Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Yitirilen çocukluk“ başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Bu hafta gazete manşetlerine yansıyan başlıklar ürkütücüydü: “Çocuk katil”, “cani çocuk”, “öğrenci katliamcısı”, “okulda katliam”. Yan yana gelmesi bile zor olan bu kelimelerin zihnimizde bıraktığı ağırlık malum. Peki ne oldu da birkaç gün arayla okullarımızda, ortaokul çağındaki çocukların, biz yetişkinler dünyasına göre bile ağır sayılabilecek eylemleri gerçekleşti?
Eğitimin toplumun her kesimini kapsayan özgül ağırlığı, yaşanan infialin derecesini doğal olarak artırıyor. Çünkü eğitim sistemi herkesin hayatına bir şekilde temas ediyor. Dışarı çıktığınızda okulla hiçbir bağı olmayan birini bulmak neredeyse imkânsız. O halde şu soruyu sormak gerekiyor: Bu hikâyenin dışında kalan kim var? Aslında kimse yok. Hepimiz eğitimin parçasıyız. Bu yüzden korku ve kaygı en üst perdeden yaşanıyor.
Çocukluk üzerine yeniden düşünmeliyiz
Son olaylar bize şunu söylüyor: Çocukluk üzerine yeniden ve daha derin düşünmek zorundayız. Bir sosyolog olarak meselenin psikolojik boyutunu ilgililere bırakarak, daha geniş bir çerçevede ele almak gerektiğini düşünüyorum. Philippe Ariès ve Neil Postman çocukluğun tarihsel bir kategori olduğunu söyler. Ortaçağ’da çocukluk diye ayrı bir dönem yoktu. Çocuk, küçük bir yetişkindi. İçki içebilir, çalışabilir, suç işleyebilir, savaşabilir, cezalandırılabilirdi. Çünkü çocuk yetişkinlerin küçük bir minyatürü olup, hayata erken başlayan bir yetişkindi. Modern dönemle birlikte çocukluk keşfedildi. Okul ortaya çıktı, pedagoji gelişti. Çocuk korunması gereken bir varlık olarak tanımlandı. Okul, çocuğu yetişkin dünyasından ayırdı. Yaşa göre ayrılmış bir eğitim sistemi tasarlandı. Ve çocuklar hazırlık aşamasındaki bireyler olarak kodlandı. Önceki dönemlerde olmayan mahremiyet ve masumiyet ön plana çıktı. Bu yönüyle çocuklar şiddet, cinsellik gibi konularda daha korunaklı bir alana çekildi. Ve çocuk ilk kez “çocuk olarak” yaşamaya başladı.

Çocuklar yeniden yetişkinleşiyor mu?
Âmâ bugün yeniden başka bir sorunla karşı karşıyayız. Acaba çocukluğu tekrar mı kaybediyoruz? Çocuklar yeniden yetişkinleşiyor mu? Eskiden kendilerinden özellikle saklanan cinsellik ve şiddet şimdilerde kolay erişimli içerikler haline geldi. Düşünün, bir çocuk internetten bomba yapmayı bile öğrenebiliyor. Aşılan sınırlar çocukluğa dair kazanımları bir bir yok ediyor. Bugünün çocukları yetişkin dünyasının sadece kıyısında değil, adeta merkezinde yer almakta. Davranış kalıpları, öfke biçimleri, anlam dünyaları açısından bize yaklaşmakla kalmıyor, bazı alanlarda bizi geçiyor. Neil Postman bu durumu “çocukluğun yok oluşu” olarak tanımlar. Çocuklar çok erken yaşta yetişkin dünyasına ait deneyimlerle tanışıyor: Şiddet, suç, cinsellik, güç, rekabet akla gelen ilk örnekler. Peki çocuk bu dünyayı görüyor, ama anlayabiliyor mu?
Bugünün çocuğu yetişkin bilgisine erişebiliyor. Âmâ duygusal, ahlaki, vicdani ve sosyal gelişimi henüz o bilgiyi taşıyacak düzeyde değil. İşte sorun tam da burada başlamakta. Çocuk çok şey biliyor. Âmâ bu bilgiyi nasıl kullanacağını bilmiyor. Öfkeyi nasıl yöneteceğini, sonuçları nasıl öngöreceğini bilmiyor mesela. Bu bir bilgi değil, denge sorunu elbette. Bir başka mesele ise sınırlar. Eskiden çocuk ve yetişkin dünyası arasında daha net sınırlar vardı. Bugün bu sınırlar çözülüyor. Sınırların erken erimesi bireyselleşmeyi de erken yaşlara indirdi. Bireyselleşme özel bir kavram ve çocuk gelişimi açısından şüphesiz ki çok kıymetli. Ancak bireyselleşme sorumluluk duygusu ile birlikte yol almazsa kontrolsüz bir durumla karşı karşıya kalma ihtimali de güçlenir. Çocuklar özelinde sonuç ise kontrolsüz bir özgürlük ve kararlarını taşıyamama hali.
Riskler yayılıyor, belirsizlik artıyor, kaygı büyüyor
Aile, okul ve toplum arasındaki denge de değişiyor. Eskiden çocuk bu üçlü yapı içinde büyürdü. Bugün bu yapı da çözülüyor. Çocuğun kimin rehberliğinde büyüdüğü sorusunu daha güçlü bir şekilde tartışmalıyız. Öte yandan şiddet, artık sadece bir davranış değil, bir “gösteri” biçimi haline geliyor. Sosyal medya, dijital dünya, görünürlük arzusu çocuğu şiddeti rahat düşünür bir hale getirdi. Bir çocuk neden başka bir çocuğu aşağılar? Neden zorbalık yapar? Neden kendini göstermek için başkasını kullanır? Bu soruların cevaplarını tam anlamıyla bulamadan, bugün daha ağır sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Hatırlarsanız bir dönem akran zorbalığını çokça konuştuk. Zorbalık fiziksel şiddetin bir ön aşamasıdır. Birey önce karşısındakine psikolojik bir savaş açar. Zorbalık yapan çocuk gücü ve kontrol isteğini elinde tutmak ister. Statü ve görünürlük isteği de diğer besleyici duygu halleridir. Karşısındakini aşağılayarak yükselme dürtüsü aslında bu eylemlerin özetidir. Görüldüğü gibi şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Önce küçük biçimlerde kendini gösterir. Sonra yerleşir ve büyür. Ve biz çoğu zaman en son aşamada fark ederiz. Ve geldiğimiz aşamada şiddet bir performans haline gelmiş durumda. Akran zorbalığı sorununu çözemeden kitlesel eylemlerin ağırlığını yaşamaya başladık. Dijital dünya ise bu performansı hızlandırıyor, yaygınlaştırıyor. Ulrich Beck’in söylediği gibi artık bir “risk toplumunda” yaşıyoruz. Riskler yayılıyor, belirsizlik artıyor, kaygı büyüyor.
Peki ne yapmalı? Bu tür olaylara kısa, orta ve uzun vadeli çözümlerle yaklaşmak gerekir. Sadece güvenlik önlemleri yeterli mi? Sadece ceza çözüm mü? Elbette değil. Ama bir gerçeği de unutmamak gerekiyor. Elimizdeki en güçlü kurum hâlâ okul. Yazının başında da belirtiğim gibi okullar zamanında çocuğu yetişkinden ayırdı ve çocuğu ya da çocukluğu daha korunaklı bir alana çekti. Sorun şu ki okullar artık toplumu dönüştüren kurumlar olmaktan uzaklaştı. Aksine toplum okulu dönüştürüyor. Eskiden toplumun okula benzemesi beklenirdi. Bugün okullar topluma benzemeye başladı. Bu sebeple okul artık korunaklı alan olma özelliğini kaybediyor. Ve bu kayıp, sorunun en kritik noktalarından biri.
Okullar üzerinden sorunun çözümlerini çok boyutlu düşünmek zorundayız. Bu yapılmadığı vakit Le Bon’un ifadesi ile “bulaşma riski” var. Gustave Le Bon’un söylediği gibi davranışlar kitle içinde yayılır ve taklit edilir. Nasıl olduğunu bilmeden çoğalır. Özellikle gençler arasında bu yayılma çok daha hızlıdır. Bahsi geçen enfeksiyonu sadece güvenlikle durduramayız. Sorunun çözümü için güvenlik önlemlerine ek olarak sosyal, eğitsel ve psikolojik bir bütünlüğüne ihtiyacımız var. Çünkü asıl sorun değişen çocukluk algısı. Ve değişimi anlamadan çözüm üretmek mümkün değil.







