Ruşen Çakır yorumluyor: Erdoğan İslamcı mı?

Ruşen Çakır, Erdoğan’ın siyasal çizgisinin İslamcılıktan çok pragmatizm ve sağ popülizmle şekillendiğini belirterek, “Erdoğan artık İslamcı değil, Erdoğancı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Gazeteci Ruşen Çakır, son yayınında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal kimliğini tartışıyor. “Erdoğan İslamcı mı?” sorusunun hâlâ anlamlı olduğunu söyleyen Çakır, Erdoğan’ın siyasi çizgisinin zaman içinde önemli bir dönüşüm geçirdiğini savunuyor.

Çakır, Erdoğan’ın Milli Görüş geleneğinden geldiğini ve uzun yıllar İslami hareket içinde siyaset yaptığını hatırlatarak, buna rağmen Erdoğan’ın temel özelliğinin pragmatizm olduğunu vurguladığı yayında, Erdoğan’ın siyasette sahaya bakarak hareket ettiğini belirterek ilk dönemlerinde İslamcı söylemi öne çıkaran Erdoğan’ın zamanla daha sağcı ve milliyetçi bir dile yöneldiğini ifade ediyor.

“Yerli ve milli” söyleminin bu dönüşümün göstergesi olduğunu belirten Çakır, Erdoğan’ın İslamcılıkla kurduğu ilişkinin büyük ölçüde araçsal olduğunu savunuyor. Çakır, Arap Baharı döneminde İslami hareketlere destek veren Erdoğan’ın daha sonra Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri normalleştirmesini buna örnek gösterdi.

Çakır, bugün Erdoğan’ın dünyadaki diğer İslami hareket liderleriyle değil, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve ABD Başkanı Donald Trump gibi otoriter sağ popülist liderlerle birlikte anıldığını, bu durumun, Erdoğan’ın siyasal kimliğinde İslamcılığın belirleyici olmadığını gösterdiğini ifade ediyor.

Ruşen Çakır yorumluyor | Erdoğan İslamcı mı?
Ruşen Çakır yorumluyor | Erdoğan İslamcı mı?

Erdoğan neci?

Erdoğan’ın iktidarını korumasında iki temel yöntem izlediğini savunan Çakır, bunlardan birinin sürekli yeni müttefikler bulmak, diğerinin ise muhalefeti parçalamak olduğunu belirtiyor ve ekliyor:

“Dün Fethullahçılar bugün Bahçeli, yarın kim bilir kimler ve karşısında sürekli olarak dağınık bir muhalefet ya da yargı eliyle etkisizleştirilen bir muhalefet. Tabii medyaya çok büyük bir kontrol ve ekonomi üzerinde çok büyük bir kontrol, kaynak dağıtımını kendi kontrolüne alması, kendi sınıfını yaratması, oligarklarını yaratması, bütün burada ki bu tür yönetimlerin temeli olan o büyük devlet kamu kaynaklarının kontrolü meselesinde musluğu bizzat kendisinin tutması bütün bunlara baktığımız zaman Erdoğan’ın İslamcı sıfatını ilk sıralarda hak ettiğini söylemek mümkün değil. İstediği zaman, gerektiği zaman İslamcı olabiliyor ama İslamcı olmak gibi bir derdi yok.”

Çakır, tüm bu unsurlar bir araya getirildiğinde Erdoğan’ın artık “İslamcı” olarak tanımlanamayacağını savunarak, “Erdoğan bence Erdoğancı, ya da halk tabiriyle reisçi” değerlendirmesinde bulunuyor.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Başlıktaki soru çok net. Erdoğan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İslamcı mı? Bu soruyu anlamsız bulanlar olabilir ama bence hâlâ üzerinde çok ciddi tartışmalar yapılabilecek bir soru. Geçen hafta Mustafa Akyol’la dünyada ve Türkiye’de İslam ve İslamcılığın geleceğini konuştuğumuzda o Erdoğan’a ve Türkiye’ye ayrı bir yer ayırmıştı. Dün de Gökhan Bacık “AK Parti İslamcı mı?” diye Medyascope‘ta çok önemli bir yazı kaleme aldı ve orada İslamcılık, neo-İslamcılık gibi kavramlar üzerinden AK Parti’yi ve dolayısıyla Erdoğan’ı değerlendirdi. Ben de bu konuda bir şeyler söylemek istiyorum. Çünkü benim de uzun süredir üzerine yazıp çizdiğim bir konu. Şimdi bakıyorum, 2001’de Fehmi Çalmuk’la birlikte Erdoğan’la ilgili yazdığımız “Recep Tayyip Erdoğan: Bir Dönüşüm Öyküsü” kitabında bu konuyu yine tartışmışız. Kitabın ikinci bölümünü ben kaleme almıştım. Orada Erdoğan’ın çizgisinin, AK Parti’nin tabii ki ama esas olarak Erdoğan’ın Türkiye’de ve dünyadaki İslami hareketlerin neresinde yer aldığını, benzerlikler ve farklılıklarını ya da süreklilikler ve kopuşları ele almıştım.

Ve orada tam bundan 25 yıl önce Ömer Çelik’in, şu anda AK Parti sözcüsü olan Ömer Çelik’in Yeni Şafak‘ta çıkan bir yazısından alıntı yapmışım. Bence orada Ömer Çelik’in 25 yıl önce söyledikleri bugün daha anlam kazanıyor. Ki ben o kitapta Ömer Çelik’in bu sözlerini eleştirel bir şekilde aktarmıştım ama zaman içerisinde onun söylediklerinin büyük ölçüde doğrulandığı kanısındayım. O da şu: O hareketi, AK Parti hareketini ‘‘Erdoğan hareketi’’ olarak tanımlıyordu. ‘‘Erdoğan siyaseti’’ olarak tanımlıyordu. O yılda AK Parti’nin yeni kuruluşunda aslında kolektif bir hareket vardı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Hüseyin Çelik, birçok kişinin olduğu bir hareketti. Erdoğan liderdi belki ama eşitler arasında birinciydi. Şimdi o tarihten bugüne gelindiği zaman artık eşitler falan kalmadı. Bütün o kişiler etkisizleştirildi. Erdoğan’ın yanına yeni katılanlar da hiçbir şekilde kendi ayakları üzerinde durabilen insanlar olamadılar. Erdoğan hareketi tek başına, partiyi, hareketi ve devleti öyle söyleyelim, her ne kadar son dönemde Bahçeli ile ittifakı varsa da tek başına egemenliğini sağlamış durumda. Ama bu birden olmadı.

Peki bunun içerisinde İslam ne kadar var? İslamcılık ne kadar var? Şöyle söyleyeyim: Bu zamana kadar gördüğüme bakacak olursak Erdoğan tabii ki İslamcı birisi. İslami bir hareketin içerisinde, Millî Görüş’ün içerisinde küçük yaştan itibaren adım adım yükselmiş birisi ama aynı zamanda Türkiye ortalamasını büyük ölçüde kavramış birisi. Bu anlamıyla bakıldığı zaman Erdoğan büyük ölçüde Türk sağının etkisindeki birisi. Tabii ki Erbakan’ın öğrencisi. Bu anlamda İslamcı. Erdoğan’ın dindarlığına kimsenin bir şey dediği yok. Bunu tekrarlamasına da ihtiyaç yok. Ama Erdoğan esas olarak burada, Türkiye’de bunca zaman boyunca bize bir pragmatizm gösterdi. Bu pragmatizmi ilk başta İslam üzerinden anlattı, İslam üzerinden söyledi ama sonra bunu değiştirdi ve giderek daha da sağcı bir dile sahip oldu. “Yerli ve millî” lafı bunun göstergesidir.

Bizim, Hıdır Göktaş’la 1990 başında kaleme aldığımız Türk sağı üzerine kitapta, röportajlardan oluşan kitapta başlığı ‘‘Vatan Millet Pragmatizm’’ olarak seçmiştik. ‘‘Vatan Millet Sakarya’’dan mülhem. Erdoğan’ın da zamanla böyle bir sağcılaşmaya doğru evrildiğini söylemek mümkün. Aslında onun İslam’la kurduğu ilişki, İslamcılıkla da kurduğu ilişki çok enstrümantalist diyelim. Yani onu bir imkân olduğu ölçüde kullandı. Mesela Arap Baharı döneminde İslami hareketlere açık destek verdi. Ama sonra uzun bir süre bunun ekmeğini yedi. Özellikle Mısır’ın, Müslüman Kardeşler’in, Rabia olayının. Ama sonra pekâlâ Erdoğan bir baktık ki Mısır’la barıştı, Sisi ile barıştı ya da Suudi Arabistan’a kafa tuttu. Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne kafa tutmasının içinde de İslami bir şey vardı. Ama sonra onlarla da anlaştı. Pragmatizm her şeyin önüne geçti.

Şu gün baktığımız zaman Erdoğan’ın Batı’daki en İslam karşıtı liderlerden birisi olan Macaristan’daki Viktor Orbán’la bu kadar samimi olabilmesi, İslam’a bakışı konusunda istediğimizi söyleyebileceğimiz Donald Trump’la böyle bir ilişki içerisinde olabilmesi, yakın dostluk ilişkisi içerisinde olabilmesi de bize çok şeyi gösteriyor. Yani burada Erdoğan artık İslamcı bir siyasetçi değil; daha çok otoriter bir sağ popülist lider olarak görülüyor. Erdoğan’ın ilk yıllarda adı dünyadaki diğer İslami gruplarla, Müslüman Kardeşler ya da İran rejimi vesaire ile anılırken belli bir süredir kendisi Putin’le, Orbán’la, Trump’la birlikte anılıyor. Yani onun belirleyici yönü İslamcılık değil otoriterlik ve bu anlamda Erdoğan’ın en çok benzediği kişilerden birisinin Putin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve tabii ki burada Putin’in Rusya’da yaptığını ya da Orbán’ın Macaristan’da yaptığını bir şekilde Erdoğan da Türkiye’de yapıyor. O işte yerli ve millî dediği olay.

Ve bir diğer husus da şu: Siyaseti artık çok ustaca yapıyor ve bir süredir söylemi tükenmiş olmasına rağmen, insanları mobilize etmekte eskisi kadar güçlü olmamasına rağmen ya da ekonominin çok ciddi bir şekilde yıllardır krizde olmasına rağmen iktidarını koruyabilmesinin en önemli özelliklerinden birisi kendine kolaylıkla yeni müttefikler devşirebilmesi ve karşı tarafı destabilize edebilmesi, yani muhalefeti parçalaması. En son 2023’te gördük. Altılı Masa denen olay aslında meğer muhalefetin kaybetmesinin organizasyonuymuş. Ama sonra ne oldu? CHP’de değişim oldu. Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu partinin yönetimini aldılar ve ilk girdikleri seçimde %37 oy elde ettiler. Bunun üzerine Erdoğan yargıyı devreye soktu.

Yani yaptığı iki şey var temel olarak: Bir, yanındakileri kolaylıkla değiştirebiliyor ama hep birileriyle ittifak yapıyor; dün Fethullahçılar, bugün Bahçeli, yarın kim bilir kimler ve karşısında sürekli olarak dağınık bir muhalefet ya da yargı eliyle etkisizleştirilen bir muhalefet. Tabii medyada çok büyük bir kontrol ve ekonomi üzerinde çok büyük bir kontrol. Kaynak dağıtımını kendi kontrolüne alması, kendi sınıfını yaratması, oligarklarını yaratması; buradaki bu tür yönetimlerin temeli olan o büyük devlet kamu kaynaklarının kontrolü meselesinde musluğu bizzat kendisinin tutması. Bütün bunlara baktığımız zaman Erdoğan’ın İslamcı sıfatını ilk sıralarda hak ettiğini söylemek mümkün değil. İstediği zaman, gerektiği zaman İslamcı olabiliyor ama İslamcı olmak gibi bir derdi yok. Peki Erdoğan neci? Erdoğan bence Erdoğancı ya da halkın tabiriyle, ona yakın halkın tabiriyle Erdoğan, Reisçi. Onun dışındaki her şey ikinci sırada, üçüncü sırada geliyor diye düşünüyorum. Peki, burada noktayı koyalım.

Bugünün ithafı bir büyük sinemacıya, Lütfi Akad’a. Lütfi Akad Türk sinemasının gelmiş geçmiş en üretken ve bir kere her şeyden önce en çığır açan yönetmenlerinden birisi. 1940’ların sonunda ilk yönetmenliklerini yapıyor. Ve ondan sonra, şöyle söyleyeyim: Denir ki ilk yıllarda Türkiye’de sinema daha çok tiyatronun etkisindeydi. Sinema dili oluşturma konusunda ilk yönetmenlerden birisi Lütfi Akad. Şirketlerde çalışıyor, sinema şirketlerinde yarım kalan filmleri tamamlayarak başlıyor ve sonra kendisi yönetmenlik yapıyor. Çok sayıda gerçek olaylardan hareketle çektiği filmler var. Yılmaz Güney’le birlikte yaptıkları çok etkili filmler var. Bir dönem ticari filmler yapıyor Zeki Müren’le, Orhan Gencebay’la filan. Ama benim gözümde onun üç tane filmi önemli, üçleme: ‘‘Gelin’’, ‘‘Düğün’’, ‘‘Diyet’’. Bunların tarihlerine bakayım; evet 73, 73, 74. Bunlar köyden kente göç teması üzerine Türkiye’de yapılmış en iyi filmler diyebiliriz; bir de birbirini tamamlayan filmler. Bunlar da başlı başına Ömer Lütfi Akad’ın sinema bakışını bize gösteriyor.

Bir diğer özelliği de kendisi belli bir yaştan sonra yönetmenliğe ara verip, ya da azaltıp diyelim, hocalık yaptı. Sinema Televizyon Enstitüsü’nde, Marmara Üniversitesi’nin bayağı ilk anından itibaren orada uzun bir süre öğrenci yetiştirdi. Böyle de kendini sinemaya adamış birisi. 2011 yılında ölmüş, 95 yaşındaymış. Geride çok film bıraktı, anılarını yazdı. Onlar kitaplaştı. Hatta şunu duydum: Belli bir tarihten itibaren ilerleyen yaşına rağmen yazmak için, anılarını yazmak için bilgisayar kullanmayı öğrenmiş. Artık böyle şeyler pek kalmadı ama o bilgisayarla en geç tanışan kuşaktan birisiydi. Zamanında duymuştum ama bilmiyordum açıkçası, hafızamda kalmamış; şimdi bu yayına hazırlanırken baktım o da meğer bizim gibi Galatasaray Lisesi’ndenmiş. Onu da bir not olarak düşeyim. Buna bazıları kızıyor ama kusura bakmayın. Galatasaray Lisesi’nin böyle her yetiştirdiği insan iyi değil ama yetiştirdiği zaman gerçekten iyi insanlar yetiştiren bir okul. Hele onun okuduğu yıllar lisenin gerçekten lise olduğu yıllardı, öyle söyleyeyim. Lütfi Akad’ı rahmetle ve minnetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.