrasisinin güçlendirilmesi, yargıya olan aşırı bağımlılığın azaltılması ve “vetokrasi”yi kıracak radikal siyasi reformların yapılmasıdır.

Fukuyama’nın uyarısı kristal netliğindedir: Eğer bir ülke kendi içindeki siyasal çürümeyi durduramaz, kurumlarını yenileyemez ve toplumsal kutuplaşmayı aşamazsa; liberal demokrasinin kalesi olarak gördüğümüz bu yapılar dışarıdan bir darbe almasa bile içeriden çökecektir. Sağlıklı bir düzen için Güçlü Devlet, Hukukun Üstünlüğü ve Hesap Verebilirlik dengesi şarttır.

Bir liberal olan Fukuyama, ABD’deki siyasal çürümenin asıl nedeninin rekabete dayanan sermaye düzeninden değil, siyasal kurumların işleyememesinden kaynaklandığını düşünüyor ve adeta kanser hastasına aspirin öneriyor. Dolayısıyla Fukuyama’nın yaklaşımı, liberalizmin kendi içindeki “tamir edilebilir” olduğuna dair iyimserliğe dayanıyor.

Eğer sorun sermaye düzeninin doğası gereği yarattığı eşitsizlikse, kurumları ne kadar “verimli” hale getirirseniz getirin, bu sadece eşitsizliği daha verimli bir şekilde yönetmenizi sağlar. Fukuyama’ya göre, kurumlar düzgün çalışırsa, sermaye düzeninin aşırılıkları zaten kontrol altına alınabilir.

Fukuyama aslında bir “siyasal mühendis” gibi düşünür: motorun yakıtının (kapitalizm) kirli olduğunu değil, motor parçalarının (kurumlar) eskimiş olduğunu savunur. Burada Fukuyama’nın görmezden geldiği,  tarihteki büyük güçlerin yalnızca kurumsal yetersizlikten değil, daha derin ekonomik ve toplumsal sorunlar nedeniyle ortadan kalkıp yerlerini daha rasyonel sistemlere bıraktığı gerçeğidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.