Transatlantik: İran savaşı ve Türkiye | Sırada Küba mı var?

İran savaşı ve Türkiye

Transatlantik’te bu hafta Ruşen Çakır ve Gönül Tol, devam eden İran savaşının Türkiye üzerine etkilerini, ABD Başkanı Donald Trump’ın Küba ile ilgili açıklamalarını ve amaçlarını değerlendirdi.


Haberin özeti

  • Savaş, ABD ve İsrail’in saldırılarından başlayarak Ortadoğu’yu etkisi altına aldı ve Türkiye için riskler oluşturdu.
  • Türkiye, savaşın başından itibaren arabuluculuk yapmaya çalışıyor ve saldırıları kınadı.
  • Türkiye, İran’dan ateşlendiği söylenen füzeleri imha etti ve Patriot hava savunma sistemleri konuşlandırıldı.
  • Donald Trump, Küba hakkında yaptığı açıklamalarla gerilimi artırdı ve adayı özgürleştirme planlarından bahsetti.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar ve akabinde İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerine saldırıları ile başlayan savaş, Ortadoğu’yu yangın yerine çevirdi. Bölgede yaşanan savaş ve hava sahamızda “imha edilen” üç füze, savaşın Türkiye için de riskler barındırdığını gösteriyor.

İran savaşı ve Türkiye

Savaşın başından itibaren ihtiyatlı bir tutum sergileyen ve arabulucu olmak için çabalayan Türkiye, 28 Şubat’taki saldırıların ardından tarafları “saldırıları bir an önce son vermeye” davet etmişti. Ankara, geçen 19 günde yaptığı tüm açıklamalarda saldırıları hem İran’ın egemenliğine ihlal olarak nitelendirdi hem de İran’ın misilleme olarak Körfez’deki saldırılarını kınadı. 

Savaş süresince Türkiye hava sahasına İran’dan ateşlendiği belirtilen üç füze de imha edildi. 4, 9 ve 13 Mart’ta Türkiye’ye yönelen füzeler Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından düşürülmüştü. Bu ihlallerin üzerine Millî Savunma Bakanlığı (MSB), Malatya’ya Patriot hava savunma sistemi konuşlandırılacağını açıklamıştı. 13 Mart’taki hava ihlalinin ardından da Adana’daki İncirlik Hava Üssü’ne Patriot konuşlandırıldı.

Medyascope yorumcusu ve Washington’daki düşünce kuruluşu Ortadoğu Enstitüsü’nde (Middle East Institute, MEI) Türkiye’ye yönelik araştırma programının kurucusu ve yöneticisi Gönül Tol, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında, konuştuğu bir Pentagon yetkilisinin “ABD’nin Türkiye’den, İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini” yazdı. 

Tol, amacın havada yakıt ikmali yapmak için kullanılan tanker uçaklarının Türk üslerinde tutarak çatışma bölgesinden uzak tutmak olduğunu yazdı. Ruşen Çakır ve Gönül Tol Transatlantik’te değerlendirdi.

Sırada Küba mı var?

ABD Başkanı Donald Trump, Küba hakkında yaptığı açıklamalarla Washington-Havana hattında gerilimi yeniden yükseltti. Trump, Beyaz Saray’da gazetecilere yaptığı açıklamada Küba’yı “çok zayıf bir ülke” olarak nitelendirdi ve adayı “bir şekilde almayı” beklediğini söyledi.

Trump, “Küba’yı alma onuruna sahip olacağıma inanıyorum. Onu özgürleştirir miyim, alır mıyım… Onunla ne istersem yapabilirim” ifadelerini kullandı. 


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Ömer Taşpınar yok. Gönül Tol ile ağırlıkla savaşı ve kısmen de Küba’yı konuşacağız. Gönül merhaba. Savaş inişli çıkışlı gidiyordu ama son günlerde peş peşe İsrail’in düzenlediği çok ciddi nokta operasyonlarını görüyoruz. İran rejiminin en önemli isimlerinden Ali Laricani, ardından İstihbarat Bakanı İsmail Hatip, Besic milislerinin komutanı Gulam Rıza Süleymani öldürülmüştü. İsrail, bugün yarın daha fazla ismin geleceğini söylüyor. Bu olay şu aşamada ne durumda sence? İran’da, eskisi kadar yoğun olmasa da füze saldırıları yapıyor. Bir taraftan da savaş kısmen Irak’a sıçradı. Irak’ta İran yanlısı milislerin düzenlediği saldırılar ve misillemeler var. Bu konuyla ilgili genel bir değerlendirme yapalım, sonunda biraz Türkiye’yi de konuşalım istiyorum.

Gönül Tol: Evet Ruşen, şimdi savaşın ikinci safhasına geçildiğinden bahsediliyor. Bu ikinci safhada nasıl bir yol izleneceği, tarafların nasıl adım atacağı düşünülüyor. Trump’ın zafer ilan edip bu işi bitirmek istediğini söyleyenler vardı. İngilizce “off-ramp” denilen, çatışmayı ve artık tansiyonu düşürmeyi hedefleyen bir çıkış aradığından bahsediliyordu. Bunun sinyallerini de aslında görmek mümkün. Her ne kadar her gün başka bir şey söylüyor olsa da Amerika içerisindeki iç siyasi dinamiklere baktığımızda, bu savaşın gerçekten Trump’ı ve Cumhuriyetçileri zorladığı çok açık. O nedenle zafer ilan etmek için de bir başka taktik başarının peşinde olduğundan bahsediliyordu. Ama şimdi şöyle bir şey oldu ve bu bize aksini düşündürüyor: Bugün Basra Körfezi kıyısındaki Aseluye denen enerji altyapısının olduğu bir bölge var ve buraya çok ciddi bir saldırı gerçekleştirildi. Daha evvel, Trump İsrail’den bunu yapmamasını istemişti. Bunun yapılmış olması, “off-ramp” ya da tansiyonu düşürmeye yönelik adımlar atılacağını değil, aksine, bu sarmalın tırmandırılacağına dair bir gösterge bence. Çünkü bu adımdan sonra, İran’ın, Körfez ülkelerine, enerji altyapısına çok daha yoğun bir saldırı yönelteceğini beklemek bence gerçekçi olur.

Amerikan iç siyasetinde ‘’Bu savaşın kazananı kim? Bugüne kadar bu savaşta ne kazandık?’’ konusu çok tartışılıyor. Burada aslında Amerika ve İsrail’in operasyonel başarısından söz etmek mümkün. Bir kere hava üstünlüğünü sağlamış durumdalar. İran’daki hedefler, Amerika’nın ve İsrail’in savaş uçakları, balistik füzeler, seyir füzeleriyle vurulmuş durumda. İki hafta içinde İran’a 130 bin saldırı gerçekleştirilmiş ve bu saldırıların sonunda İran’ın hem siyasi hem askeri lider kadrosunda çok ciddi bir kayıp yaşanmış. Aynı zamanda hem sivil altyapı hem İran’ın askerî altyapısına çok ciddi bir darbe indirilmiş. Bütün bunlar operasyonel olarak bir başarıdır. Fakat “asıl stratejik amaç nedir?” sorusunu düşündüğümüzde, bu operasyonel askerî başarının, aslında bir siyasi başarıya dönüşmediğini görüyoruz. Burada Trump rejimin değişeceğini, çökeceğini, rejimin yanıt vermeyecek, bölgesel faaliyetlerini durduracağını ümit ediyordu. O stratejik amaç her ne idiyse, o konuda Amerika’nın ve İsrail’in bunu gerçekleştirdiğine dair bir emare yok. Rusya ve Ukrayna Savaşı’nın da bize öğrettiği bir şey var. Evet, askerî olarak İran tarafı çok zayıflamış olabilir, ki Laricani’nin öldürülmesi de önemli. Mesela Devrim Muhafızları içerisinde çok önemli bir komutan olan Kasım Süleymani’yi hatırlayalım, 2020 yılında bir Amerikan dronuyla öldürülmüştü. Onun yokluğu gerçekten operasyonel olarak etkiledi Devrim Muhafızları’nı. Laricani’nin öldürülmesinin de böyle bir anlamı olabilir. Fakat bütün bunları bir araya getirdiğimizde ve Amerika ile İsrail’in o çok büyük askeri gücünü düşündüğümüzde, “Tamam, bundan sonra artık İran’a boyun eğdirdiler” sonucuna varamıyoruz. Bunu Rusya ve Ukrayna Savaşı’ndan da görmek mümkün. Rusya ve Ukrayna’ya baktığımızda bir tarafta Rusya gibi askeri olarak kâğıt üzerinde çok daha güçlü bir ordu vardı, değil mi? Putin ne bekliyordu? “Biz gireceğiz, Kiev’i alacağız birkaç günde” diyordu. Bu olamadı. Dolayısıyla bu bize ne düşündürüyor? Kâğıt üzerinde ne kadar güçlü olursanız olun, ne kadar elinizde askeri kaynağınız, topunuz, tüfeğiniz, askeriniz, ordunuz olursa olsun, eğer özellikle diğer tarafın asimetrik yanıt verme gücü varsa boyun eğdiremiyorsunuz. 

İran’ın elindeki en büyük koz, Hürmüz Boğazı ve Hürmüz’de o deniz trafiğini sekteye uğratmak için elinde çok sofistike silahlar olması gerekmiyor. Husiler’in Yemen’den bir dron fırlatmasıyla bu olabilecek bir şey. Dolayısıyla İran’ın elinde hâlâ çok güçlü bir Hürmüz kartı var. İkincisi, bugüne kadar İran’ın, seyir füzeleri denen o “cruise” füzelerini kullanmadığını gördük ki askerî uzmanlar bu konuda bölünmüş durumda. Bir kısmı “Aslında o seyir füzelerinin çok büyük bir kısmını İsrail yok etti” diyor. Ama bir diğer askerî ekip “Hayır, aslında hâlâ elinde var, fakat Hürmüz’de çıkacak bir savaşı bekliyor bunları kullanmak için” diye söylüyor. Bu durumda Hürmüz çok daha uzun süre kapalı kalabilir, bu da bütün bölge ekonomisi ve dünya ekonomisi üzerinde Amerika ile İsrail’e çok büyük bir baskı oluşturabilir. Dolayısıyla, İran’ın elinde hâlâ çok ciddi bir asimetrik güç var ve bunu kullanmaya devam edecektir.

Bu ikinci safhada İsrail ne yapmak istiyor? İsrail, askerî altyapıyı ve bu Devrim Muhafızları’nı vurmaya devam edecektir muhtemelen. Ali Laricani efektif olarak aslında ülkeyi yöneten lider olarak görülüyordu, onun yerine geçecek insanı da öldürmeye çalışacaktır. Amerika için bunun ekonomik etkisini unutmamak lazım. Bu, seçim yılı, onu da unutmamak lazım. İçeride Trump yönetimi üzerinde artan bir baskı var. MAGA Hareketi içerisinde çok güçlü bir isim olan ve Counter-Terror biriminin başındaki Joe Kent, dün istifa ettiğini söyledi. Neden istifa etti? “Trump yönetiminin söylediği ‘Biz bu savaşa girdik çünkü İran bize çok ciddi bir tehdit oluşturuyor’ söylemine inanmıyorum. İran, İsrail’i tehdit ediyor olabilir, fakat bizi tehdit etmiyordu ve biz İsrail’in peşine takılıp bu savaşa girdik. Ben artık vicdanen bu savaşın bir parçası olmak istemiyorum” diyerek ayrıldı. Bu çok önemli bir şey. Bu kadar önemli pozisyonda, Trump’a yakın bir insanın, kamuoyunda bu kadar net bir eleştiri yönelterek Trump’tan ayrılması önemli bir şey. Ayrıca bunun gösterdiği bir başka şey de var, o da Trump’ın kendi tabanı içerisinde savaşa dair artan rahatsızlık. Bunun ekonomik etkilerinin yarattığı rahatsızlık her şeyden önce çok yüksek. Burada enerji fiyatlarının yükselmiş olması ve aynı zamanda Trump’ın “Ben savaşları bitireceğim, savaşları bitiren başkan olarak hatırlanacağım, bütünüyle Amerika’nın sorunlarına odaklanacağım” diyerek seçilip, sonra neredeyse bu bir yılını dış politikaya, yabancı savaşlara ayırmış olmasının yarattığı bir hayâl kırıklığı var.

Bir de tabii bu savaşın seyrini, yani Amerika’nın bir sonraki adımını etkileyecek şeylerden bir tanesi de Amerika’nın müttefiklerinin yanında durmaması. Mesela Trump’ın Romanya’dan üslerini kullanmak, bu yakıt ikmalinde kullanılacak uçakların oradan inip kalkması için Avrupa’dan talepleri oldu. Romanya bunu kabul etti ama mesela İspanya kabul etmedi. İtalya’dan benzer talepleri oldu, kabul etmedi. “NATO’ya Hürmüz konusunda bana yardımcı olun, Hürmüz’ü açalım” dedi. Almanya “Bu savaşı biz başlatmadık. Bu savaşa girerken bize de sormadın, burada sana yardımcı olamayacağız ” dedi. Dolayısıyla hem içeride hem dışarıda artan bir baskı var. O yüzden Amerika’nın bu ikinci safhada bir sonraki adımının ne olacağını anlamaya çalışmak açısından bu önemli. Önceliğinin, bu deniz trafiğini yeniden açmak istemesi olduğunu görmek lazım. Yani Hürmüz’deki deniz trafiğini yeniden açmak istiyor. Bir sonraki safhayı değerlendirirken ‘’bunu nasıl yapacak?’’ sorusunu düşünmek lazım.

Ruşen Çakır: Peki burada halkın sokağa çıkması, rejimi içeriden toplumsal baskıyla devirme seçeneği iyice devreden çıkmışa benziyor sanki, ki ilk gün Trump, “Önce biz bombalayacağız sonra siz halledeceksiniz” demişti. Ne dersin, sanki böyle bir beklenti kalmadı.

Gönül Tol: Evet. Hatırlayalım, İranlı Kürtlere bel bağlanmıştı, İranlı Kürtlere bir açık çağrı yapılmıştı: “Hadi siz ayaklanın, biz de yardımcı olalım ve bu rejimi devirin” denmişti. Kürtler de tabii buna gözü kapalı “evet” demediler. Haklı olarak bir güven problemi var. Ayrıca asıl mesele şu: Kürtler rejimin düşmenin arifesinde olduğunu düşünmüyor. Daha beş gün önce 13 Mart’ta, Amerikan istihbaratının Trump ile paylaştığı bir rapor var, “Rejim zayıflamış olabilir ama hemen yarın düşecek gibi değil” diyor. Dolayısıyla Kürtler ve içerideki muhalefet de Amerika ve İsrail’in silahlarıyla ayaklanmaya karar vermek çok ciddi bir karar ve eğer gerçekten rejimin düşeceğine inanmıyorsanız, bu planın bir parçası olmak istemezsiniz diye düşünüyor. Bu arada Iraklı Kürt liderler de bu konudaki çekincelerini dile getirdiler. İsrail hâlâ rejim değişikliğinin ana amaç olduğunu söylüyor ve askerî saldırılar bu şekilde devam ederse… Bu arada şunu da söylemek lazım, İran rejimi gerçekten ciddi şekilde de zayıfladı. Ama İran’ı çok yakından takip eden herkes “Bu rejimi böyle devirmek çok kolay bir şey değil” diyor. Dediğim gibi, bu asimetrik yanıt konusundaki güç üstünlüğü İran’ın elinde. İran’ı bu havadan saldırılarla, füzelerle, bombalarla zayıflatmış olabilirsiniz, ama diğer taraftan da herkes bunun faturasını ödüyor. Bugün Hakan Fidan bölgede, bölge liderleriyle konuşuyor. Körfez ülkeleri çok rahatsız. Bütün dünya ekonomisini etkileyen bir şey var ve bunu İran yaptı. İran, Hürmüz’deki adımlarıyla aslında “Tamam, siz beni zayıflatıyorsunuz ama ben de mümkün olduğu kadar herkesin bu savaşın faturasını ağır bir şekilde ödemesini sağlayacağım” dedi ve bunu yapmaya devam edebilir.

Ruşen Çakır: Peki Türkiye’den biraz bahsedelim. Sen geçenlerde Pentagon’un yani ABD Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’yi kullanma niyeti olduğunu söyledin. Dışişleri böyle bir şeyin kesinlikle söz konusu olmadığını söylüyor. Ama bir diğer yandan, Ankara, Türkiye’ye fırlatılan füzelerin İran’dan fırlatıldığına kesin emin, hiç onu tartışmıyor bile. Duymuşsundur, Adana’ya ikinci bir Patriot sistemi daha geldi. İlki İspanya’dan gelmişti, şimdiki Almanya’dan gelmiş. Hakan Fidan galiba bir Ortadoğu turuna çıkıyor, Arap ülkelerine gidecek. Türkiye hâlâ ısrarlı bir şekilde bulaşmamaya çalışıyor, ki bunun doğru bir çizgi olduğunu daha önceki yayınlarda da konuşmuştuk. Ama ‘’bunu başarabilecek mi?’’ sorusu var. Trump’ın NATO ülkelerine yaptığı baskının bir benzeri Türkiye üzerine yapılır mı? Türkiye buna nasıl cevap verebilir? Bu çizgisini nereye kadar, hangi koşullarda sürdürebilir?

Gönül Tol: İşte o soru çok önemli Ruşen. Sadece Türkiye’nin değil, Körfez ülkelerinin de böyle bir ikilemi var. İsrail, Körfez ülkeleri de olaya müdahil olsun istiyor. Ama tabii İran’ın saldırılarının hedefi de olmuş bu ülkeler, Türkiye de dahil. Bir taraftan sürekli saldırı altındasınız; İran’dan ülkenize, hava sahanıza füzeler yağıyor ve bir yanıt verme zorunluluğu hissediyorsunuz. Ama diğer taraftan da buna yanıt verirseniz daha büyüyen, bölgeselleşmiş bir savaşın parçası olmak durumunda kalacaksınız ve bunun riski çok daha yüksek. Tabii Körfez ülkeleri açısından da durum böyle, ama Türkiye açısından bu savaş ne kadar uzarsa, ki erken seçimden bahsediyoruz, ekonominin toparlanmaya çalışıldığı bir dönemde, seçim atmosferine girilebilecek bir dönemde, bu enerji fiyatlarındaki artış sürerse, savaş sürmeye devam ederse Türkiye açısından bu çok büyük riskler taşıyor. Sadece ekonomik riskler değil. Ben bu savaşın ilk günlerinde buna dair bir yayın yapmıştım, o zaman Doğu Akdeniz’de olanlar çok konuşulmuyordu, ama Doğu Akdeniz tabii Türkiye açısından çok önemli bir yer. Orada Kıbrıs’a yollanan, Yunanistan’ın yolladığı, Fransa’nın yolladığı firkateyn, F-16 vesaire var. Zaten Doğu Akdeniz’de dengeler bizim aleyhimizeydi. Şimdi, bu savaş üzerinden orada yeniden bir askeri yığınak söz konusu ve bu Türkiye’nin istemediği bir şey. Hem iç siyaset açısından da bu, Erdoğan için çok iyi görünen bir şey değil. Mesela Yunanistan’ı Kerpe Adası’na konuşlandırdığı Patriotlar var. Yani Yunanistan’ın, Türkiye’nin silahsız olmasını düşündüğü yerlere Patriot gönderdiğini düşünüyoruz. Bütün bunlar bu savaşın devam etmesinin Türkiye için çok ciddi riskler barındırdığını gösteriyor. O nedenle de bir an evvel bitmesini istiyor. Bu yüzden, bence çok doğru bir şekilde Türkiye bu savaşın bitmesi için diplomatik olarak hem Amerika’yla hem bölge ülkeleriyle bir diyalog içerisinde. 

Günün sonunda bu savaş bir kez daha bize şunu gösterdi: Söz konusu, Netanyahu’nun çıkarları olduğunda, Trump için “Erdoğan benim yakın dostum” demesinin çok da bir anlamı yok. Çünkü nihayetinde Netanyahu’nun istediği oluyor. Sonuçta Muhammed bin Selman da Muhammed bin Zayid de Trump’a, Jared Kushner’a yakınlığıyla bilinen insanlar. Üstelik bu ülkeler Trump’a ilk Riyad ziyaretinde milyarlarca dolar yatırım sözü vermiş. Bakıldığında aslında pek çok anlamda bu ülkelerle ilişkisi Trump için çok daha önemli. Ama nihayetinde Netanyahu bu savaşı istediği için Netanyahu’nun peşine takılıp bu savaş yapılıyor. O yüzden Türkiye açısından hayal kırıklığı yaratan şey “Biz bu Amerikan başkanıyla bu kadar yakınız, ama bizim bir sözümüzün, bizim çıkarlarımızın kıymeti yok” düşüncesi. Üstelik Türkiye’yi daha da zorlayacak bir şey talep ediyor. Sen de bahsettin, ben de Twitter’da paylaştım. Benim kendi kaynaklarım, ki daha evvel Patriot’ların Kürecik’e konuşlandırılması gibi önemli konularda Türkiye ile ilgili verdikleri bilgilerin hepsi doğrulanmıştı. O kaynaklar “Amerika Türkiye’den üsleri kullanma hakkı istedi” diyor ve bu bana olasılık dışı, mümkün değil gibi gelmiyor. Çünkü Trump’ın, hem müttefiki Romanya gibi ülkelerden hem de İspanya gibi Ortadoğu politikasını en çok eleştiren Avrupa ülkesinden dahi bu tür talepleri var. Daha geçenlerde NATO’ya “Bana yardım edin Hürmüz’ü açalım. Eğer yardım etmezseniz sizin geleceğiniz için çok kötü olur” diye de tehdit savurdu. Hem müttefiklerden hem kendisini eleştiren ülkelerden bu kadar çok şey talep eden bir Trump’ın, “dostum” dediği Erdoğan’dan, kendi deyimiyle defansif bir alanda bir yardım talep etmesi bana çok akıl dışı gelmiyor. Evet, Türk yetkililer bunu yalanlıyor. Bu da bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Birincisi, memleketi ilgilendiren önemli konularda basınla gerçekleri paylaşan bir kültür mü kaldı artık Türkiye’de? 

İkincisi, bu talebe “evet” de diyecek olsalar, “hayır” da diyecek olsalar, bunun kamuoyunda tartışılmasını istemezler. Zaten eğer “evet” diyeceklerse, -ki ben buna çok ihtimal vermiyorum- bunun kamuoyunda yaratacağı eleştiri dalgasını düşünün. “Hayır” diyeceklerse de bunun çok kamuoyu önünde yapılmasını istemezler, çünkü Trump’ı öfkelendirmekten de korkarlar. O nedenle, Türk yetkililerin bunu yalanlaması hiç beni şaşırtan bir durum değil. Ben bu tür paylaşımlar yaptığımda, ben bir gazeteci değilim ama işimin gereği analiz yaparken gayet tabii ki bir veriye dayalı analiz yapmaya gayret gösteriyorum. Bu nedenle de bir şey söylemeden önce güvendiğim kaynaklardan bunun teyidini almadan paylaşım yapmamaya çalışıyorum. Hata yaptığım zamanda da bunu söylemekten çekinmiyorum; benim kendi kaynaklarımdan duyduğum şey bu ve mantıken de Amerika’dan, Trump’tan gelen böyle bir talep bana çok mantıksız gelmiyor. Türk yetkililerin yalanlaması da garip gelmiyor.

Ruşen Çakır: Gönül, biraz Küba’yı konuşacağız ama öncelikle sorayım, hatta şu anda açtım baktım, Netanyahu kurmaylarıyla bir konuşma yapıyor. Ölmedi, değil mi? 

Gönül Tol: Hayır. Amerikan büyükelçisi dün kameralar önünde “Trump beni size gönderdi, ölüp ölmediğinizi kontrol etmek için” diye şakalaştılar. Sağlıklı görünüyor Netanyahu.

Ruşen Çakır: Evet. Peki, Küba’ya gelelim. Trump Küba’ya göz dikti. Bunun ciddiye alınması gerekir, değil mi?

Gönül Tol: Evet. Venezuela’da olanları düşünelim. Venezuela’dan sonra ve hatta İran’dan sonra, bu yönetim açısından artık hiçbir şey olasılık dışı değil. Şimdi zaten özellikle Marco Rubio için Küba meselesi çok önemli, ki Marco Rubio 2028 seçimleri için adı düşünülen, başkanlık adaylığını koyacağı beklenilen bir isim. Genel olarak Latin Amerika çok önemli ama özellikle Küba meselesi çok önemli. Senatör olduğu günden bu yana Küba meselesini hep gündeminde tutmaya çalıştı. Trump açısından da bu, ‘’Monroe Doktrini’’ denen doktrin çerçevesinde anlaşılabilir. Doktrinin ana söylemi neydi? Trump “Burası, Batı yarımküre bize ait, bizim etki alanımızda. Burada Amerikan hegemonyasını kurmak benim dış politikamın önemli bir amacı” demişti. Bunu o çerçeveden görmek lazım.

Küba konusunda ne yapacağına dair birkaç senaryo var. Birincisi, ekonomik baskıyı artırmak. İran ve Venezuela’da yaptığı gibi o “maksimum baskı” politikası yürütmek, ki Ocak 2026’da Trump acil durum ilan etmişti ve Küba’ya petrol sağlayan ülkelere tarifeleri artırmıştı. Buradaki amaç Küba hükümeti üzerindeki ekonomik baskıyı artırmak. Bir diğer senaryo, rejim değişikliği senaryosu. Bu senaryonun da tartışıldığını görüyoruz. Trump da Marco Rubio da “Yeni bir yönetime ihtiyaç var Küba’da” diye bunu açık bir şekilde söylediler. Hatta Trump “Biz istersek Küba’yı alabiliriz” dedi. 

Üçüncü senaryo da “zorlayıcı diplomasi” denilen aracı kullanarak, yani bir taraftan bu tür bir askerî tehdit unsurunu masada tutarak, ekonomik baskı araçlarını kullanarak, Küba’yı uzlaşıya zorlamak. Peki burada istenilen şey nedir? “Trump siyasi reform istiyor ” deniyor ama yine Venezuela örneğinden yola çıkarsak, “Trump rejim değişikliği, demokrasi istiyor” denmişti. Şimdi rejim orada duruyor; sadece Amerika’ya daha yakın, Amerika’nın istediklerini vermeye daha gönüllü bir rejim var. O nedenle ben meselenin asıl derdinin burada siyasi reform olduğunu düşünmüyorum. Trump’ın temel amacının bazı ekonomik kazanımlar elde etmek olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Kübalı yetkililer de “Biz Amerika’yla gizli müzakereler yürütüyoruz zaten” diyorlar. Bu da, bu üçüncü opsiyonu güçlendiren bir argüman aslında. Amaç, Komünist Parti’nin Küba ekonomisi üzerindeki etkisini kırmak. Burada birkaç mesele gündeme geliyor.  Mesela enerji konusunda mümkün olduğu kadar Komünist Partinin etkisi kırılsın ki Amerikalı şirketler Küba’ya girebilsin; enerji konusunda, kritik mineraller konusunda bu şirketler imtiyazlı bir konum elde edebilsinler. Bir de Florida gibi iç siyasette etkisi olan bir mesele var: 1959 devriminden sonra kamulaştırılan Amerikan mülkleri için bir tazminat ödenmesi talep edilebilir. Varlıklarına el konulan Amerikan vatandaşları ve Amerikan şirketlerinin istediği bir şeydi bu. Dolayısıyla bu tür ekonomik kazanımlar elde etmek için hem masada askeri seçenek hem de bu ekonomik baskıyı artırmak niyetinde olabilir Trump.

Ruşen Çakır: Burada şu geliyor aklıma: Amerika Birleşik Devletleri içerisinde, Küba’nın yanında duran ya da Küba’ya müdahaleyi istemeyen sivil bir karşılığı da vardır. İran meselesi öyle olmadı; İran uzakta bir yer, rejimi savunması kolay bir şey değil. Ama benim bildiğim kadarıyla, Küba’nın ABD’de belli bir karşılığı var. Böyle bir müdahalenin içeride bir rahatsızlık yaratma ihtimali yüksek değil mi?

Gönül Tol: Yüksek. Buna tepkilerin ideolojik temelleri var. İzolasyonist bir ekip var MAGA tabanında, “Biz artık dünyanın derdiyle tasasıyla uğraşmayalım, bu tür askerî müdahalelerden uzak duralım, dünyanın polisliğini yapmayalım” diyen bir taban var. Demokrat Parti içerisinde de bu tür müdahalelere ideolojik nedenlerle karşı çıkan bir ekip var. Nitekim, Obama döneminde Küba ile ilişkiler normalleştirilmişti ve bunun da bir toplumsal karşılığı vardı. Hem partinin sol kesiminde hem ana akımında bir destek vardı. Buna ekonomik sebeplerle karşı çıkan bir taban da söz konusu. Onlar da “Niye biz bu kadar uğraşıyoruz? Enflasyon var, işsizlik var, kendi altyapımızın yenilenmeye ihtiyacı var. Dünya kadar içeride sorunumuz varken, neden dış politika meseleleriyle bu kadar uğraşıyoruz?” diyen ve temel kaygısı aslında Amerika’nın kendi problemleri olan bir ekip de var. O nedenle evet, bu müdahale riskli bir müdahale, ama İran müdahalesi de riskli bir müdahaleydi. Venezuela’dan sonra İran meselesini kaşımayacağını düşünen de rasyonel bir ekip vardı ama oldu. O nedenle öngörmek çok güç. “Bu çok riskli, Trump bunu yapmaz” diyemiyorum.

Ruşen Çakır: Evet. Noktayı koyarken bir duyuru yapalım. Ömer Taşpınar’ın yeni ders programı nedeniyle, bundan böyle Transatlantik’i salı günleri Türkiye saatiyle 18.00’de yapacağız. Bunu nu şimdiden duyurmuş olalım. Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Gönül size iyi bayramlar, izleyicilerimize de iyi bayramlar diliyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.