İsmail Fatih Ceylan yazdı: Tapınak Şövalyeleri’nin savaşı

Birinci Haçlı ordusunun, üç yıllık bir yolculuk ve savaştan sonra 1099 Temmuz ayında Kudüs’ü ele geçirdiği ve Godefroy de Bouillon’un yeni devletin kralı ilan edildiği sıralarda, Fransa’nın Troyes yakınlarındaki Champagne bölgesinde bulunan Provins’te Ermiş Saint Bernand, Benedikten mezhebinden olmasına rağmen farklı bir tarikat kuruyordu.

Champagne’yi yöneten Hugues de Payns, Ermiş Bernard’ın yeni ve gizli tarikatına bağlıydı ve Ermiş Bernard’ın en yakın adamlarındandı.

Ermiş Bernard gibi, gerçekte Hristiyan bile olmadıkları, kimi iddialara göre Kelt kökenli oldukları halde, Hristiyan dünyasının önde gelen isimlerinden görünen pek çok ismin perde arkasından Hristiyan dünyasını ayaklandırarak, harekete geçirdiği ilk haçlı ordusu üç yıl sonra Kudüs’e varınca, bu “bilinmeyen kişiler” asıl amaçlarını uygulamak için harekete geçtiler.

Ermiş Bernard, Kudüs’ün ve Süleyman Tapınağı’nın muhafazası için, özel bir asker-rahip karışımı bir ordu gerektiğini kurulan Kudüs devletine kabul ettirdi. Bu yeni ordu hem Süleyman Tapınağı’na bekçilik edecek hem de Filistin’e yerleşen Hristiyanların ve Kudüs’ü ziyaret edecek olan Hristiyan hacıların emniyetini sağlayacaktı.

Ermiş Bernard’ın görevlendirdiği Hugues de Payns, 1118 yılında sekiz kişiyle birlikte Kudüs’e geldi. Bu dokuz kişi, Kudüs’te “İsa’nın Yoksul Şövalyeleri” adında bir tarikatın çekirdeğini kurdular. Temelde bir manastır tarikatıydı kurulan fakat kılıçlı kalkanlı bir manastır tarikatıydı. Üç temel kuralı vardı tarikatın; yoksulluk, bekâret, boyun eğme. Ayrıca Kudüs’e gelen Hristiyan hacıları koruyacaklarına da ant içiyorlardı.

Kudüs kralı tarafından aranan organize, güç, savaşçı çete, işte bu kurulan tarikat oldu. Tarikat bu güce erişince, kral, piskopos, Kudüs’te yaşayan herkes onlara yardım etti, barındırdı, eski Süleyman Tapınağı’na yerleştirdi. Tarikat Tapınak Şövalyeleri (Templar Knights) adıyla anılmaya başlandı.

Ermiş Bernard’ın görevlendirmesiyle Tapınakçıları kuran Hugues de Payns, Tapınak’ta ve o civardaki Kabala’yla uğraşan bazı kavimlerden, özellikle Essenler adlı yahudi tarikatından İbranice metinler, birtakım sırlar, dökümanlar elde ettikten sonra ülkesine döndü.

Fransa’ya döner dönmez Cîteaux başrahibiyle bağlantı kurdu, onun manastırda bazı İbranca metinlerin incelenip çevrilmesi girişimine yardımcı oldu.

Ermiş Bernard’ın Benediktenleri tarafından yukarı Bourgogne’lı rabbiler, Hugues’ün Filistin’de bulduğu metinleri incelemek için çağrıldılar. Hugues, Ermiş Bernard’ın rahiplerine Barsur-Aube’de bir orman bağışladı. Burada daha sonra Claîrvaux Manastırı kuruldu.

Ermiş Bernard, Tapınakçılar’ı Benediktenler’den daha güçlü kılan bazı girişimlerde bulunmaya başladı. Amacı Tapınakçı örgütlenmeyi asıl burada gerçekleştirmekti. Benediktenler’in kendilerine armağan edilen topraklarla, evleri kabul etmelerini yasakladı, onları Tapınakçılar’a verdirdi. Troyes yakınlarındaki uçsuz bucaksız bir alan olan Fôret d’Orient, Tapınakçıların merkezi oldu. Ermiş Bernard, Champagne’lı kontların ekonomik desteğiyle, Kutsal Diyar Kudüs’te gizli Arap ve İbrani mezhepleriyle bağlantıya geçen bir tarikat oluşturdu. Tapınakçıların bir ayağı Filistin’de, bir ayağı Fransa’daydı.

tapınak şövalyeleri'nin
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Tapınak Şövalyeleri’nin savaşı

Derviş gibi yaşayarak savaşan farklı bir ordu

Tapınakçılar her iki yönde de geliştiler. Filistin’deki Tapınak şövalyelerinin gösterdiği kahramanlıklar, Hristiyan dünyasında hayranlık uyandırıyordu. Bu şövalyeler, Hristiyanlık ve Hz. İsa için acımasızca öldürüyorlar ve ölüyorlardı. Zaten Tapınak Şövalyeleri’ne katılanların çoğu haçlı seferlerinin gizemine kapılmış idealistlerdi.

Ama sonrakiler, onların serüven arayan takipçileri oldular. Yeni Kudüs Krallığı’na, para kazanmak, servet edinmek için de gidiliyordu. Onları kendi ülkelerinde parlak bir gelecek beklemiyordu, aralarında suçlular bile vardı. Kudüs’te ise hem macera, hem zengin olmak gibi düşlerin gerçekleşebileceği bir ortam onları bekliyordu. Bir çeşit Yabancı Lejyonerlerdi onlar. Geleceği olmayan, suç işlemiş olanlar, macera arayanlar için Tapınak Şövalyesi olmak, zorluklarının yanı sıra, oldukça kazançlı bir işti. Ayrıca ruhlarını da dini anlamda huzura kavuşturuyorlardı. Zira bir din için, mücadele ediliyordu.

Başlangıçta dini inançları oldukça kuvvetliydi, zaten Tapınakçılığın dini bir gayesi vardı. Acımasız savaşçılardı ama aynı zamanda dindarlardı ve dinî hoşgörüye sahiptiler. Şam Emiri Kudüs’ü ziyaret ettiğinde, namaz kılması için kiliseye dönüştürülmüş bir cami tahsis etmişlerdi.

Bu yönleri, Tapınakçılığı başka yönlerden de etkiliyordu. Savaştıkları Müslümanların hayat biçimi, tarikat anlayışları, zikirlerindeki gizemlilik, yine aynı dönemde sapkın anlayışa sahip bulunan bazı grupların, özellikle de Alamut Kalesi’nde yaşayan Hasan Sabbah’a bağlı fedaîlerin, gözü kapalı ölüme koşan bir terör örgütü olması ve Hristiyanlara çok ilginç gelen gizemlere sahip olması gibi hadiseler, Tapınakçıların yapılarını da etkiledi.

Çünkü onlar gerçekte düzenli bir manastır eğitimi görmemişlerdi, Hristiyanlığın inceliklerini de pek anlayamamışlardı. Dolayısıyla da, özellikle Batinîlik ve Kabalacılık yönünden etkilenmelerle, Tapınakçılık zamanla başlı başına bir gizlilik örgütüne dönüştü.

Hem derviş gibi yaşamaları, hem savaşmaları, Hristiyan dünyasında, Krallar ve Papa nezdinde Tapınakçılar’ı kollanılması, saygı gösterilmesi, maddi-manevî desteklenmesi gereken bir örgüt haline getirdi.

Ermiş Bernard Tapınakçıları yeniden örgütleyince

Ermiş Bernard, bu özelliklere ve sempatiye sahip Tapınakçılar Şövalyesi tarikatını yeniden düzenledi. Filistin bölgesinden İbranice, Arapça metinler, Müslümanların, Haşhaşilerin kimi özellikleri, sırlar, büyüler, bilgiler, ilimdeki gelişmeler geldikçe, tarikatı daha da etkin hale getirmenin yolunu aradı ve Tapınakçılar onun sayesinde bugüne kadar efsanelere dönüşen bir yapıya sahip oldu

Bernard, Tapınakçılıkta büyük bir gelecek olduğunu sezerek onları İsa’nın milislerine dönüştürdü. Tapınakçıların yiğit oldukları görüşünü Hristiyanlık dünyasına yayarak, tarikatı daha da cazip hale getirdi.

Bununla da yetinmedi. 1128’de bu yeni rahip-askerlerin ne olduklarını belirlemek amacıyla Troyes’da bir konsil topladı. Birkaç yıl sonra da onlara övgüler düzen bir yazı yazarak, yetmiş iki maddelik bir yasa hazırladı. Bu yasaya göre, her gün ayin yapmak mecburdu. Aforoz edilmiş şövalyelerle görüşmek yasaktı ama onlardan biri Tapınakçılara katılmak isterse kabul edilebilirdi. Şövalyelerin beyaz, sade, kürksüz harmaniler giymeleri gerekiyordu. O dönemde moda olan ucu kıvrık, ince ayakkabılar giymek yasaktı. Don gömlek yatıyorlardı, bir şilte, bir çarşaf ve bir battaniyeye sahiplerdi.

İki kişiye bir çanak, hiç konuşmadan yemek yemek, haftada üç kez et, cumaları tövbe, tan sökerken kalkmak, yatakta on üç Pater duası okumak yasanın diğer kurallarından bazılarıydı.

Başlarında bir Üstad vardı; onun altında da, ast-üst sırasına göre, en altta başçavuşlar, seyisler, uşaklar, hizmetçiler. Her şövalye bir ata ve seyise sahipti. Dizginler, eyerler, mahmuzlar sadeydi ama iyi cinsti. Rahipler ve rahibeler gibi bekârlık andı da içiyorlardı. Bir tövbe ve savaş yaşamı Tapınakçılarda iç içeydi.

Diğer haçlı ordusunda savaşanlar, bir kenti ele geçirdiklerinde yağmalarken, kadınların ırzına geçerken, Tapınak Şövalyeleri bunları yapamıyordu.

Gizemci, dünyadan el etek çekmiş, çöllerde İsa’nın düşmanlarıyla savaşan, düşmanın bağırsağını kılıcıyla deştikten sonra aynı gün Ave Maria’yı söyleyen, pislikten leş gibi kokan, hem rahip hem eli kılıçlı şövalyeler ordusu Tapınakçılar, savaşta aslan, barışta kuzu bir topluluktu. Çarpışırken amansız, yakarırken kendini Tanrı’ya adamış; düşmana karşı amansız, kardeşlerine iyilik dolu olarak tanınıyorlardı.

Tapınak Şövalyeleri’nin bu özellikleri savaş yaptıkları Müslümanlar tarafından bile takdir ediliyordu. İbnü’l Esir, Tapınak Şövalyeleri’nin ‘sofu adamlar’ olduğunu belirtir. “Bu şövalyeler sofu adamlardı. Bu da verdikleri sözü tutmalarının garantisiydi” diyerek, Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında yapılan anlaşmaların geçerli olması için Tapınak Şövalyeleri’nin garantisinin yeterli olduğunu ekler.

Avrupa’nın haracı Tapınakçıların

Bütün bunlar Tapınak Şövalyeleri’nin savaşan birlikleriyle ilgili kurallardı. Ama tarikat daha başlangıçta muazzam bağışlar almış, yavaş yavaş Avrupa’da komutanlıklar kurmuştu. Kastilya ve Aragon Kralı Alfonso bütün bir bölgeyi onlara bağışlamıştı. Dahası, vasiyetnamesinde, varis bırakmadan ölecek olursa, krallığını da onlara bırakıyordu. Fakat Tapınak Şövalyeleri, ona güvenmedi, değiş tokuşa kalktılar, karşılığında ellerine bir avuç para geçti. Bu, İspanya’da yarım düzine kale demekti. Portekiz kralı da onlara bir orman bağışladı. Ormanın hâlâ Müslümanların işgal altında olduğunu gören Tapınak Şövalyeleri saldırıya geçerek, onları sürüp çıkardılar.

Tarikatın bir bölüğü Filistin’de çarpışıyordu, ama çoğunluğu ülkede kalmıştı. Bu durum, Tapınak Şövalyeleri’ne yeni bir zenginlik kapısı açtı. Filistin’e gitmek ve orada alış veriş yapmak isteyen birisi, mücevherler ve altınlarla yolculuk etmekten korkuyorsa, servetini Fransa’daki, İspanya’daki ya da İtalya’daki Tapınakçılar’a bırakıyor, karşılığında makbuz alıyor, sonra Doğu’ya gidince makbuzu paraya çeviriyordu. Bir çeşit güvence mektubuydu; çek hesabını Floransa’lı bankerlerden önce Tapınakçılar icat etmişti.

Böylece bağışlarla, silâhlı fetihlerle, parasal işlemlerden elde ettikleri yüzdelerle, Tapınakçılar çokuluslu bir şirket haline geldi. Zamanla neredeyse bütün Avrupa’nın ticareti Tapınakçılar’ın eline geçti.

Ortadoğu’daki Arap tüccarlarına kabul ettirdikleri dürüstlükleri ve verdikleri sözleri tutmaları sayesinde bütün Arap dünyasının kapıları kendilerine açılmıştı. Bu dönemde Hasan Sabbah’ın Haşhaşileriyle de irtibata geçtiler. Onlardan gizliliği ve gizlilik sayesinde güçlerini artırmayı öğrendiler, tarikatın yapısını da buna göre düzenlediler. Yıllar sonra kuracakları masonlukta üyelerinin birbirini tanıması için parmakla bileğe dokunma gibi işaretler, parola kullanmalar Haşhaşiler’den alınmıştı.

Tarikat zamanla Krallara her istediklerini yaptırabilecek konuma geldi. Papa II. Innoces’ten kendilerine olağanüstü ayrıcalıklar sağladılar. Tarikat, tüm savaş ganimetlerini, taşınmazlıklarını elinde tutabilecek, ne Kral’a, ne Piskopos’a, ne de Kudüs patriğine hesap verecekti. Tarikat, hiç kimsenin burnunu sokamadığı, hiç açık vermeyen bir şirket, bir örgüt haline dönüştü.

Onların bu ayrıcalıklarına başta bazı hükümdarlar, piskoposlar ve diğerleri kızsa da, iş onlarsız yapılamayacak noktaya gelmişti. Çünkü ticaretin kurallarını artık Tapınakçılar belirliyordu.

Haçlılar, gidecekleri yere bilinçsiz giderken, Tapınakçılar gittikleri yerleri avuçlarının içi gibi biliyorlardı. Düşmana nasıl davranılacağını, araziyi, askerlik sanatını bilen Tapınak tarikatı bir anlamda savaşçılarına dayanan ciddi bir ekonomik kuruluştu.

Selâhaddin Eyyûbî ve Tapınak Şövalyeleri

Filistin’deki Tapınakçılar, Haçlıların içinde ama onlardan daha örgütlü bir konumdaydılar. Cesaretleri, farklı yaşamları efsaneye dönüşmüş, bu efsane Avrupa’da daha da büyütülmüştü. Oysa, belki de çoğunluğu Haçlılardan oluşan bir ordunun içinde olmanın getirdiği dezavantajlardan dolayı, Filistin’deki Tapınakçıların başarısızlıkları da görülüyordu. Gözde çok büyütüldüklerinden, asla yenilmez göründüklerinden, uğradıkları başarısızlıklar, yine olağanüstü bir şekilde olumsuz değerlendiriliyor ve efsanevî Tapınakçılar, Haçlıların gözünden düşüyordu.

Özellikle üçüncü haçlı seferinde herkesi kuşkuya düşüren işler yapmaya başlamışlardı. Başlangıçta dürüstlükleri, kahramanlıkları ve sofulukları sayesinde, Hristiyanlar ve Müslümanlarca takdir edilir, sözleri senet sayılırken şimdi her iki taraf da onları güvenilmez, kaypak buluyordu. Eyyübî sultanı Selâddin Eyyûbî ile, Haşhaşilerle, Filistin bölgesinde yaşayan ama ikinci sınıf insan görülen yahudilerle görüştükleri, iş birliği yaptıkları, onlarla gizli alışverişler gerçekleştirdikleri, Essen Yahudilerinden etkilendikleri gözlenmişti. Bunun dışında Hristiyanlık dışı bir inanca kapıldıklarından kuşku duyuluyordu. Garip ayinler yaptıkları, bu ayinler sırasında İsa’ya sövdükleri, haça tükürdükleri, birbirlerinin edeb yerlerini öptükleri, kadınlarla ilişkileri yasak olduğundan oğlanlarla ilişki kurdukları, Müslümanlaştıkları, yahudileştikleri gibi söylentiler çıkmıştı.

Daha da önemlisi, haçlı ordusunda bulunmalarına rağmen, Selâhaddin Eyyûbî ile anlaşmaya çalıştıkları, haçlı ordusunun yenilip ya da bu zorlu savaştan usanıp geri dönmesini istedikleri, haçlılar dönünce kendilerinin burada bir devlet kuracakları yaygın bir söylentiye dönüşmüştü.

Tapınakçıların iki yüzlü oldukları, gerçekte başka bir amaçla bu savaşın içinde oldukları, kendilerine ait bir devlet kurmak istedikleri konusunda kuşku uyandıran girişimleri de duyuluyordu. Ünlü İngiliz romancılarından Walter Scot, “Selâhaddin Eyyûbî ve Arslan Yürekli Rişar” adını taşıyan tarihi romanında, Tapınakçıların bu özelliklerine değinmişti.

Selâhaddin Eyyûbî, bunun farkında olduğu için Tapınak Şövalyelerine yüz vermiyor, tam tersine çok acımasız ve gaddar oldukları için onlara çok kızıyordu.

“Bunlar Hristiyan süvariler değil, asker kıyafetine bürünen rahiplerdir. Ne kanun, ne adalet tanırlar. Verdikleri sözde durmazlar. Müslümanlara karşı daima ihanet ederler. Filistin’deki diğer düşmanlarımız hiç olmazsa nezaketten, görgüden bir parça anlarlar. Arslan Yürekli Rişar yendiği düşmanına yumuşaklıkla muamele eder. Filip ele geçirdiği avı korur. Hatta Avusturyalılar bile o kadar kan dökmezler. Oysa bu kudurganlar anlaşma nedir bilmezler.”

Gerek Selâhaddin Eyyûbî’nin, gerek haçlıların Tapınak Şövalyeleri’ne bakışı böyleydi. Hristiyanlar onları dinsiz, sapkın görmeye başlamışlardı. Bunun yanı sıra, savaşlarda başarısızlıkları da görününce, nefretleri ve dedikoduları daha çok üzerlerinde topladılar.

1244 yılında Yedinci Haçlı Seferi’nde Kral Louis ile birlikte, hem yazıcı, hem savaşçı olarak Kutsal Diyar’a giden, Histoire de Saînt Louis’in yazarı Joinville, Tapınakçılara ayırdığı sayfalarda tarikatın durumunu şöyle yansıtıyordu:

“Tarikat kurulalı yüz elli yıl olmuştu. Tapınakçılar, insanın her idealini yok etmeye yetecek kadar haçlı seferi görmüşlerdi. Kraliçe Melisande ile cüzamlı Kral Baudouin’in kahramanlık imgeleri hortlaklar gibi yok olmuş, kana bulanmış Lübnan’da iç savaşlar sona ermiş, Kudüs bir kez düşmüş, Barbarossa Klikya’da boğulmuş, Aslan Yürekli Richard yenilmiş, aşağılanmış, Tapınak Şövalyesi kılığına girerek ülkesine dönmüştü. Hristiyanlar, Tapınakçılar’dan yana savaşı yitirmişlerdi.”  

İtalyan yazar Umberto Eco, Tapınakçılar’ı konu ettiği Foucault Sarkacı kitabında o dönemleri şöyle değerlendirir: “Müslümanların, uygarlıklarını korumak için birleşmiş özerk devletlerden oluşmuş çok farklı bir konfederasyon anlayışları vardı. İbn-i Sina’yı okumuşlardı, Avrupalılar gibi cahil değildiler. İki yüz yıl boyunca hoşgörülü, gizemci, özgürlükçü bir kültüre karşı savaş veren Haçlılar ve Tapınakçılar, bu kültürden etkilenmekten kurtulamamışlardı. 1244’de kesin yenilgiye uğrayıp, Kudüs’ü kaybettiklerinde ise, yüz elli yıl önce başlayan savaş yitirilmişti.”

Tapınakçılar Avrupa’da Krallardan üstün

Kutsal Diyar’ı kaybettiren Tapınakçılar iyice gözden düşmüştü. Ancak Avrupa’da denetim altına alınamayan büyük bir güçtü Tapınakçılar. Büyük üstad, soylu bir prensle aynı düzeydeydi, bir orduya komuta ediyordu, uçsuz bucaksız toprakları yönetiyordu, İmparator gibi seçiliyordu ve mutlak bir yetkesi vardı. Fransız Hazinesi onların denetimindeydi. Kral’a değil, Paris Tapınağı’na emanetti hazine. Resmen Kral adına açılmış bir hesabın mutemetleri, vekilleri, yöneticileri Tapınak Şövalyeleri’ydi. Parayı yatırıp çekiyorlar, faiz işletiyorlar, büyük bir özel banka gibi işlem yapıyorlar ama bir devlet bankasının tüm ayrıcalıklarıyla bağışıklıklarından yararlanıyorlardı. Kralın hazinecibaşı da bir Tapınakçı’ydı.

İngiltere ile savaştan çıkan Fransa, Tapınak Şövalyeleri’nden almış olduğu borcun faizlerini dahi ödemeyecek duruma düşmüştü. Kral Filip ve Fransa’nın üst düzey yetkilileri bu durumdan rahatsızlık duyuyorlar ama yapacak bir şey de bulamıyorlardı. Fransa bu durumdayken, Tapınak Şövalyeleri’nin “Süleyman’ın hazinelerinden” daha büyük hazineye sahip olduğu söyleniyor, bu dilden dile dolaşıyordu.

Hazine Bakanı Enguerrand ile Adalet Bakanı Guillame de Nogaret, Tapınak Şövalyeleri’nin hazinesine el konulması gerektiğini Fransa kralı ‘Yakışıklı Filip’e söylemeye başladılar. Onlara göre, Fransa içine düştüğü ekonomik krizden ancak böyle kurtulabilirdi.

1302 yılında Flandrea’a karşı girişilen savaşta Fransa’nın yenilmesi ülkede daha da büyük ekonomik ve sosyal krize yol açtığı için, Kral parayı dilediği gibi devalüe etti. Ardından 1306 yılında Yahudiler ülkeden sürülüp, mallarına el kondu. Ancak Fransa’nın hazinesini rahatlatmadı.

Kral Filip, Tapınak Şövalyeleri’nin hazinesine el koyma fikrini cazip buluyordu fakat Tapınak Şövalyeleri’ne karşı çıkmaktan çekiniyordu. Ayrıca 1306 yılında yaptığı devalüasyonda ayaklanan halkın öfkesinden kurtulmak ve canını korumak için uzun süre Tapınak Şövalyeleri’nin himayesi altında, Tapınak’a sığınmıştı.

Buna rağmen, ekenomik krizin ancak Tapınak Şövalyeleri’nin hazinesine el koymakla çözülebileceğini kabul eden Kral Filip, onlara karşı bir mücadeleye karar verdi. Önce Tapınak Tarikatı’nın onur üyesi olmak istedi; fakat kendilerini krallardan, hükümdarlardan üstün gören Tapınakçılar kralın üyelik başvurusunu reddettiler. Bir krala yapılabilecek en büyük hakaretti bu. Bunun üzerine Filip, Papa’ya, Tapınak Şövalyeleri ile Hospitaler’i birleştirmesini, yeni tarikatın başına da oğullarından birini geçirmesini istedi.

Bu gelişmeler üzerine Tapınak’ın büyük üstadı Jacques de Molay, sürgünde bir hükümdar gibi yaşamakta olduğu Kıbrıs’tan tantanayla geldi. Gelince de, Papa’ya bir muhtıra sundu. Bu muhtırada, iki tarikatın birleşmesinin sakıncalarını ortaya koyuyordu. Tasarı rafa kaldırıldı.

Bunun üzerine çoktandır söylenen söylentiler, ortalığı kaplamaya başladı. Eşcinsel oldukları, şeytana taptıkları, kendi aralarında Arapça ve İbranice konuştukları, sakallı bir başa taptıkları, kız çocuklarıyla ilişkiye girecek kadar sapkınlaştıkları, Yahudiliğe hizmet ettikleri gibi iddialar yaygınlaştı.

Kral Filip’in Tapınakçılar’a öfkesi

Bu dönemde her nasılsa hapse düşen ve hapiste ölüm cezasını beklemekte olan Esquieu de Floryan adında bir Tapınakçı’dan korkunç itiraflar işitilmişti. Onun resmi tanıklığı soruşturma açılmasına ve iddiaların gerçek olduğunu ortaya çıkarmaya yetiyordu.

Tapınak’ın büyük üstadı Jacques de Molay, bu gelişmeyi duymasına rağmen aldırmıyor, ondan çekinen Papa V. Clemens işi sürüncemede bırakıyordu.

1307’nin 14 Eylül’ünde, Kral, krallığın tüm icra memurlarıyla kethüdalarına mühürlü bir mesaj göndererek, Tapınakçılar’ın topluca tutuklanmalarını, mallarına el konulmasını buyurdu. Mesajın 13 Ekim’de açılması istenmişti.  O gün geldiğinde, aynı anda her tarafta Tapınak Şövalyeleri tutuklandı, mallarına el kondu.

Tapınakçılar, beklenenin tersine hiçbir şeyden kuşkulanmamışlardı. Tutuklama sabahı tümü de tuzağa düştüler ve hiç karşı koymadan teslim oldular. Daha yakmaya gelmeden, işkenceler sırasında bazı şövalyeler itiraflara başladılar. Çünkü işkence sırasında otuz altı Tapınak şövalyesi ölmüştü.

Amansız şövalyeler, çöl savaşçıları, kendilerini tutuklamaya gelenlere nedense kafa tutmuyordu. Paris’te yüz otuz sekiz şövalyeden sadece dördü itiraf etmeyi reddetti. Aralarında Tapınak’ın büyük üstadı Jacques de Molay’ın da bulunduğu öteki şövalyeler itiraflarda bulundular. Ama daha sonra itiraflarını geri aldılar.

1312’de itiraf etmemiş olanlar ömür boyu hapse hüküm giyerken, serbest kalan şövalyeler, dört beş yıllık tutukluluk yaşadıktan sonra gözden kayboldular. Kimileri başka tarikatlara girerek, kimileri yeraltına inerek izini yok etti. Tek istedikleri unutulmaktı.

19 Mart 1314’de Notre-Dame’ın avlusunda tan sökerken Tapınak’ın büyük üstadı Jacques de Molay ve Geofroy de Charnay birlikte yakıldılar.

Tapınakçılar’ın uzun süren yargılanmaları, onların mağdur görülmesini sağlamıştı. Önden kaçanlar, serbest kalıp bir plan eşliğinde dünyaya dağılanlar, bütün dünyadan intikam alacaklarına dair yemin ediyorlardı. Çoğu İngiltere’ye gidip masonluğu kuran Tapınakçıların en büyük hedefi: Fransa krallığını yok etmekti.

Nitekim, Jacques de Molay’ın ölümünden beş yüz yıl sonra gerçekleşen Fransız ihtilalinde, XVI. Louis’in kafası giyotinle kesilirken, bilinmeyen bir kişi sekiye çıkıp şu sözleri haykırmıştı:

“Jacques de Molay, öcün alındı!”

Tapınak Şövalyeleri’nın asıl hikâyesi Fransız İhtilali’nden sonra başladı.

Geçmişteki Haçlı ordularının savaşları da, bugün yaşanan Ortadoğu savaşı da aslında Tapınakçılar’ın savaşı. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.