Reşat Nuri Güntekin’in malûm meşhur Çalıkuşu romanı var, okumayan pek yoktur. Unutulmaz büyük bir aşk romanı olduğu gibi, yeni kurulan Cumhuriyet’te kadınların öğretmen olmaya yönelmesinde katkısı olan romandır. Roman kahramanı Feride, özellikle genç kızları çok etkilemiş, tıpkı Feride gibi en ücra köylere öğretmenlik yapmaya gidenler olmuştur.
Yazarın Akşam Güneşi, Dudaktan Kalbe romanları da çok okunan aşk romanlarıdır. Ancak o romanları Cumhuriyet döneminde yazmamıştır. Cumhuriyetin ilânından sonra yeni ülkenin kurucuları, Türk edebiyatçılarından inkılâpları benimsetecek, yeni nesle cumhuriyet ilkelerini sevdirecek, cahil bırakılmış halka karşı gençleri inkılapçı yetiştirecek eserler vermelerini bekliyordu, istiyordu.
Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye romanı, bu beklentileri fazlasıyla karşılayan bir roman oldu. O yüzden okullarda öğretmenler tarafından öğrencilere okutulması zorunlu kılındı, aynı romanın filmi çekilince okullarda sınıflar sinemaya mecbur tutularak götürüldü. Bu durum 70’li yılların sonlarına kadar sürdü.
Yazar bu romanında ilerici bir kadın öğretmen ile onu taşlayan gerici yobaz softaları anlatmıştı. Hacı Fettah ve bütün köylüler gerici, yobaz ve cahildi, üstelik Yunanlılarla işbirliği yapıyorlardı. Aliye öğretmen ilericiydi, onu başı açık diye taşlayarak öldürmüşlerdi. Daha sonraları çok örneği görülen “Öğretmenler iyi, hocalar kötü” ve “Gerici halk ile mücadele eden ilerici öğretmen” konulu romanların öncüsü gibiydi Vurun Kahpeye romanı.
Atatürk’ün ricasıyla yazılan roman: Yeşil Gece

Çalıkuşu romanıyla sevilen Reşat Nuri Güntekin’in de, “gericilerle mücadele edecek ilerici öğretmen” romanı yazması isteniyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında Çalıkuşu’nun gazetedeki tefrikasını okuyan Atatürk’ün en sevdiği romancı Reşat Nuri Güntekin’dir ve en beğendiği yazardan inkılapları benimsetecek bir roman yazmasını istiyordu. Metin Erksan’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığına göre, Atatürk bizzat Reşat Nuri’ye böyle bir roman için 1925 yılında ricada bulunmuştur.
Atatürk, rica ederken şöyle der:
“İrtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığı, dinsel düşüncenin siyasal düşünceye dönüşmesidir. Kökleri bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce olan laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en tehlikeli düşmanı, siyasal düşünceye dönüşen irtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığıdır. Siyasal düşünceye dönüşen, bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce karşıtı olan irticayı, yobazlığı ve şeriat bağnazlığını eleştiren bir roman yazmalısınız.” (Metin Erksan, Cumhuriyet Gazetesi, 25.01.2000)
Reşat Nuri’nin “Atatürk’ün ricası” ve siparişi sonrası 1926 yılının Mart ve Eylül aylarında yazdığı ve 1928’de yayınladığı Yeşil Gece romanı da, Vurun Kahpeye gibi ısrarla okullarda okutulmaya çalışılan romanlardan biri oldu. Öyle ki, o yıllarda bu romanın ünü Çalıkuşu romanını bile geçti. Hatta Çalıkuşu’ndan daha önemli, başarılı olduğu bile iddia edildi.
Fakat yazar rica yüzünden midir bilinmez başka romanlarında görülen yumuşaklık, duygusallık, rikkat, incelik gibi hassasiyetlere bu romanın kahramanında pek yer verememiş, gericilerle mücadele etmeye kararlı Ali Şahin’i çok da benimsenmeyen, biraz da itici bir karakter yapmıştı. Romanın kahramanı eski medrese hocası Ali Şahin’i, zamanla bulunduğu ortama, softalara, hocalara ve dine düşman kesilmiş “Allah’ı öldürmek için gökyüzüne ok atan Nemrud’a benzeyen” bir karakter olarak sunmuştu. (Yeşil Gece, Reşat Nuri Güntekin, Sayfa: 34, İnkılap Yayınları)
Ali Şahin’in ilk şüphelerini dile getirdiği hocası “Sen artık yoldan çıkmışsın, senden hayır gelmez, senin için uğraşmaya değmez” demese de, şu ilginç sözleri söylemişti. “Yürümeye başlamış fikirleri yollarından alıkoymak mümkün değildir. Sen işi kendi haline bırak, bakalım ne olur?”
Nitekim medrese hocalığından öğretmenliğe geçen Ali Şahin, bütün Anadolu’nun karanlıkta yaşadığını, oralarda yeşil gecenin hüküm sürdüğünü düşünmeye, üç aylar gelince köylere dağılan medrese hocalarını ve öğrencilerini karanlık götüren baykuşlar gibi görmeye başlar. İzmir Sarıova’ya öğretmen olarak gittiğinde kafasındaki tek düşünce oradaki gericilerle mücadele etmektir.
Gericiliği simgeleyen bir isim: Hacı Fettah
Vurun Kahpeye de olduğu gibi, Yeşil Gece romanında da “Hacı Fettah” ismi yer alır. Fettah ismi o yıllarda ya çok yaygın bir isimdi veya “gericileri simgeleyen” bir isim gibi algılandığı için dönem yazarlarının kullanmayı tercih ettiği bir isim olmalı. Vurun Kahpeye romanında Aliye çağdaş, ilerici, vatansever iken, Hacı Fettah ve köylüler cahil, gerici, yobaz ve Yunan işbirlikçileridir.
Yeşil Gece romanında ise gerici kasabalılarla mücadele eden Ali Şahin’in kendisi romanın sonlarına doğru Yunanlılarla işbirliği yapmak zorunda kalır ve vatan haini damgasıyla kasabadan kovulur. Yeşil Gece, sonu itibarıyla bu yüzden şaşırtıcı bulunmuş, bazıları bu sonu ünlü romancıya yakıştıramamıştır. Reşat Nuri, bu romanın devamı olarak Gecenin Ötesi adlı bir roman yazmayı tasarladığını röportajlarında söylemiş ama sonradan nedense vazgeçmiştir. Yine de Yeşil Gece uzun süre Vurun Kahpeye gibi okullarda zorla okutulan romanlardan biri oldu.
Yeşil Gece, Reşat Nuri’nin ilk sosyal konulu eseri olmasına rağmen aynı zamanda en çok tartışılan, gündem oluşturan romanlarından biriydi. Aslında Reşat Nuri bu eserinde, iki tarafta yer alan ‘ilerici-gerici’ yapılanmanın abartılarına, mücadele adına sergilenen yanlış taktiklere işaret etmiş, bunun yanı sıra Cumhuriyet’e geçiş yıllarında karşılaşılan güçlükleri göstermek istemişti.
Roman konusu itibariyle Çalıkuşu romanının âdeta devamı gibi gösterilir. Yeşil Gece’nin Ali Şahin’i, bir bakıma Çalıkuşu’ndaki Feride’nin erkek versiyonu olarak sunulur. Ancak Feride’nin meselesi aşktır, sevdiğinden kaçıp sosyal olayların içinde bulur kendini. Ayrıca sevgi dolu, merhametli ve şefkatli bir yapısı vardır. Ali Şahin’de ise aşk yoktur, sadece inandığı davası ve mücadelesi vardır. Merhamet ve şefkat duyguları azdır, tersine sert biridir.
Reşat Nuri, halkı çok iyi gözleyen, merhametli, şefkatli bir üsluba sahiptir. Devlet yöneticilerinin isteğiyle “gericilere karşı” yazdığı Yeşil Gece romanında bile, Ali Şahin düşman görse de, romanın genel akışında dini hayatı benimseyenleri nefret edilesi hain düşman görmemiştir. Öyle kazma dişli, kara sakallı tiplemeleri yoktur. Yani Vurun Kahpeye romanındaki tipler, sert, acımasız, gaddar, anlayışsız, vatan haini gericiler olarak yansıtılırken, Yeşil Gece’deki karakterler, halkın içinden sıradan, tanıdık, öyle nefret uyandırmayan, halkın çoğu gibi dine sığınmış bazıları uyanık, bazıları gariban kişilerdir.
Yeşil Gece’den Kavak Yelleri’ne Reşat Nuri

Yeşil Gece romanı yazarı Reşat Nuri Güntekin, daha sonraki yıllarda, özellikle son eserlerinde Yeşil Gece romanının havasından farklı konulara yer verecek, Değirmen ve Kavak Yelleri romanlarında “otoriteye karşı korku” romanların başlıca konusu olacaktır. Değirmen’de halk asker tarafından cezalandırılma korkusu ele alınırken, Kavak Yelleri’nde tek partinin halk üzerinde yaydığı korku Müftü karakteri üzerinden verilerek okuyucuya sezdirilir.
Geleneksel yaşam biçiminin Cumhuriyet inkılâplarıyla örtüşme sürecinde yaşanan gerilimler ve bunların yol açtığı ironik durumların betimlendiği romanda, müftü üzerindeki otorite “korku, hatta paranoya” noktasında tezahür eder.
Reşat Nuri, Kavak Yelleri romanında tek parti dönemini göze sokmadan ama yumuşak bir üslupla biraz alaylı eleştirecektir. Kavak Yelleri romanı “Paşa’nın partisinden yana görünen” halkın sessiz sedasız Serbest Fırka’ya yönelmesini, vatandaşın hoşnutsuzluğunu, insanların korkusunu olağan bir hadise gibi yorum katmadan yansıtır.
Roman idealist Doktor Sabri Bey’in hayatını anlatmaktadır aslında. İstanbul’dan Anadolu’daki bir kasabaya gelen Doktor Sabri, insanlarla iyi anlaşan, herkesin yardımına koşan, sevilen biridir. Bazı şahıslar ve olaylar Sabri Bey’in gözlemleriyle ön plana çıkar ve dönemin hadiseleri objektif bir gözle romanda yerini alır.
Kavak Yelleri romanının en göze batan kişisi Müftü, bazen romanın ana karakteri gibi öne çıkar. O müftünün şahsında dönemin psikolojisi âdeta canlı bir şekilde okuyucuya yansıtılır. Müftü’nün bazı hal ve hareketleri insana acıma duygusu verecek boyuttadır.
“Başta kaymakam ve parti reisleri olmak üzere belli başlı ekâbirin yeni yazılarına bir bak… Bir de benim şu levhalara bir nazar bağışla… Sonra mürteci ben… laik onlar!… Şeyh Sait isyanında beni az kalsın astırıyorlardı… Bak şu ellerime… O günden beri hâlâ böyle titrer… Neyse pek karıştırmayalım onları…” (Kavak Yelleri, Reşat Nuri Güntekin, S. 105 İnkılap Yayınları)
“Müftü çok sevimli, fakat o nispette de korkunç bir adamdır. Ben kasabaya ve etrafımdaki insanlara ait ne bilirsem aşağı yukarı ondan öğrenmişimdir. Aynı zamanda da korkaktır. Şeyh Sait vakasında uğradığı kazadan sonra öyle olmuştur. Bunu bilenler ara sıra istasyon parkında kendisine takılırlar. Meselâ mecliste birisinin ayağına ip taktığı zaman hem gülerler, hem “Müftü! Senin dilinden malımız, canımız Allah’a emanet!” derler.
Parti reisi ise daha ileri giderek:
“Müftü, korkarım ki, bu gidişle senin bu dilin günün birinde göğsüne kadar sarkacak,” diye münasebetsiz şakalar yapar. Reisin her sözünde bir nevi otorite vehmeden ve böyle bahislerde şakadan anlamak kabiliyeti derhal felce uğrayan Müftü, gülünç bir korkuya düşer, Cumhuriyete bağlılığını müessir yeminlerle temin eder.
Yeni yazıya ve öz Türkçeye çevrilmiş levhalar ve onların yanına asılmış artist resimleri hep bunun içindir. Yine bu sebepten Müftü, eski sarıklıların ve hele cer hocalarının dehşetli düşmanıdır. Onlara karşı yeni tabiriyle âdeta kampanya açmıştır.” (S. 106)
Cumhuriyetçi ve laik müftü
“Tanrıya karşı en büyük hürmetin camiye başı açık girmek olduğunu anlatmakla söze başlayan ve ara sıra cebinden çıkardığı bir tarakla saçlarını tarayan Müftü, yanlış mana çıkarırlar korkusuyla hemen hiç dinden, imandan bahsetmez ve münhasıran Cumhuriyet ve laikliğin faziletlerini anlatır dururdu.
Fakat yine de öteki beriki:
“Müftü efendi… Sen şöyle dedin. Ondan şu mana da çıkmaz mı acaba?..” diye muziplik ederek adamcağızı ürkütürlerdi. Meselâ bir gün Cumhuriyeti anlatırken şöyle demişti: “Cumhuriyet idaresi cemaatle kılınan namaza benzer. Şu küçük fark ile ki, namazda cemaat imama uyar; Cumhuriyet idaresinde imam cemaate!”
Bu teşbih için istasyon parkında günlerce kendisine takıldılar, “Söyle bakalım Müftü efendi! Sen dünya işlerini nasıl din işlerine benzetirsin?.. Hem kimmiş bakalım o imama benzettiğin adam” gibi sözlerle biçareyi günlerce terlettiler.
Adeta ağlamaklı olan Müftü’ye bir gün usulca:
“Vazgeç… Şaka ediyorlar” dedim. Boynunu kulağıma uzatarak: “Benim türlü latifeler edile edile adam asıldığını görmüşlüğüm vardır!” diye cevap verdi.” (S.107-108)
“Müftü’nün meşhur bir vakasını daima anlatırlar: Bir akşamüstü sokakta yolunu çeviren bir kadın:
“Müftü Efendi… Dün gece ben bir rüya gördüm. Pek fena korktum. Sana anlatayım da, Allah rızası için, bana tabir ediver,” demiş. Müftü birdenbire pirelenmiş; aynı zamanda da sıkıntılı bir zamanına rastladığı için gözlerini açarak:
“Kadın, kadın… Sen rüya tabirinin falcılıktan madut olduğunu, falcılığın ise memnu bulunduğunu bilmiyor musun?.. Git işine Allah aşkına… Başımı belâya mı sokacaksın?” diye öfkelenmiş. Bu sefer kadın da kızarak: ”Ne oluyorsun ayol!.. Ben sana ûlemasın diye sordum,” deyince Müftü büsbütün köpürmüş ve avaz avaz: ”Ben ûlema mulema değilim kadın. Ben laiğim laik. Ağzımı mı arıyorsun, nedir?.. Hem ben, senden korktum… Taharri memuru musun nesin?.. Defol yanımdan,” diye bağırmış; fakat aynı zamanda ince ve uzun bacaklarını arşın arşın açarak kendisi kaçarmış.” (S. 107-108)
“Bahçeye ilk girdiğim gün, gaz sandıkları ve uçurumların ilk birkaç seddi üzerindeki çiçeklere bakarak: ”Müftü efendi, aferin sana,” dedim, “tarihte Babil’de mi ne bir ‘Asma Bahçeleri’ diye bir şey okumuştuk. Sen, buraya o ismi vermelisin.” İsim, birdenbire adamcağızın hoşuna gitmişti. Fakat sonra durgun ve karanlık bir bakışla: “Sevmedim o ‘Asma’ kelimesini,” dedi. “Babil bahçesi” desek o da olmaz. Babil filan diye Arap memleketleri Türkiye Cumhuriyetleri hudutları içinde ne halt arar. O değil de, muvakkithaneye “Kurumevi” desek nasıl olur?”
“Ne münasebet?..” diye sordum.
“Vaktin öz Türkçe karşılığı kurumdur” dedi. (S. 108-109)
Romanda seçime kadar neredeyse herkes Paşa’nın tek partisinden yanadır, Serbest Fırkalı görünen tek tük kişi vardır. Ancak seçim sonuçları tam tersidir, kasabanın neredeyse tamamı denecek kadar yüksek oy, Serbest Fırka’ya verilmiştir.
Reşat Nuri Güntekin bu romanı 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde 1 Haziran-7 Eylül tarihleri arasında tefrika etmiş, ancak roman yazarın ölümünden sonra 1961 yılında kitap halinde yayımlanmıştır.













