Ruşen Çakır ve İran uzmanı Mehmet Akif Koç, İran savaşının istihbarat boyutunu tartışıyor. İran’ın güçlü olduğu düşünülen istihbarat yapısına rağmen yaşanan suikastlar ve güvenlik zafiyetlerini analiz ediyor.
Koç, İran’ın istihbarat kapasitesinin SAVAK döneminden bu yana bölgede güçlü bir yer tuttuğunu belirtti. “Şah döneminden beri istihbaratın daha güçlü olduğu bir altyapı var,” diyen Koç, İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla bu yapının hem içeride hem dışarıda genişlediğini aktardı. Kudüs Gücü ve çeşitli siyasi ağlar aracılığıyla özellikle Ortadoğu’daki Şii topluluklarda etkinin arttığını vurguladı.
Koç’a göre rejimin kendi içindeki tasfiyeler bu istihbarat açığının zeminini hazırladı. 1980’lerden bu yana solcular, milliyetçiler ve İslamcıların farklı kanatları sırayla tasfiye edildi; milyonlarca insan siyasal temsil imkânından yoksun kaldı. Koç, ekonomik krizlerle birleşen bu tabloyu şöyle değerlendirdi: “Kürtlerde, Azerbaycan Türklerinde, Beluçlarda farklı arayışlara girilmesi çok şaşırtıcı değil.”
Üstelik ABD, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere dünyaya dağılmış milyonlarca İranlının potansiyel istihbarat kaynağı oluşturduğunu, 95 milyonluk bir ülkede birkaç bin nitelikli ajanın sistemi ciddi biçimde sarabileceğini de sözlerine ekledi.

İsmail Haniye’nin ölümü
Koç, Haniye suikastının diğerlerinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Devrim Muhafızları’nın Heniye’yi cep telefonu kullanmaması konusunda uyardığını, ancak Haniye’nin “Ben Yahya Sinvar gibi değilim, bir siyasetçiyim, beni vurmazlar” diyerek bu uyarıyı dinlemediğini aktardı. Koç, Haniye’nin yanında sürekli tablet taşıdığını da belirterek “Eğer bu şekilde cep telefonuyla geziyorsanız sizi bulmaları çok şey değil” dedi.
“Mozaik” söylemi koordinasyon gerçeğini örtbas ediyor
Koç, İran’ın saldırılarını merkezden bağımsız dağıtık bir “mozaik” strateji ile sürdürdüğü iddiasını reddetti. İran’ın 31-32 eyaletinin bulunduğunu ve her birindeki Devrim Muhafızları birimlerinin otonom davrandığı söyleminin propagandadan ibaret olduğunu öne süren Koç, “32 orduyu nasıl koordine edeceksiniz? Bunu söylemenin bir mantığı yok” dedi. Kirmanşah’taki füzeler Katar’ı vururken Bender Abbas veya Ahvaz birimlerinin de vurması halinde Dubai’nin vurulamaz kalacağını, bunun merkezi koordinasyon gerektirdiğini vurguladı.
Koç, savaşın üç haftayı aşmasıyla İran’ın giderek daha fazla zorlandığını da belirtti. Devlet kurumlarının yeraltına çekildiğini ve İran’ın “seyyar bir devlet” görünümü aldığını aktaran Koç, Müçteba Hamaney’in babasının yerini bir ölçüde doldurabileceğini, ancak Müçteba’nın da hedef alınması halinde ciddi bir krizin kaçınılmaz olacağını vurguladı.
- Ruşen Çakır yorumladı | Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
- Hafta Başı (73): İran savaşı ve Türkiye | İBB davası başladı
- Tanıdığım İslamcılar ve Akif Emre
- Taliban: “Kadınların yüzlerinin görülmesi değerlerini azaltır”
- Levent Gültekin ile söyleşi: Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği
Deşifre: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi bayramlar. Bayramda da çalışıyoruz. İzleyicilerimizi bayramda da analizlerden mahrum bırakmak istemiyoruz. Ve İran Savaşı’nı konuşuyoruz ağırlıkla, tabii mecburen de. Ve İran Savaşı’nın istihbarat boyutu çok önemli, kritik bir şey. Bunu İran ve Ortadoğu uzmanı Doktor Mehmet Akif Koç’la konuşuyoruz. Akif, merhaba.
Mehmet Akif Koç: Merhabalar. Teşekkür ederim. İyi bayramlar diliyorum herkese. Ben de öyle başlayayım.
Ruşen Çakır: Şimdi ben kendimi bildim bileli şöyle bir şey duyarım: İran deyince akla istihbarat gelir. Şah döneminde de böyleydi, İslami rejim döneminde de böyle diye. Böyle bir efsane vardır ki bayağı da doğruluk payı vardı değil mi? Önce öyle bir girelim de sonra bugüne gelelim.
Mehmet Akif Koç: Tabii tabii. Yani bu SAVAK zamanından beri, Şah döneminden beri istihbaratı güçlüdür İran’ın. Hem ülke içinde hem ülke dışında. Ama bilhassa ülke içinde çok güçlü. Çünkü bu tür ülkeler, Şah döneminde de öyleydi, ideolojik olarak da belli şeyleri kovaladıkları için, belli şeyleri takibata tabi tuttukları için istihbarat güçlü olmak durumunda. Bazı ülkelerde ordu daha güçlü, bazı ülkelerde polis daha güçlü ama İran’da istihbaratın daha güçlü olduğu bir altyapı eskiden beri, Şah döneminden beri vardı. İslam Cumhuriyeti dönemi ile birlikte içeride daha ağır bir istihbari baskı başladı. Dışarıda da Kudüs Gücü üzerinden ve elbette diğer kolları üzerinden birtakım kültürel yapılar, birtakım politik yapılar üzerinden bilhassa Ortadoğu’da Şii topluluğunun yaşadıkları yerlerde veya İslami hassasiyeti yüksek yerlerde diyelim kendi yakın çevresinde İran istihbarat faaliyetleri daha da arttı, daha da güçlendi. 80’lerde bu biraz rejim ihracı şeklindeydi. Bu Humeyni’nin yaşadığı dönemde işte Muntaziriler, Mehdi Haşemiler vesaire onların da başında oldukları belli istihbarat yapıları vardı. Fakat birbiriyle paralel birkaç istihbarat kurumu da oldu İran’da. Yani bazen hükümetin kontrolündeki istihbarat yapılarıyla Devrim Muhafızları kontrolündeki yapılar birbirleriyle çelişti. Bu zaten İran’daki kültür kurumlarında, güvenlik kurumlarında, istihbaratta olan bir şey; bu paralel yapılar. Kendi içinde de böyle rekabet içerisinde olan birtakım yapılar, birtakım elitler, politik elitler var. Dolayısıyla istihbarat evet eskiden beri, öteden beri güçlüdür İran’ın içerisinde ama kendi içindeki derinliği biraz daha fazla diyelim dışarıdakinden.
Ruşen Çakır: Peki şimdi tabii öyle bir güçlü istihbarat ki İstihbarat Bakanı’nı bile koruyamıyor değil mi? En son öldürülenlerden birisi o. Ama bunun bir miladı gibi bir şey varsa İran’da öldürülen birtakım bu atom enerjisi ile ilgili çalışan akademisyenler, bilim insanları falan çok sayıda böyle değişik zamanlarda suikastlar olmuştu. Ama bence en çarpıcı olaylardan birisi Kasım Süleymani’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından öldürülmesi ki rejimin en güçlü isimlerinden biri. Ama bu savaşta – ki Haziran’da da bunu gördük değil mi, Hamas’a yönelik İran’daki saldırılarda da – İsrail çok rahat hareket edebiliyor sanki.
Mehmet Akif Koç: Bu İsmail Haniye suikastı biraz şöyle; onu biraz ayırıyorum diğerlerinden. Şöyle ki, şimdi İsmail Haniye’yi Devrim Muhafızları’nın bir yerleşkesi içinde vurdular Tahran’da. İranlı gazetecilerden, İranlı arkadaşlardan benim aldığım bilgiler şöyle: Devrim Muhafızları İsmail Haniye’ye şunu söylemiş: “Sen İsrail’in hedefindesin. Cep telefonu kullanma.” Yani bayağı normal, basit bir tedbir aslında baktığınız zaman. Savaşın ortasındasınız. 7 Ekim’de savaş olmuş, üzerinden bir yıl geçmiş. Herkesi sağda solda vuruyorlar; Muhammed Deif’ten Yahya Sinvar’a diğerlerine varana kadar, Hizbullah liderliğine kadar… “Cep telefonu kullanma.” Basit bir tedbir aslında. Haniye de şunu söylemiş: “Ben Yahya Sinvarlar, Muhammed Deifler gibi değilim. Ben politik bir liderim. Diplomasiyle uğraşıyorum. Dolayısıyla beni vurmazlar.” demiş. Tablet de kullanıyormuş, kendi yanında tutuyormuş sürekli. Şimdi bu varken insan unsuruna, istihbarata vesaire falan gerek yok. Yani eğer siz bu şekilde cep telefonuyla geziyorsanız sizi bulmaları, nokta atışı vurmaları çok zor değil. Haniye suikastını biraz ayırıyorum bundan. Fakat diğer meselede biraz şu var: İran içerisinde 1980’lerin başından beri sürekli tasfiyeler var. Yani ilk başta biliyorsun sol sosyalist yapıları tasfiye ettiler. Daha sonra milliyetçi yapıları tasfiye ettiler Amerikan Sefareti baskınından sonra. Sonra İslamcıların kendileri gibi düşünmeyen diğer kliklerini, diğer fraksiyonlarını tasfiye ettiler. Muntazeri’ye kadar geldi, Şeriatmedari’ye kadar geldi tasfiyeler. Ve siz kendi içerinizde, yani bu Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri vesaire bu yapıları saymıyorum, bunlar zaten silahlı yapılar; şimdi bu bütün tasfiyelerin sonunda siz karşınızda milyonlarca insandan oluşan memnuniyetsiz birtakım kitleler yaratmış oldunuz. Bunları sadece tasfiyeyle sınırlı tutmuyorlar; politik alandan tamamen dışlıyorlar. Vakıfları, dernekleri, siyasal partileri, radyoları, televizyonları, gazeteleri zaten olamaz. Böyle bir şey söz konusu değil İran’daki sistemin içerisinde. Ve şimdi kendini temsil edemeyen yapılar ne olacak? Bir şekilde zaman içerisinde bu memnuniyetsizlik başka türlü huzursuzluklar üretmeye başlayacak. Bir de bunun üzerine ekonomik krizler eklenince veya ekonomik krizlerin yıkıcılığı eklenince birtakım etnik mezhepsel topluluklarda; Kürtlerde, Lorlarda, Bahtiyarilerde, Azerbaycan Türklerinde, Kaşkaylarda, Beluçlarda vesaire farklı birtakım arayışlara girilmesi çok şaşırtıcı değil. Bu olur yani. Eğer içeride bir şekilde tatmin edemiyorsanız, hani sağcıların çok sevdiği laf var ya; iç cepheyi tahkim etmek falan, yani iç cepheyi tahkim edemiyorsanız, iç cephede gerçekten böyle kırılganlıklar varsa insanlar farklı arayışlara giriyorlar. Bir de tabii dışarıda milyonlarca İranlı yaşıyor. Büyük çoğunluğu Amerika’da olmak üzere Türkiye’de, Avrupa’da, Almanya’da, İngiltere’de vesaire dünya kadar İranlı yaşıyor ve kimin ne tür bağlantıları olduğunu, onların İran’daki derinliklerini vesaire ölçmek çok mümkün olamıyor. Ve 95 milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz. Yani birkaç bin tane bile nitelikli sizin aleyhinize çalışacak istihbarat elemanı olsa bu zaten bayağı bir şeyi yıkar. Şimdi bu Muhsin Fahrizade suikastı bunların enteresan örneklerinden biriydi. Devrim Muhafızları içerisinde general rütbesinde, aynı zamanda fizik profesörü ve nükleer programın da başıydı. Yani adam bayağı etkili bir adamdı. Muhsin Fahrizade suikastında şunu gördük: Doğrudan motosikletli bir adam yanaşıyor, silahla vuruyorlar geçiyorlar. Şimdi bu şunu gösteriyor: Sahada bir organizasyon var ve bu organizasyon için tutup da 1600 km öteden füze göndermelerini falan beklemeye gerek yok. Kendi içinizde var zaten bunu yapabilecek olan insanlar. Yani bu liderliğin etrafında bir şekilde o tarafa çalışan insanların olduğu anlaşılıyor. Bunu nereden anlıyoruz? Çok basit bir örnek vereyim: Geçen yıl Haziran savaşında, 13 Haziran’da başlayan savaşta 33 tane generali birkaç saat içerisinde öldürdüler. Nasıl öldürdüler 33 generali? Yani bir kısmını kendi evlerinde, yatak odalarında vurmuşlar. Nasıl oluyor bu? Demek ki bu insanların adresleri bir Excel sayfası olarak bir yerlerde var. Bu adreslere nasıl ulaşabiliyorsunuz?
Ruşen Çakır: Peki bir şey sormak istiyorum Akif. Devrim Muhafızları’ndan hatta Kudüs Gücü’nden de olabilir, şimdi sen daha hâkimsin; bir adamı sürekli casus olarak tarif ettiler. Hatta ‘‘herkes öldü bir o kaldı, şu anda İsrail’de’’ falan. Bu doğru mu?
Mehmet Akif Koç: İsmail Kaani’den bahsediyorsun. Bu Kasım Süleymani’nin yardımcısıydı, daha sonra Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün başına geçti, general. Şimdi İsmail Kaani ile ilgili bu şeyler Mart’ın başındaydı, iki hafta önce ortaya çıkmıştı bunlar yeniden. Ben bunu biraz araştırdım abi geçmişe doğru. Görebildiğim kadarıyla yaklaşık 18-19 aydır aynı kelimelerle kopyala yapıştır haberler var. Yani Nasrallah suikastından sonra, 2024 Eylül’den sonra aynı kelimeler, aynı cümleler 19 aydır var. Şimdi İsmail Kaani meselesi biraz şöyle: Bu adamlar İran-Irak Savaşı’ndan beri cephede Kasım Süleymani ile yan yana olmuş, aynı şeyin içerisinde birlikte hareket etmiş, birlikte gelmiş adamlar. Kasım Süleymani’nin 35-40 sene yanında olmuş bir adamdan bahsediyoruz. Yani şimdi bana burada saçma gelen şey şu: Kasım Süleymani Ortadoğu’daki en büyük istihbaratçıydı. Hem operasyonel anlamda hem komuta anlamında en büyük istihbaratçıydı. Kasım Süleymani gibi bir adam bunu 40 yıl anlamayacak, fark etmeyecek ama buradaki birkaç yüz takipçili hesaplar bunu görecekler, bilecekler, anlayacaklar. Bu bana saçma geliyor. İkinci bir şey, Mossad’ın Farsça Twitter hesabı var; ilginç kullanıyorlar orayı. Bunu bir zaman sormuşlar; bir mesajda diyor ki: “Evet, İsmail Kaani bizim adamımızdır. Şu an güvende, İsrail’de.” falan diyor. 2025’in başında bir mesaj. Birkaç ay sonra tekrar soruyorlar; “Yok,” diyor, “İsmail Kaani bizim ajanımız değildir.” Yani böyle dalga konusuna dönmüş bir olaydan bahsediyoruz. Ama temelde şu var: Ayetullah Hamaney ölmeden birkaç ay önce yanında da göründü, birlikte görüntü de verdiler. Sistemin içerisine de çok etkin yukarıda bir adam ve Bağdat Büyükelçisi açıklama yaptı; “General Kaani şu an sahada ve sahadaki operasyonları o yönetiyor.” dedi. Dolayısıyla benim görebildiğim kadarıyla Kudüs Gücü’ne dönük bir dezenformasyon var. Başındaki insanı itibarsızlaştırıp muhtemelen İran içinde ve dışında “İsrail istihbaratı işte bu kadar güçlüdür.” imajı vermeye dönük saçma sapan propagandist bir şey. Ben onu çok ciddiye almıyorum. Fakat şunu daha ciddiye almak lazım: Mahkemede ağır ceza hâkimi tanıyacağına mübaşir tanısan işini daha kolay görürsün diye bir şey var ya. Yani general olacağına generalin yanındaki herhangi bir postacı olsa, şoför olsa, bunu tanısan daha kritik bilgilere erişebiliyorsun.
Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir şey var. Sen de geçen sosyal medyada bu konuya girdin. Şimdi sırayla birçok önde gelen ismi öldürdüler. Hamaney ile başladı zaten savaş ve Hamaney öldüğünde yanında da bayağı sayıda kurmayı, aile çevresinden insanlar da vardı. Ondan sonra başkası; işte Laricani sokağa çıktı Kudüs gününde, bir iki gün sonra o da öldürüldü ki sistemin en güçlü isimlerinden birisi. Bunların hepsinin normalde İran’ın aleyhine gelişmeler olması gerekirken bir propaganda var; “Olur böyle vakalar, bunlar aslında İran’ı zayıflatmaz.” diye. Böyle bir ihtimal var mı? Şiilikte şehadet, imamlar vesaire tamam, bunların hepsi iyi güzel, bir kültür var ama sonuçta ülkeyi bunca yıl yönetmiş bir dini rehberin böyle bir saldırıda öldürülmesi… Tamam şehit oldu diye düşünebilirsiniz ama sonuçta İran devletine ve ülkesine yönelik çok büyük bir, nasıl söyleyeyim, aşağılama yani. Bana öyle geliyor.
Mehmet Akif Koç: Kesinlikle öyle. Bir aşağılama. Bu özgüveni de kıran bir şey İran halkında. Yani sizin tepedeki en büyük lideriniz ve herhangi bir adam değil Ayetullah Hamaney. Humeyni’den sonraki ikinci adam. Şeyleri geçtim; Beheşti, Mutahhari vesaire, onları geçtim. Geriye dönüp bakınca son yarım asır içindeki en önemli ikinci adam, böyle bir büyük devrimin ikinci adamı. Bu kişi öldürülüyor. Ve nerede öldürülüyor? Beyt–e Rehberi’de öldürülüyor, kendi ofisinde, kendi makamında öldürülüyor ve sığınağa da girmiyor. Sığınağa girmediği noktada kendi ofisinde öldürülüyor. Şimdi bu işin biraz farklı boyutları var. Haziran’da vurmadıkları için Hamaney’i, yine vurulmaz diye düşünüyorlar. Bir de tabii bir büyük müçtehidi Şii dünyada şimdiye kadar öldürmüş değiller. Amerikalılar 2003 Irak Savaşı’nda bile yapmadılar bunu. Sistani’ye bile yapmamışlardı. Dolayısıyla biraz bunun da verdiği bir gereksiz özgüven var; “Bizim ayetullahımızı, müçtehidimizi vurmazlar.” gibi bir şey var. Gayet de vururlar yani. Daha önceden mesela Şah buna cesaret edememişti, Humeyni’yi öldürememişti, hapsedememişti; sürgüne göndermek durumunda kalmıştı 64’te. Bunun da verdiği bir şey var. Bunları böyle alt alta koyuyorum. Fakat biraz da şu mesele var: Bu liderlik meselelerinin iki boyutu var. Birincisi, İran bir sistem takımı. Sen futbolu, basketbolu takip ediyorsun abi; Obradovic’ten örnek veriyorum ben, Fenerbahçe’nin eski koçu. Obradovic takımları mesela sistem takımıydı. Yıldıza dayalı oynamazlar da sisteme dayalı oynarlar. Sistemin içerisinde yıldız oyuncu olmasa bile o bir şekilde sizi rekabetçi bir seviyede tutar. İran da biraz böyle bir şey; bir sistem takımı yani. Kasım Süleymani öldü, yerine İsmail Kaani geldi. Eğer 7 Ekim olmasaydı 2020’den 2023’e kadar İran’ın sahadaki operasyonları gayet iyi gidiyordu. Yani çok bir şey değişmemişti. Fakat bu tür lider eksiklikleri kriz zamanlarında ortaya çıkıyor. Bir savaşın ortasındasınız ve kritik adamlar birer birer gittiği zaman bu hem liderlik ve koordinasyon anlamında problem yaratıyor hem de iç ve dış bağlantılar anlamında yaratıyor. Bu suikastlarda ben üç kişiyi diğerlerinden ayırıyorum. 300’e yakın insan öldürüldü; sivil ve askeri liderlerden, komutanlardan vesaire. Bu isimler içerisinde 2020 Ocak’tan beri ben üç kişiyi diğerlerinden ayırıyorum: Bir numarada Ayetullah Hamaney; onun ölümü çok kritikti. Yani onun ölümü bayağı bir şeyi değiştirdi. İkinci sırada Kasım Süleymani var, 2020 Ocak’ta. Üçüncü sırada Ali Laricani var. Dördüncü sırada Galibaf var. Henüz teyit edilmedi ama ona da suikast yapıldı; Parlamento Başkanı Muhammed Bagır Galibaf’a. Şimdi bu dördünü ben diğerlerinden ayırıyorum. Çünkü bu insanlar şey değiller. Mesela Laricani dediğimiz adam, ona belki geleceğiz birazdan da. Şimdi bu adamların fonksiyonu sadece sistemin içerisinde bilmem ne genel sekreteri, bilmem ne kurulunun üyesi, bilmem nerenin başkanı olmak değil sadece. Bunlar aynı zamanda devrimin başından beri bir şeyi temsil ediyorlar: Devrimin varlığını, halka verdiği güveni, devamlılığı, sürekliliği, bunları temsil ediyorlar ve onların ortadan kalkması bu anlamda sistemin kendine özgüveni açısından da problemli. Yerine elbette birini koyarsınız; Laricani gitti, Said Celili’yi koyarlar, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nde genel sekreter olarak ve oradan devam eder. Fakat Ali Laricani’nin mesela Arap dünyasındaki tanınırlığı, bağlantıları, Batı ile ilişkileri, Avrupa ülkeleriyle nükleer dosya zamanındaki diplomatik süreçleri vesaire ve mesela bir kriz olduğu zaman müdahale edip onu çözebilmesi… En basitinden, Laricani’nin Mehsa Emini olaylarında, 2022 sonbaharında biliyorsunuz İrşad devriyeleri vardı; bir tür şehri dolaşıp kadınlara ‘‘hicap’’ vesaire falan deyip alıp götüren yapılar… Bunlardan dolayı zaten Mehsa Emini olayları patlamıştı. Bir krizdi yani, bir sosyolojik krizdi. Orada “Burada geri adım atalım, kadınlar toplumun yarısı, bunları daha da karşımıza almayalım.” deyip de İrşad devriyelerini sokaklardan geri çekmeye Hamaney’i ikna eden adamdı Ali Laricani. Yani şimdi bu tür enteresan yönleri de var. Muhafazakârların ılımlı ve şahin kanadı arasında geçiş rolü oynayan bir isim. Hamaney çevresindeki radikal kanatla daha reformculara yakın ılımlı kanat arasında köprü vazifesi gören bir adam. Mesela bu tür bir adamdan bahsediyoruz. Mesela Devrim Muhafızları ile sivil liderlik arasındaki koordinasyonu sağlayan adamlardan bir tanesi. Bu çok boyutlu bir adam. Yerine başka birisini, yedek kulübesinden birini sokmak aynı şey değil.
Ruşen Çakır: Bunu Türkçeye çevirirsek “derin devlet” yani, değil mi?
Mehmet Akif Koç: Tabii tabii. Doğrudan devletin kendisi bu adamlar. Galibaf, Laricani, Kasım Süleymani dediğimiz adamlar bayağı devletin kendisi yani. Ve bütün o yapıyı onlar koordine ediyor.
Ruşen Çakır: Peki şunu da merak ediyorum; şimdi İran ne yapıyor? İran istihbaratının stratejik hedefleri vurduğunu biliyoruz. Bunların istihbaratı nispeten kolay şeyler; üsler şunlar bunlar. İran bu süreç boyunca — geçen savaşta da bunda da — İsrail’in yaptığını andıran operasyonlar yapabildi mi? Sürekli sosyal medyada birtakım şeyler çıkıyor; en son işte Netanyahu’yu da öldürdüler falan… Son Netanyahu videosundaki kişinin aslında Netanyahu olmadığını kanıtlamaya çalışanlar da var. Bilmiyorum, sen ne düşünüyorsun ama.
Mehmet Akif Koç: Ben Netanyahu konusunda birkaç gün önce daha farklı düşünüyordum ama zaman geçtikçe hâlâ açıklanmamış olması öldürülme veya hedef alınma ihtimalini düşürüyor. Ben İran’ın stratejisini, savaşı sürdürme stratejisini şöyle görüyorum: Bir; içeride bir isyanın çıkmasını engellemeye çalışmak, yani periferideki etnik mezhepsel toplulukları bir şekilde kontrol altında tutmak. İki; sokaklarda Aralık Ocak’taki, 2 ay önceki gösterilerin yeniden tekrar etmesini engellemek. Üçüncü şey de; yurt dışında, ülke dışında iki şeye yöneliyorlar: bir, Amerikan üslerini sürekli baskı altında tutmak ve bu ülkeler üzerindeki savaş baskısını arttırmak, bu önemli. Körfez’deki Arap ülkelerini kastediyorum. Bunun üzerinden küresel ekonomiyi felç etmek. Bunları bir ölçüde başardılar. Ve İsrail’de de birtakım nokta atışı şeylerle kritik tesisleri vurmak. Bir de tabii Hizbullah üzerinden İsrail’i kuzeyden baskı altında tutmak. Yani böyle dörtlü beşli stratejisi var İran’ın. Fakat İsrail’in İran’a zarar verme kapasitesiyle İran’ın İsrail’e zarar verme kapasitesi birbirinden çok farklı. Neden? Çünkü Haziran savaşında da gördük; adamlar 1600 km öteden gelip Ürdün gibi, Suriye gibi, Irak gibi koca koca kara ülkelerini geçip İran’da patır patır 200 uçakla 2200 km ötede Meşhed’e varana kadar her tarafı vurdular. Dün gece 1800 kilometrede Hazar’ı vurdular. Hazar’daki donanma unsurlarını vurdular. Şimdi senin böyle bir gücün yok. Hava hâkimiyetin yok. Hava üstünlüğün yok. Senin elindeki uçaklar İran içerisinde bile uçarken zorlanıyor. Yani kendi hava sahanı kendin kontrol edemiyorsun. Kaldı ki Irak’ı, Ürdün’ü, Suriye’yi geçip de İsrail’de gidip orada savaş uçaklarıyla falan operasyon yapman zaten hayal, böyle bir şey yok yani. Sen balistik füzelerle en fazla bir şey yapabilirsin. Sığınaklara girildiği zaman da sığınak deyince bombaların yok. Dolayısıyla bir yerde hükümsüzleşiyor senin saldırın. Yani asimetrik bir şeye dönüştü. Adamlar gelip uçaklarla Tahran’ın üzerinde sürekli operasyon yapabiliyorlar. Senin hava savunma sistemlerin bunu engelleyemiyor. Koruyamıyorsun yani, kendi haremini koruyamıyorsun. Fakat senin uçakların dışarı bile çıkamıyor. Irak’a bile gidemiyor. Irak’ın hava sahasını Amerika kontrol ediyor. Suriye’nin hava sahasını İsrail kontrol ediyor. Ürdün’ün hava sahasını Britanya, onun üzerinden yine İsrail kontrol ediyor. Şimdi dolayısıyla sen bunları aşamıyorsun zaten. Yani hava taarruzunda yoksun. Hava savunma sistemlerinde yoka yakınsın. Neredeyse yoksun. O zaman zaten anormal bir asimetri ortaya çıkıyor. Ve senin bütün liderlerin… Yani benim anladığım kadarıyla bir liste yapılmış. İsrail’in elinde bir liste var. Bu listede İran’daki şahin kanat tek tek yazılmış ve bunları bir bir ortadan kaldırıyorlar. İsmail Hatip, demin bahsettiğin istihbarat bakanı bunlardan bir tanesi. Ama mesela Laricani’nin yanında çok önemli bir adam vardı. Türk basınında biraz üstünkörü geçildi, çok durulmadı üzerinde: Ali Rıza Beyat. Ali Rıza Beyat mesela istihbarat kurumları arasındaki organizasyonu sağlayan kritik adamlardan bir tanesiydi. En kritik adamdı. Hatta onun öldürülmesi istihbarat bakanının öldürülmesinden daha önemli, daha kritik. Bunları yapmışlar tek tek listeyi ve bir bir buluyorlar bir şekilde, bir yerde vuruyorlar.
Ruşen Çakır: Peki, sen şu ana kadarki bütün detayları takip ediyorsun, savaşın gidişatını. İnişli çıkışlı bir süreç var ama sonuç olarak bu suikastlar diyelim, yani istihbarat sonucu yapılan saldırılarda önemli insanların öldürülmesi savaşın seyrini bariz bir şekilde İran aleyhine değiştiriyor diyebilir miyiz?
Mehmet Akif Koç: Diyebiliriz, şundan dolayı. Yani mesela Hamas ve Hizbullah’ta da gördük biz bunu. Yahya Sinvar, İsmail Haniye, Muhammed Deif bir şekilde öldürüldükten sonra Hamas büyük ölçüde devre dışı kaldı. Hizbullah’ta da Hasan Nasrallah, Hâşim Safiyüddin falan bunlar gittikten sonra Hizbullah’ın savaş kabiliyeti büyük ölçüde budandı. Burada da benzer bir şey var. Yani çok kritik adamları, üst seviyedekileri devre dışı bıraktığınız zaman mesela ilk dalgada bunun yerine koyabilirsiniz. Fakat ikinci dalgada da, Haziran’dan sonra bu Mart’taki ikinci dalgada da yine budandığı zaman yerine yine birilerini koyabilirsiniz. Fakat sistem artık işlemekte zorlanıyor. Yani zaten tek başına kendi kendine çalışan bir makineden bahsetmiyoruz. Başında illaki usta birisinin olması gerekiyor. Ve o ustalar ortadan kalktıkça, ki ilk kuşağın önemli isimleri bunlar, ilk kuşağın, ikinci kuşağın; savaş görmüş, İran-Irak Savaşı’nı görmüş isimler. Bunlar ortadan kalktıkça İran’da liderlik sürdürülebilirliği problemli hale gelmeye başlıyor. Bir de tabii daha büyük problem; İran’da devlet kurumları artık lose bir yapıya geçtiler, daha gevşek bir organizasyona ve normal devlet kurumları, devlet binaları patır patır vuruluyor. Her tarafta vuruluyor, sadece Tahran’da değil. Ve böyle yer altında gezen artık seyyar bir devlete dönüşmeye başlıyor. Şimdi öyle olduğu zaman kontrol etmek zorlaşıyor. Eğer bu bir hafta, 10 gün, 15 günlük bir savaş olsa bunu bir şekilde idare edebilir İran. Ama bu liderlik krizi haftalar uzadıkça, şu an 3 haftayı geride bırakıyoruz, haftalar uzadıkça İran’ın aleyhine sonuç üretmeye başlayacak. Mücteba evet babasının yerini doldurabilir. Hakikaten böyle bir politik vizyonu var vesaire. Zaten 20 yıldır böyle bir şeye hazırlanıyordu kendi ekibiyle birlikte. Tamam, Mücteba babasının yerini iyi kötü doldurabilir. Mücteba vurulursa ne olacak? Bence burada ciddi bir problem ortaya çıkar. Mesela Laricani vurulduğunda yerine geçecek olan isim onun yerini doldurabilir bir isim değil. Galibaf gittikten sonra onun yerini doldurabilecek isimler az. Dolayısıyla bu tür kritik isimleri özellikle seçiyorlar, özellikle vuruyorlar, özellikle hedef alıyorlar ki hem özgüveni kırsın hem de bu üst taraftaki ana koordinasyon bozulsun. Sözü dinlenen adamlar bunlar. 70 yaşında adamlar her biri. Sözü dinlenen isimler. Yerine 50 yaşında birini koyduğunuz zaman aynı şeyi ifade etmiyor. Bunların bir de sistem içerisinde güç merkezlerine yakınlık üzerinden devşirdikleri belli bir politik karizma var, politik meşruiyet var. Yerine getirdiğiniz adamların bu ölçüde 40-50 yıllık politik meşruiyetleri olmayabiliyor. Dolayısıyla bu basitçe ‘‘filanca adam sakatlandı, yerine yedek kulübesinden falanca girdi’’ gibi bir şey değil yani. Sürdürülebilirliği çok etkiliyor bir süre sonra.
Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sormak istiyorum. Mozaik diye bir şeyden bahsediliyor biliyorsun ilk baştan itibaren. İran bu şeyi bütün ülkeye dağıttı vesaire deniyor. Şimdi bu aslında ilk başta çok cazip geliyor ama ortada bir koordinasyon olmadan ya da zayıf koordinasyonla bu ne kadar olur? Ki mesela Laricani, bütün önde gelen isimlerin teker teker, neredeyse sırayla ortadan kaldırıldığı bir yerde; diyelim ki Tahran’a 1000 kilometre uzaktaki bir Devrim Muhafızı gücü kiminle iş yapacak, nasıl yapacak? Bu suikastların böyle bir boyutu da var herhalde.
Mehmet Akif Koç: Aynen öyle. Bunu Devrim Muhafızları, Uzmanlar Meclisi’ne baskı yaparak söylemişlerdi: ‘‘Lideri bir an önce seçin, politik kararları bu adam alsın. Biz askeri şeyleri…’’ Hani bizde vardı ya ‘‘Başbakanım tak diye emreder, biz şak diye yaparız’’ diyordu ya, 90’larda asker böyleydi. Şimdi bunun gibi; bize emretsin biz gerekeni yaparız ama bir politik liderlik olsun diyordu. O yüzden rehber seçimini biraz da hızlandırdı Devrim Muhafızları. Şimdi bu bize neyi gösteriyor? Bu koordinasyonun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu mozaik meselesi ne? 31-32 tane ostan var, vilayet var İran’da. Her birindeki Devrim Muhafızları otonom davranıyormuş da işte ona göre yapıyorlarmış vesaire. Bu biraz propagandist bir söyleme benziyor. Çünkü mesela diyelim Katar’ı Kirmanşah’taki füzeler vurdu, Ahvaz’daki adam da Katar’ı vurdu, Bender Abbas’taki de vurdu. Ne oldu? Dubai’yi kimse vurmamış oldu. Yani siz otonom davrandığınız zaman bunun koordinasyonunu kim yapacak? Bu bana çok manasız geliyor. Tabii ki yukarıda bir koordinasyon var. Tabii ki nereden hangi füzeler ateşlenecek, bunun bir merkezi koordinasyonu var. Bu olmadan zaten 32 tane ordu demek. 32 orduyu nasıl koordine edeceksiniz? Bir mantığı yok bunu söylemenin. Bu biraz da bu sistemin devamlılığına vurgu yapan propagandist bir söylem. Belli askeri çevrelerde bunun alıcısı var, anlıyorum; fakat savaş bu şekilde yürüyen bir şey değil. Bu bana biraz gerçeklikten kopuk geliyor. Koordinasyon meselesini geçtim; mesela Gürgan eyaletindeki Devrim Muhafızları’nın kalitesiyle, kalibresiyle Gilan’daki, İlam’daki aynı değil ki. Hangi biri ne kadar yanıt verebilecek? Neye göre yanıt verecek? Adam mesela tutup Rusya’ya da mı füze atacak? Bunu nasıl engelleyeceksin o zaman? Veya Türkiye’de mesela Malatya’yı da mı vuracak, İncirlik’i de mi vuracak? Bunu nasıl engelleyeceksin? Bu bana çok mantıksız geliyor. Süreklilik anlamında bunu kullanıyorlar ama bana öyle çok işler bir sistem gibi gelmiyor. Zaten İranlılar da bu kadar akılsızca iş yapmıyorlar; bizzat İran’ı savunanlar da bundan emin olabilirler yani.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Akif. Sen savaş başladığından beri tabir yerindeyse atom karınca gibi bu konuda kamuoyunu bayağı bir aydınlatıyorsun. Medyascope‘a daha önce çıktın ama biz seninle ilk kez yayın yaptık bu savaşta. Bundan sonra da savaşın gidişatına göre devam ederiz. Tekrar iyi bayramlar diliyorum. Çok teşekkürler.
Mehmet Akif Koç: Memnuniyetle abi. Ben teşekkür ediyorum. İyi bayramlar. İzleyicilerinize de çok selamlar. Umarım savaşsız günlerde İran’ı konuşuruz. Çok teşekkürler.
Ruşen Çakır: İnşallah. Evet, Doktor Mehmet Akif Koç’la İran Savaşı’nda istihbaratın rolünü konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Hepinize iyi bayramlar. Bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








