Recep Karagöz yazdı: İran’da savaşın gerçek galibi halktı

Bir savaşın sonucu, bazen silahlarla değil; yerini terk etmeyen insanların iradesiyle yazılır.

Savaşların galipleri her zaman cephede belirlenmez. Bazen sonuç, meydanlarda kalmayı seçenlerin iradesinde yazılır. ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, teknik olarak bir askeri karşılaşma gibi sunulabilir. Füzeler, savunma sistemleri, stratejik hamleler… Ama gerçekte yaşanan çok daha derindir. Bir halkın yok sayılmaya karşı verdiği varoluş mücadelesidir.

Bugün “kazandı mı, kaybetti mi?” sorusunun cevabı haritalarda ya da askeri raporlarda değil; elektrik santrallerinin önünde bekleyen insanlarda, köprülerde nöbet tutan kalabalıklarda, yerini terk etmeyen yüzlerde saklıdır. Bu yüzden açık söylemek gerekir. Eğer bu savaşın bir galibi varsa, o füzeler değil, İran halkıdır.

İran’da savaşın gerçek galibi
Recep Karagöz yazdı: İran’da savaşın gerçek galibi halktı

Asimetrik güç, simetrik irade

Ortada açık bir güç dengesizliği vardı. Bir tarafta küresel askeri üstünlük, diğer tarafta ambargolarla kuşatılmış bir ülke. Ama tarih bize defalarca şunu gösterdi. Asimetrik güç dengeleri her zaman sonucu belirlemez.

İran’da ortaya çıkan tablo, devlet refleksini aşan bir toplumsal iradeye işaret eder. Sporcuların, sanatçıların, yönetmenlerin geri dönüşü bunu görünür kıldı. Yani sadece bir yönetim değil, bir toplum yerinde kaldı. Çünkü bir ülke, ancak halkı yerinde kalmayı seçtiğinde ayakta kalır.

Bir coğrafyanın hafızası

Trump “medeniyetiniz yok olacak” diyerek açık bir soykırım tehdidinde bulundu. Bu, modern siyasetin en temel yanılgılarından birini açığa çıkarır. Medeniyetler bombalanarak yok edilemez.

Çünkü burası İran. Zamanın sadece aktığı değil, biriktiği bir coğrafya. Yedi bin yıllık bir süreklilikten söz ediyoruz. İktidarların değil, hakikatin ve halkların sürekliliği.

Roma’nın kibrini defalarca yere çalan bir tarih… Moğol yıkımını dahi dönüştürüp barbarlıktan irfana bir yol açan bir medeniyet… Bu topraklar sadece savaş görmedi; aynı zamanda düşünce üretti, anlam inşa etti.

Bu coğrafya yalnızca savaşların değil, aynı zamanda anlamın üretildiği bir zemindir.

Firdevsî, Şehname ile bir milletin hafızasını kelimelere nakşetti; geçmişi unutmayan bir gelecek kurdu. Hafız-ı Şirazi, aklı aşkın terbiyesine bıraktı; insanın sadece düşünen değil, hisseden bir varlık olduğunu hatırlattı. Attâr, hakikatin dışarıda değil, insanın kendi içinde aranması gerektiğini söyledi; Sîmurg’un aslında insanın kendisi olduğunu fısıldadı.

Sühreverdî, varlığı ışık üzerinden yeniden düşündü; bilginin yalnızca akılla değil, sezgiyle de kurulabileceğini gösterdi. Tûsî ve İbn Sina, aklı gökyüzüne taşıdı; bilimi bir medeniyet diline dönüştürdü. Sadi, sözü hikmete çevirdi; iktidara ahlakı, topluma merhameti hatırlattı.

Şems-i Tebrizî, bir insanın başka bir insana nasıl ayna olabileceğini gösterdi. O aynada Mevlana kendini buldu ve bir medeniyet kendi sesini duydu. Hallac-ı Mansur, hakikati yalnızca dile getirmedi; onu bedeniyle mühürledi. Molla Sadra, akıl ile varlık arasında yeni bir ufuk açtı.

Ali Şeriati ise bu birikimi çağımıza taşıdı. Kerbela’yı tarihin bir sayfası olmaktan çıkarıp, her çağda yeniden verilen bir ahlaki sınava dönüştürdü. “Biz Kufeli değiliz ki Ali yalnız kalsın” derken, aslında insanın en zor sorusunu yeniden sordu.

Bugün hâlâ geçerliliğini koruyan o soru şudur. Hakikatin yanında durmak gerçekten göze alınabiliyor mu?

Recep Karagöz yazdı: İran’da savaşın gerçek galibi halktı

Yerinde kalmak

İşte bugün İran’da yaşanan tam olarak budur. Bu insanlar sadece bir savaşa katılmadı; bir tercihte bulundu. Tercihleri yerinde kalmaktı.

Bu noktada “halk” dediğimiz şeyin neyi ifade ettiğini doğru kurmak gerekir. İran denildiğinde çoğu zaman yalnızca Fars kimliği öne çıkarılır. Oysa bu ülke Azerilerin, Kürtlerin, Beluçların, Arapların, Türkmenlerin ve daha birçok topluluğun birlikte yaşadığı çok katmanlı bir yapıdır.

Benzer bir indirgeme inanç alanında da yapılır. İran çoğu zaman tek boyutlu bir Şii devleti olarak tanımlanır. Bu doğru ama eksiktir. Bu coğrafyada Sünni topluluklar, kadim inançlara mensup gruplar ve farklı dini yorumlar da varlığını sürdürmektedir. Dahası, Şiiliğin kendisi de tek bir çizgiye indirgenemez.

Ve belki de en dikkat çekici olan şudur. Bu direniş yalnızca sistemle uyumlu kesimlerin değil; rejimi eleştiren, hatta ona karşı duran kesimlerin de meydanlara çıkarak dahil olduğu bir toplumsal refleks haline gelmiştir. Bu yüzden ortaya çıkan tablo tek tip bir mobilizasyon değil, farklılıkların ortak bir zeminde buluştuğu bir duruştur.

Bu karar modern dünyanın en zor kararlarından biridir. Çünkü çağımız kalmayı değil kaçmayı teşvik eder. Ama İran’da milyonlarca insan bombardıman altında bile yerinde kaldı.

Meydanları terk etmeyen bu insanlar sadece kendi varlıklarını korumadı; aynı zamanda devletin direncine de bir zemin sundu. Çünkü hiçbir savunma mekanizması, arkasında bir toplum olmadan ayakta kalamaz. Halkın varlığı, savunmanın sadece fiziksel değil, aynı zamanda moral ve meşru zeminini oluşturur.

Bu savaşı planlayanlar büyük bir yanılgı içindeydi. Onlar bir devleti hedef aldıklarını sandılar. Oysa karşılarında bir tarih vardı.

Bir coğrafyayı haritadan silebilirsiniz. Ama o coğrafyanın ürettiği anlamı yok edemezsiniz.

Bugün olan biteni sadece askeri terimlerle açıklamaya çalışacaklar. Haritalar çizecek, sayılarla konuşacaklar. Ama gözden kaçırdıkları şey değişmeyecek.

Onlar bir devleti değil, yerinden kıpırdamayan bir toplumsal hafızayı karşılarına aldılar.

Bir toplum yerinde kalmaya karar verdiğinde, onu yenmek artık yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.