“Kediler Bataklığı’nda” oyunu izleyiciyle buluşuyor: “Oyun, bireysel bir hikâyenin ötesine geçip daha büyük bir düzeni işaret ediyor”

İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – Ataerkil mitleri tersyüz eden “Kediler Bataklığı’nda”, Medea’nın yankısından bugünün “öteki” kadınlarına uzanan bir sahne kuruyor. Nushu Tiyatro, annelik, aidiyet ve şiddet ekseninde bir “kalp kırıklığı dramaturjisi” inşa ederken, seyirciyi iyi-kötü ayrımının çözüldüğü etik bir bataklığa çekiyor. Ben de bu çekimden payıma düşeni alan biri olarak oyunun yaratıcılarıyla bir röportaj gerçekleştirdim.

"Kediler Bataklığı’nda" oyunu izleyiciyle buluşuyor
“Kediler Bataklığı’nda” oyunu izleyiciyle buluşuyor

Geçmişten bugüne tüm kadınların ortak yazgısı, anneden kıza aktarılan görünmez bir miras… Toplumun dışına itilen, köklerinden koparılan ve yalnızlığa mahkûm edilen bir kadının direnişi sahnede hayat buluyor. İrlanda bataklıklarının gizemli ve çorak manzarasında geçen “Kediler Bataklığı’nda”, Euripides’in antik Atina trajedisi Medea’nın yeniden yorumlanmış bir versiyonu. Bir anlamda Medea’nın ruhu, İrlanda’nın vahşi bataklığında dolaşıyor. Yunan mitolojisi ile İrlanda folklorunu harmanlayan Marina Carr, zamansız oyununda toprakla derin ve doğaüstü bir bağ kurmuş İrlandalı gezgin Hester Swane’in hikâyesini anlatıyor.

Hester, kendisini terk eden annesinin hayaletiyle ve yıllardır süren bekleyişiyle yaşarken, yerel halkın “cadı” ya da “büyücü” olarak damgaladığı dışlayıcı bakışıyla da kuşatılmış, aslında anlaşılmayan bir kadındır. Çocuğunun babası, sevgilisi Carthage tarafından yeniden ihanete uğradığında çatışma geri dönüşsüz bir eşiğe gelir. Carthage’ın zengin bir toprak sahibinin kızıyla evlendiği gün, Hester hem 7 yaşındaki kızı Josie’nin velayetini hem de yaşadığı bataklığı, evini terk etmek zorunda kalır. Bataklık onun belleği, ataerkil düzende hiçbir yere ait olamadığı arafıdır. Bu kaçınılmaz trajedi ve gerilim, ancak son perdede açığa çıkan karanlık bir sırrın ağırlığıyla çözülebilecektir.

"Kediler Bataklığı’nda" oyunu izleyiciyle buluşuyor

“Kediler Bataklığı’nda”, İrlanda’nın önde gelen, çağdaş yazarlarından (Dublin Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Felsefe eğitimi alan, Dublin Trinity ve Villanova Üniversiteleri’nde profesörlük yapan) Marina Carr’ın feminist mit yeniden yazımı olarak, Euripides’in Medea anlatısını merkezinden kaydırarak kadınlığı, anneliği, aidiyeti ve şiddeti keskin sınırlar yerine, geçirgen bir “bataklık” alanına taşıyor. 2022’de kurulan Nushu Tiyatro ise bu bataklığı yalnızca bir mekân değil, hafıza, kader ve etik belirsizliklerin iç içe geçtiği canlı bir organizma olarak kuruyor.

Carr’ın 1998’de yazdığı metin, “kedi” ve “bataklık” imgeleri üzerinden seyirciyi hikâyenin merkezine çekiyor. Dolayısıyla şu notu da düşmekte fayda var: Kediler, insanlarla birlikte yaşamak için doğalarından taviz veren, evcilleşen varlıklar olarak okunabilir. Bu okuma, kadınların ataerkil toplumda var olabilmek için bastırmak zorunda bırakıldıkları kimliklerle paralel bir çağrışım yaratıyor. Böylece kadın-kedi özdeşliği, oyunun görünmez katmanlarını açan güçlü bir metafora dönüşüyor.

Oyunun öznesi Hester ise İrlanda’da Gezginler Topluluğu’nun bir üyesi olarak hem Medea’nın dışlanmışlığını hem de modern bir aidiyetsizliği taşıyor. Medea Atina’da “yabancı” ve “barbar” bir figürken, Hester da İrlanda toplumunun kenarında bırakılmış bir başka “öteki”dir. “Oyun, iyi ve kötü arasında sıkışmış bir dünya kurmuyor; aksine çatışmaların, etik sınırların ve hükmetme ilişkilerinin sorgulandığı bir alan yaratıyor. Hepimizi içine çeken bir bataklık var. Peki, tüm bu düzenin içinde var olmak mümkün mü?” Bu sorunun peşinde oyunun yönetmeni ve oyuncularıyla konuştum.

“Oyunun derdi benim kalbimi çok kırıyor”

  • Marina Carr’ın yazdığı geleneksel ataerkil anlatıyı feminist bir yaklaşımla tersyüz ederek kadını odağına alan “Kediler Bataklığı’nda” oyununu sahneleme meramınız neydi?

Cansu Canaslan: Hikâyeyi sahnelemeye karar vermeden önce yaklaşık iki yıldır zihnimde dolaşan bir metindi. İlk karşılaşmam, feminist sahneleme pratikleri üzerine yazdığım tez için oyun incelerken oldu. Metin, feminist bir yeniden yazım olarak son derece güçlüydü ve beni çok etkiledi. Medea mitinden ayrıştığı noktalar üzerinden yaptığım okumalar, onu Nushu’da sahneleme isteğimi iyice artırdı. Ancak oyunun kalabalık bir kadroya sahip olması ve pandemiden henüz yeni çıkmış olmamız gibi nedenlerle, bu fikri bir süreliğine zihnimde rafa kaldırdım. Zaman geçtikçe metinden kopamadığımı, ara ara kendini bana hatırlattığını fark ettim. Bunun üzerine 2024’te metnin çevirmeni Gülşen Sayın’a ulaştım. Niyetimi paylaştığımda verdiği destek ve yüreklendirmeyle işe başlamaya karar verdim; bu süreçte onun katkısı gerçekten çok büyük. Ardından, çok kıymetli karşılaşmalarla ekibimiz giderek büyüdü. Oyunun kalabalık olması, ilk başta beni durduran bir özellikken, süreç içinde Nushu’yu çoğaltan ve hepimize iyi gelen bir şeye dönüştü. Bugünün tiyatro dinamikleri içinde böyle kolektif bir ekip çalışması yapıyor olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

  • Metni sahneleme aşamasında merkezinize aldığınız sorular ve temalar nelerdi?

Cansu Canaslan: Metnin ortaya koyduğu soruları sürecin en başında merkeze aldım. Bu sorular üzerinden ekipçe tartıştık ve sahneleme sırasında da onları görünür kılmayı önemsedim. Metnin hiyerarşileri ve ikili karşıtlıkları kıran yapısını, oyuncuların yorumuna güvenerek yalın bir anlatımla sahneye taşımak istedim. Annelik temasını, ekip olarak kendi taşıdığımız miraslar üzerinden, deneyim aktarımı yoluyla ele aldık; ortak acılarımızı, bastırılmış öfkelerimizi ve karşılaştığımız adaletsizlikleri birlikte masaya yatırdık. Sahneleme sürecinde benim için belirleyici olan, seyircinin edilgen bir konumda kalmadığı; kendi deneyimleri, hafızası ve sorularıyla oyunun içine dahil olabildiği bir sahne dinamiği kurmaktı. Sahnede mağduriyet yaratmaktan kaçınarak; seyircinin, anlatıyla hem bağ kurabileceği hem de dışarıdan bakıp değerlendirme yapabileceği bir yolculuğa alan açmayı hedefledim.

  • Bu metne hayat verenlerin yorumundan, kadrajından dinlersek; nasıl bir oyun bu, meramı / derdi nedir?

Cansu Canaslan: Kişisel bir yerden yanıtlamam gerekirse, oyunun derdi, benim kalbimi çok kırıyor. Ve bu kırıklığın birçoğumuz tarafından paylaşıldığını da biliyorum. “Kediler Bataklığı’nda”yı sahneleme niyetimin temelinde, bu kalp kırıklığına bir şekilde iyi gelme arzusu yatıyor. Anneden aktarılan miraslar; acı, keder, davranış kalıpları ve durumlara verdiğimiz tepkiler karşısında çoğu zaman çaresiz kalabiliyoruz. Bu kişisel gibi görünen alanın içine kaçınılmaz olarak toplumsal olan da sızıyor. Kadın olmak, varoluşumuzun ardından bize yapıştırılan bir tanım, bir etiket; bu etiketin içinde hem toplumsal hem de kişisel olan iç içe geçmiş durumda. Kişisel sandığımız pek çok şeyin aslında toplumsal olduğunu fark ettiğimizde ise büyük bir adaletsizlik ile yüzleşiyoruz. Bu adaletsizlik, beni bir kadın olarak derinden yaralayan ve yıllar içinde sanatsal yolculuğumu da bu yönde şekillendiren bir mesele. Toplumsal olarak bu adaletsizliklerle mücadele ederken, varoluşumuz adına yapabileceğimiz en temel şeyin kendimizi ve çevremizi iyileştirmek, bu kalıplardan arınmak ve kadın olarak yaşadıklarımızın yarattığı tahribatı onarmak olduğuna inanıyorum. “Kediler Bataklığı’nda”, merkezine aldığı anne-kız ilişkisiyle tam da bu nedenle sahnelemek istediğim bir oyun oldu. Oyun sahnelendikçe bu iyileştirici hâlin yayıldığını ve karşılık bulduğunu görmek, benim için çok kıymetli. Her temsil hem sahnede olanlar hem de izleyenler için bir arınma ve birbirimize sarılma gününe dönüşüyor. Ekip olarak devam etme motivasyonumuzun temelinde de bu duygu yatıyor.

“Bataklık bana hep ‘sınır’ hissi verdi”

  • Ekibin buluşması nasıl oldu? Sizi bir araya getiren metindeki hangi incelikler ve detaylardı?

Cansu Canaslan: Aslında biraz birbirini çağıran insanların bir araya gelmesiyle oluştu. Metnin kendisi çok güçlü bir alan açıyor; o alanın içine giren herkes bir şekilde temas ediyor. Süreç ilerledikçe oyun kendi ihtiyacı olan kalabalığı kurdu diyebilirim. Bir noktada oyuncu seçmesi de açtık ve orada çok güzel bir şey oldu; sanki her karakter kendi oyuncusunu buldu. Gelen kişilerle kurulan bağ çok hızlı ve çok içgüdüsel gelişti. Metni sahnelerken oyuncuların kişisel tutumları benim için çok belirleyiciydi. Oyuncunun performansının ön planda olduğu bir sahneleme var ve metni feminist bir yerden aktarmak gerekiyor. Bu yüzden sadece cast durumu gözetilerek yapılan bir seçme yerine, metinle gerçekten bağ kuran, derdiyle ortak olan kişilerle çalışmak istedim. Tanışmalar, öneriler, birinin diğerini getirmesi derken ekip yavaş yavaş şekillendi. Bu süreçte çok güzel insanlarla karşılaştım; bu oyunun bana en kıymetli taraflarından biri de bu oldu.

  • Metinde “bataklık” hem hafıza hem araf hem de kader. Siz bu “bataklığı”, fonu (ki bence hikâyenin) öznesi olarak sahneye taşırken (soyut ve somut olarak) nasıl bir algı içindeydiniz? Oyun ahlaki kategorileri netleştirmek yerine belirsizlikleri çoğaltıyor gibi. Bu etik gri alanı sahnelemenin dramaturjik riskleri ve güzellikleri nelerdi? Hester karmaşık bir karakter; hem kurban hem fail hem sevgi hem öfke. Karakter, sizi nerelerde zorladı ve özgürleştirdi?

Melissa Yıldırımer: “Bataklık”, Carr’ın metninde sadece bir mekân değil; neredeyse Hester’ın kader ortağı gibi duran, canlı bir varlık. Onu sahneye taşırken aklımda tek bir yorum yoktu. Benim için bataklık geçmişin, kaybın, annenin hayaletinin ve aidiyet arzusunun biriktiği, çingene olarak damgalandığı, merkezin dışına itildiği, kehanetin, ruhların, bataklığın sesinin gerçekten duyulduğu bir alan bir ara-evren… Dolayısıyla bataklık bana hep “sınır” hissi verdi: yaşam ve ölüm, aşk ve lanet, toplum ve yalnızlık arasındaki bir eşik. Oynarken bunu korumaya çalıştım; yer yer yutucu, yer yer koruyucu bir varlık olarak tasarladım zihnimde. Hester’in bahçesi, kızının seçimi, Carthage’la ilişkisi; hepsi bataklığın ritmine bağlı. Oyun, ahlaki kategorileri keskinleştirmiyor. Hester ne tamamen mağdur ne de tamamen fail. Bu gri alanı sahnelemek, seyircinin kolayca taraf seçememesini sağlıyor. Dramaturjik açıdan bunun en büyük riski, hikâyeyi açıklamaya kalkışmak olurdu. Öyle yapmadık. Hester’ın davranışlarının ardındaki çelişkileri çözüp düzenlemek yerine, çelişkilerin kendisini dokunulmaz bıraktık. Böylece seyircinin deneyimi, yargıdan çok karşılaşmaya dönüştü. Hester’ı sahneye taşımak, bu gerçekten bir uçurumdu. Hester hem kendi çocuğuna tutkulu bir anne, hem de onu en uç noktada trajediye götüren bir kader taşıyıcısı. Hem terk edilmiş bir kadın hem de büyük bir yıkımın faili. Bu duygusal uçurumları çalışırken üç şeye başvurduk. Köklenme, ritüeller ve öfke-sevgi hattı. Hester’ın eylemlerinin bir kısmı akıldan değil, köksüzlük acısından gelir. Bunu bedenimde taşımaya çalışıyorum. Hester’ın en yıkıcı anlarında bile içinden geçen şey sevginin karanlık yüzü. Bu gerilimi, öfkeyi hep çift sesli tutmaya gayret ediyorum. Beni en çok zorlayan şey, karakterin uç noktalara gidişinin psikolojik bir açıklamaya indirgenmemesi gerekliliğiydi. Hester tek bir motivasyona indirilemez. Onda hem Medea’nın trajedisi var hem modern kadının yalnızlığı hem de toprağın kadim sesi. Hester bizden hem çok uzak hem de çok yakın; ben sahnede tam da bu mesafeyi korumaya çalıştım.

  • Metin ve karakterler, bugünün dünyasında kimlere ya da hangi hâllere denk düşüyor?

Cansu Canaslan: Bence çok uzağa bakmaya gerek yok. Bugünün dünyasında hâlâ dışarıda bırakılan, “öteki” ilan edilen, ait olamayan insanların hikâyesi bu. Hester gibi karakterler bugün hâlâ toplumun kenarında yaşayan, sürekli yargılanan ama bir türlü gerçekten görülmeyen kadınlarda karşılığını buluyor. İçimizde biriken öfke çok tanıdık. Oyunu sahnelerken özellikle hiçbir ülke, zaman ya da grup işaret etmek istemedim. Çünkü bu hikâye çok daha geniş bir yerden geliyor. “Öteki”lik dediğimiz şey sadece belirli bir coğrafyaya, topluma ya da cinsiyete ait değil; hepimizin bir yerinden geçtiği bir hâl. Oyun, bireysel bir hikâyenin ötesine geçip daha büyük bir düzeni işaret ediyor. Kimin içeride, kimin dışarıda olduğuna karar veren, bazı hayatları daha “değerli” sayan bir yapı var. O yüzden karakterler bana tek tek insanlardan çok, bu düzenin içinden çıkan hâller gibi geliyor. İzlerken çoğu kişinin bir noktada kendine ya da tanıdığı birine temas ettiğini hissediyorum. Bu da metnin bugünle kurduğu bağın en güçlü tarafı.

“Ama bu yazgıyı kim yazıyor?”

  • Metnin sorusunu ben de sizlere sormak isterim: “Oyun, iyi ve kötü arasında sıkışmış bir dünya kurmuyor; aksine çatışmaların, etik sınırların ve hükmetme ilişkilerinin sorgulandığı bir alan yaratıyor. Hepimizi içine çeken bir bataklık var. Peki, tüm bu düzenin içinde var olmak mümkün mü?”

Cansu Canaslan: Sorunun da oyunun da buna net bir cevabı iyi ki yok. Bu düzenin içinde var oluyoruz aslında, hatta zorundayız; hepimiz bir şekilde onun içindeyiz. Ama o düzenin içinde nerede konumlandığımızı fark edebiliriz. Onu dönüştürebilme, hatta yıkabilme potansiyelimiz var -en azından buna dair bir hayalimiz var.

  • Yunan mitlerindeki kadınlarda öfkenin kökeni fikri çok ilginç. Buradan hareketle kuğuyla olan ilişkide de insanın ötesine geçme girişimini mi seyrediyoruz? Bu bir tür ikizleşme mi? Hayvanlar aracılığıyla insanlık yaratmanın bir yolu gibi; kuğu motifi de oyun boyunca Hester’ın ruhsal dokusunu taşıyor. Siz kuğu metaforunu nasıl okudunuz? Zira yazar, bir röportajında İrlanda kültüründe kuğu, “ruh kuşu” olarak kabul edilir diyor. Tabii, bir de İrlanda’nın en bilinen anlatılarından “Lir Çocukları” mevzusu var.

Cansu Canaslan: Kuğu benim için oyunda çok somut bir şeyden çok, Hester’ın ruhuyla temas eden bir yerden açılıyor; insan dünyasının dışında kalan ama onunla iç içe akan bir hat gibi. Kedi kadının kara kuğunun ruhunun yolculuğuna eşlik ettiği ve onu uğurladığı yer, oyunda beni en çok etkileyen anlardan biri. Orada kurulan ilişki çok onore edici geliyor bana. Yargısız, saf ve çok derin bir kabul var. İnsanların birbirine çoğu zaman veremediği bir şeyi, başka bir varlık üzerinden kurabilmek gibi. Kadınların ruhani taraflarının tarih boyunca bastırıldığını düşününce, bu alanın sahnede bu kadar açık ve güçlü bir şekilde var olması da benim için ayrıca çok kıymetli. Hester’ın o kuğuyu aslında kendi yazgısı olduğunu bilmeden uğurlaması da çok çarpıcı. Çünkü orada bir vedadan çok, kaçınılmaz olana doğru yürüyen bir hâl var. Sanki kendi kaderine dışarıdan bakıyor ama henüz adını koyamıyor gibi. Hester’ın annesinin, daha doğduğu anda onun kaderini kuğuyla bağlaması da bu yüzden çok sert geliyor bana. Daha en baştan yazılmış bir yazgı var… Ama bu yazgıyı kim yazıyor? Anne mi, yoksa daha ötesi mi?

  • Oyun, annelik, toprak aidiyeti ve terk edilme gibi evrensel başlıklara temas ediyor. Sahnedeki en “insani” kırılma anınız hangisiydi?

Melissa Yıldırımer: Oyundaki en insani kırılma anım, Hester’ın güçlü durmak için verdiği bütün savaşın bir anda çözüldüğü o sessiz saniyeler. Kardeşiyle konuştuğu ve gerçekleri öğrendiği anlar… O an, bir anne, bir kadın ve terk edilmiş bir çocuğun aynı bedende üst üste bindiğini hissediyorum. Sahnenin bütün estetiği kayboluyor. Sadece çıplak bir acı kalıyor.

  • Türkiye’deki kadın cinayetleri, öfke birikimleri, ataerkil tahakküm, öteki olmak… Metin Türkiye’de başka bir rezonans mı kazanıyor? Provalarda buna dair özel bir hassasiyet gelişti mi? Yunan mitolojisinden İrlanda ve Türkiye’ye; M.Ö.’den 1998’e ve 2025’e uzanan bu hikâye, bir yanıyla bizim değiş(e)meyen aynamız mı?

Cansu Canaslan: Tabii ki Türkiye’de yaşıyor olmak ve bu toplumun içinde kadınlar olarak biriktirdiklerimizle çalışmaya başladık. Prova süreci de biraz buradan açıldı. Hepimizin deneyimi biricik ama aslında birbirine çok bağlı. Konuştukça, paylaştıkça bunun ne kadar ortak bir yerden geldiğini daha çok görüyoruz. O yüzden Yunan mitolojisinden İrlanda’ya, oradan bugüne… Zamanlar ve coğrafyalar değişiyor ama hikâyenin özü pek değişmiyor. Ölüm, annelik, ait olamama, hakkını savunma gibi kavramlar Türkiye’de tabii ki başka bir yerden titreşiyor. Daha yakından, daha sert. Ama bu, hikâyeyi sadece buraya ait kılmıyor; aksine ne kadar ortak bir yerden geldiğini daha da görünür hâle getiriyor.

En absürt şey oyunculuğun ta kendisi”

  • Prova ve sahneleme sürecinde aklınızda sürekli dönüp dolaşan ve fonunuzu meşgul eden neydi? Bu süreçte yaşadığınız ilginç, absürt veya “bu da varmış” dediğiniz neleri tecrübe veya -yeniden- teyit ettiniz; ya da şu an aklınıza gelen, tebessüm ettiren veya hüzünlendiren neler var?

Dilara Büyükbayraktar: Genel olarak aklımı kurcalayan tek şey “başarabilecek miyim” kaygısı oluyor. Hep daha iyisini yapmaya uğraşıyor insan. Bazen zihnimde o rolü oynuyorum prova sürecinde ve genelde gerçeklikten daha iyi bir performans çıkıyor. Ne zaman sahneye getiriyorum o hayali orada biraz farklılaşıyor durum. Çünkü hayal ederken sınırlarını çizmiyorsun. Bedensel sınırlarını… Bu da bazen başarabilecek miyim kaygısı yaratıyor. Bu noktada da yönetmen ve ekip giriyor devreye. Onlarla yakaladığım sonsuz uyum ve harmoni bu hissi kırmama ve rolün hakkını en iyi şekilde vermeme yardımcı oluyor. “Kediler Bataklığı’nda” ekibi de benim için bu açıdan çok özel. Açıkçası en absürt şey oyunculuğun ta kendisi. Ama bu rol genelinde bakarsam; sevgili yönetmenimle hayvan çalışmaları yaptığımız bir süreç vardı. Kedi kadını yaratırken, kedi formları ve davranışları üzerinden çalışmalar yaptık. Bu hem çok eğlenceli hem de “kaç yaşına geldik, halimize bak” dedirten, çok komik anlara sebep oldu.

  • Josie karakteriyle kurduğunuz bağ, oyunculuk deneyiminizi nasıl etkiliyor? Oynarken neler keşfediyorsunuz?

Maya Güler: Bu oyunda oynamak benim için gerçekten harika bir şey. İyi ki yönetmenimiz Cansu beni seçmiş; kendimi çok şanslı hissediyorum. Karakterim Josie 7 yaşında, ben ise ilk oyunlarımızda 8, şimdi de 9 yaşındayım. Josie’yi oynamak bana çok iyi geliyor, çünkü onunla birlikte yepyeni şeyler keşfediyorum. Josie sayesinde daha önce hiç cesaret edemediğim şeyleri yapıyorum. Mesela, eskiden sahneye çıkmaya çok korkardım ama şimdi sahnede olmak bana çok iyi hissettiriyor. Sanki Josie hayatıma tamamen girmiş gibi. Provalar başlamadan önce hep dedemle çalışırdım; o an sanki sahnedeymişim gibi olurdu ve bu beni çok mutlu ederdi. Daha önce sadece okul tiyatrolarında oynamıştım, profesyonel bir oyunda yer almamıştım. Her oyun beni çok heyecanlandırıyor ve çok mutlu hissettiriyor. Provaların olmadığı zamanlarda bile çok çalıştım; sanki sınava hazırlanıyormuşum gibi… Şimdi bütün bunları seyircilerin görmesi için sabırsızlanıyorum. Josie’nin hem komik hem de üzücü anları var ve hepsini birlikte yaşayacağımız günü dört gözle bekliyorum.

  • Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyundaki karakter(ler)le aynı ortamlardan tanışsınız. Ve bir vakit de aynı masalarda kelama düşüyorsunuz. Ona bir cümleniz olsa, bu ne olurdu?

Şevket Suha Tezel: Karakterim Xavier Cassidy, gerçek hayatta çok yan yana gelmek istemeyeceğiniz biri. Tanımadan, çoğumuz benzer kişilik yapısında insanlarla oturup kalkmışızdır. Maddi zenginliğine güvenen; narsist fakat bunu belli etmeyecek kadar iki yüzlü; ataerkil düzen iliklerine kadar işlediği için kadınlara ne yapsa kendisinde hak gören; dolaylı yoldan da olsa evladını öldürmüş, ayyaş haris pisliğin teki… İçindeki karanlığı kendisinin de unutmak istediği zamanlarda karşılaşsanız, sizi güldürecek kadar neşeli, hoş sohbet -fakat yine de densiz-, malı mülkü seven, aç gözlü kocaman bir adam. Öyle ki, bir masada karşılıklı otursak, biraz gülüp eğlendikten sonra ilk ciddi sözüm: “Xavier kalk karakola gidiyoruz!!” olur. Cinayet işlemeseydi bile, kötülüğünden dolayı hapiste yatması gereken kişilerden…

Dilara Büyükbayraktar: Kedi kadın, toplumda sık karşılaştığımız biri aslında. “Öteki”lerin ya da kendini “öteki” görenlerin vücut bulmuş hali. Bilge ama klasik değil, dost ama bildiğimiz gibi değil, karanlık ama özü bu değil. Yokluğu hissedilen, varlığı rahatsız eden biri o. Bu sürreal gerçekliğin içinde, doğruların acı verici olduğunu bilen, gerçekleri olduğu gibi yansıtan bir kadın. Biraz çocuksu, biraz bilge, biraz yaramaz, biraz kırık… Eğer onunla tanış olsaydım, ki bu tarz çok tanışım var, “Kendini karanlık sanıyorsun ama ışık sensin, sadece kimse sana bunu göstermedi” derdim.

  • 2022’de “Bir Tatlı Kaşığı Çamur” ile başlayan Nushu’nun yolculuğu, sonrasında “Aslında Aşk da Yok”, “Kediler Bataklığı’nda” ve yeni oyun “Kayıp Aslan Kardeşler”le devam ediyor. Öncelikle 400 yıllık bir alfabe olan ve sadece kadınların bildiği gizli dil anlamına gelen Nushu’nun manidar adından ve kadrajından bahsedelim, ekibi tanıyabilir miyiz?

Cansu Canaslan: Aslında benim için her şey konservatuvar yıllarında feminist metinler üzerine çalışırken başladı. Bu metinler nasıl sahnelenmeli, nasıl bir oyunculukla bu tutum sahnede var edilebilir, nasıl bir dil kurmalıyız… Bu soruların peşinden giderken Nushu’nun süreci de kendiliğinden başladı diyebilirim. Peşinde olduğum dil arayışı hâlâ buradan besleniyor. Nushu Tiyatro, 2022’de İstanbul’da kuruldu. İsmini ise Çin’in güneyinde, Jiangyong bölgesinde kadınların yalnızca birbirleriyle iletişim kurmak için oluşturduğu gizli bir dilden alıyor. Kadınların kendi aralarında kurduğu, deneyimlerini, hikâyelerini ve duygularını paylaştığı bir dil bu. Bu hikâye benim için çok anlamlı çünkü bizim sahnede aradığımız şey de aslında buna çok yakın bir yerden geliyor.

Şahsen beni en çok yaralayan, öfkelendiren, harekete geçiren ve birbirimize gerçekten dokunabildiğimiz yerlerin peşinden gitmek, yaptığımız işlerin de seçkisini belirliyor. Giderek büyüyen, çoğalan bir ekibimiz var. İçinde olmak isteyen insanlarla yolumuz bir şekilde kesişiyor. Sanki Nushu biraz kendi insanlarını buluyor gibi geliyor bana. Zamanla beni çok memnun eden bir yapıya evriliyoruz. Görüldüğü her anda, kurulan her ilişkide büyüyen bir şey bu. Nushu’nun derdi de biraz burada; sahnede gerçekten temas eden, bir şeyleri açan ve birbirimize değebildiğimiz bir alan yaratmak.

“Alanda çok ciddi bir adaletsizlik var”

  • Sahnelediğiniz oyunları düşününce; bundan sonrası için Nushu’nun tiyatro rotasında hangi hikâyeler olacak; yol haritanızı öğrenebilir miyiz?

Cansu Canaslan: Aslında yeni bir dilin peşinden koştuğumuz her alanda olabiliriz önümüzdeki günlerde. Kendimizi çok belirli bir tür ya da formun içinde tutmak istemiyoruz.

Ben genelde bir metni okuduktan sonra verdiğim kararla ilerliyorum. Beni gerçekten heyecanlandıran, günlerce hatta yıllarca zihnimden ve kalbimden çıkmayan, benimle birlikte yaşayan metinleri sahnelemeye karar veriyorum. Şu anda da yaklaşık iki yıldır aklımda olan bir metin var. Nushu’da daha önce yapmadığımız bir türde. Yeni sezon için onun hazırlığına başlayacağız. 2025-2026 sezonu benim için daha çok yönetmenlikle geçti. Şimdi yeniden sahnede, oyuncu olarak var olacağım. Bu da benim için ayrı bir heyecan.

  • Yeni kurulan bir tiyatro olarak tiyatro yapmak ve devam edebilme becerisinde, inadında ne gibi sıkıntıları yaşıyor ve gözlemliyorsunuz? “Z raporu” çıkarsanız ortaya nasıl bir fotoğraf çıkar?

Cansu Canaslan: Tiyatro yapmak tarihten de gördüğümüz gibi hep zordu. Ama pandemiden sonra başlayan süreç bu sezon biraz zirveye ulaştı diyebilirim. 2025–2026 sezonu hepimiz için en zor sezon oldu. Umuyorum bundan daha kötüsünü görmeyiz. Kökten değişmesi, üzerine gerçekten çalışılması gereken çok şey var. Alanda çok ciddi bir adaletsizlik var. Buna rağmen birçok tiyatrocu olarak kendi inadımızla üretmeye, sürdürmeye ve çabalamaya devam ediyoruz. Bir gün kazanacağız umarım!

  • Son zamanlarda sizi etkileyen ya da iyi gelen kültür sanat rotasında neler var; paylaşırsanız, bizler de nasiplenelim isterim?

Cansu Canaslan: Son zamanlarda beni en çok etkileyen işlerden biri “Gündüz Apollon Gece Athena” filmi oldu. Anneliği ele alışındaki incelik ve o karanlık, çelişkili yerleri bu kadar sade bir dille açabilmesi beni çok etkiledi. Mizahı kullanma biçimi de çok hoşuma gitti: Hem yumuşatan hem de düşündüren bir yerden ilerliyor. Film bittikten sonra da uzun süre bende kalmaya devam etti. Sergi olarak da Filiz Piyale Onat’ın “Omorika” sergisini söyleyebilirim. Doğa tarihiyle kişisel hafızayı bir araya getirme biçimi, kendi aile hikâyesini bu kadar açık ve incelikli bir yerden paylaşması beni çok etkiledi. Kök salma, yerinden edilme gibi meseleler serginin içinde dolaşırken ister istemez insanın kendi hafızasına da değiyor. Aslında hem filmde hem sergide dolaşan o yerlerle, “Kediler Bataklığı’nda”nın gezindiği duygular arasında da bir akrabalık hissediyorum.


KÜNYE

Yazar: Marina Carr

Çeviren: Gülşen Sayın

Yöneten: Cansu Canaslan

Oynayanlar: Ilgaz Kaya, Kaan Songün, Maya Güler, Melissa Yıldırımer, Nagihan Gürkan, Pınar Tuncegil, Selen Kurtaran, Şevket Suha Tezel, Yasin Özcan, Yılmaz Gökgöz

Yardımcı Yönetmen: İlayda Erdinç

Sahne & Kostüm Tasarımı: Cemre Bulak

Işık Tasarımı: Utku Kara

Müzik Tasarımı: Vehbi Can Uyaroğlu

Afiş & Görsel İletişim Tasarımı: Kübra Özkan

Oyun Fotoğrafları: Sedef Turunç

Vokal: İlknur Çayır

Oyun tarihleri: 27 Nisan, saat 21.00, DasDas Sahne’de; 6 Mayıs, saat 20.30, Alan Kadıköy’de.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.