İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – “Monologlar Müzesi: Pavyon”, beş ayrı oda üzerinden parçalanmış bir hakikat hikâyesi kuruyor. Nazan, Emine, Sevda, Yasemin ve Burhan’ın iç seslerinden örülen anlatı, bir cinayetin etrafında suskunluk, tanıklık ve suç ortaklığı arasındaki gri alanı görünür kılıyor. Arabesk bir atmosferde ilerleyen oyun, “kim yaptı?” sorusundan çok “kim sustu?” sorusunun peşine düşerek seyirciyi tek bir hakikatin değil, çatlaklardan sızan çoklu gerçekliklerin içine davet ediyor.


Bazı hikâyeler bizi yalnızca bir olaya tanık etmez, o olayın etrafında büyüyen devasa suskunluğun da parçası hâline getirir. “Monologlar Müzesi”nin yeni projesi “Pavyon” seyirciyi tam da böyle bir eşikte bırakıyor. Beş ayrı oda, beş ayrı karakter ve tek bir cinayet… Ancak bu kez karşımızda bir “katil kim?” bilmecesi değil; giderek derinleşen bir “kim sustu?” yüzleşmesi var. Arabesk estetiğin duygusal yoğunluğu, bu anlatıda yalnızca bir fon oluşturmuyor; aynı zamanda bir hayatta kalma biçimine, bastırılmış olanın çığlığına ve kimi zaman da bir direnme diline dönüşüyor. Oyun, hakikati tek bir merkezden değil, kırık ve dağınık seslerin içinden kurarak seyirciyi kendi tanıklığıyla baş başa bırakıyor. “Pavyon”un yaratıcıları Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak ile Balat’ın gölgesinde ve eski İstanbul’un izlerini taşıyan bir atmosferde şu sorunun peşine düştük: Hakikat çok sesli ve kırılgan bir yapıdayken, biz gerçekten neyi duymaya hazırız?
- “Kediler Bataklığı’nda” oyunu izleyiciyle buluşuyor: “Oyun, bireysel bir hikâyenin ötesine geçip daha büyük bir düzeni işaret ediyor”
- Zorlu PSM’de “Satıcının Ölümü” tartışması: Bilet fiyatları ve sponsorluk eleştirileri
“Hakikati tek bir ağızdan değil, çatlaklardan anlatmak”
- İzninizle sondan başlamak isterim. Leonidas Donskis ve Zygmunt Bauman (Ayrıntı Yayınları, Akın Emre Pilgir çev.) “Akışkan Kötülük”te şöyle der: “İnsanlar, kullanılacak ve sonra atılacak tüketim malları olarak kabul ediliyor. Günümüzde yaygınlaşan bir ‘at gitsin’ kültürü yarattık. Artık bu durum sadece sömürü ve baskıyla ilgili değil, yeni bir şey de söz konusu. Dışlanma, nihayetinde, içinde yaşadığımız toplumun bir parçası olmanın ne anlama geldiğiyle ilgilidir; dışlananlar artık sadece toplumun alt sınıfı veya uçları ya da haklarından mahrum bırakılmış kimseler olmakla bırakılmıyorlar… Dışlananlar, artık ‘sömürülenler’ değil, toplum dışına itilenlerdir, ‘artıklar’dır”. Üstatların bu tarifinden yola çıkarak kişisel ve sanat hayatınızın kadrajından 2025 yılının “Z raporu”na baktığınızda nasıl bir fotoğraf görüyorsunuz?
Ahmet Sami Özbudak: 2025 yılında üretim yaparak dışlananlar çemberindeki yerimi sağlamlaştırdım diyebilirim hayata üretimle meydan okuyan her insan gibi. İlginç bir şekilde, tüm dünya faşistleştikçe ve karanlığa gömüldükçe sanatın her branşı çiçek açtı. Lütfen bunu bir romantizm olarak okumayın ama sanatçıyı ıslatmıyor bu kötülük yağmurları. Umudumuzu en kaybettiğimiz ve direncimizi en yitirdiğimiz zaman bile anlatma ve zehrini akıtma güdüsü insanı zorluyor ve bir bakmışsınız üretim gerçekleşmiş. Bunca ekonomik buhrana, sıkışmışlığa ve umutsuzluğa rağmen üretim hiç durmadan devam ediyorsa bunun altında böyle bir güdü olmalı diye düşünüyorum.
- Gelelim “Monologlar Müzesi”nin seyircilerini davet ettiği yeni projesi “Pavyon”a; bu hikâyeler nasıl doğdu? Sizi tüm bu karakterleri tek bir “özne / pavyon” çatısı altında toplamaya iten temel mesele, o asıl meram neydi?”
Kerem Pilavcı: Aslında seyirciyi bu kez bir pavyona davet etmemin sebebi, çok basit bir meraktan doğdu. Hepimizin hayatında sustuğu, görmezden geldiği, üstünü örttüğü anlar var. Ben o suskunlukları bir mekâna koymak istedim. Pavyon bu yüzden çok doğru bir yer oldu. Çünkü pavyon sadece eğlencenin değil, aynı zamanda utancın, arzunun, güç ilişkilerinin ve görmezden gelinen şiddetin de sahnesi. Bu hikâyeler tek bir olaydan değil, herkesin bildiği ama kimsenin söyleyemediği şeylerden doğdu. Yarım kalmış hikâyelerden… Ama en çok da şu sorudan: “Bir olay olduğunda kim gerçekten ne gördü ve neden sustu?” Karakterleri tek bir pavyonda toplama isteğim de buradan geldi. Çünkü bu mekân, herkesin birbirine değdiği ama kimsenin tam olarak birbirine bakmadığı bir yer. Aynı gecenin içindeler ama herkes başka bir gerçeği taşıyor. O yüzden bu oyun biraz da parçalanmış hakikatlerin yan yana durma hâli. Benim için asıl meram şuydu: Hakikati tek bir ağızdan değil, çatlaklardan anlatmak. Ve seyirciyi de sadece izleyen değil, o çatlakların arasında dolaşan bir tanığa dönüştürmek. Çünkü bazen en büyük suç, yapılan değil, görülüp de söylenmeyen oluyor.

- Beş ayrı monolog ve bir de sesi tıpkı varlığı gibi yok sayılan Buse’nin hikâyesi; tek bir cinayet ekseninde örülürken, hakikatin parçalanışına hatta -belki de- en çıplak haliyle açığa çıkışına tanıklık ettiğimiz bir yapı kuruyorsunuz. Bu yaratım sürecinde size rehberlik eden ana araçlar nelerdi? Hikâyenin ritmini ve formunu belirlerken özellikle hangi unsurları odağınıza aldınız?
Kerem Pilavcı: Bu yapıyı kurarken benim için en temel mesele, hakikatin tek bir yerden değil, kırılarak görünmesiydi. Çünkü gerçek hayatta da hiçbir olay tek bir ağızdan anlatıldığı gibi değil; herkes kendi gördüğünü, hatta görmek istediğini taşıyor. “Monologlar Müzesi / Pavyon” kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıkmış bir proje. Dört yazarımız (Oya Denizyaran, Şenay Tanrıvermiş, Ahmet Sami Özbudak ve ben) ve dramaturgumuzla (Sinem Öztürk) detaylı bir metin çalışması yaptık. Yaratım sürecinde kendimize şu soruyu sorduk: “Aynı geceyi beş farklı insan nasıl hatırlar, nasıl çarpıtır, nasıl saklar?” Ana araçlar da buradan çıktı: Önce karakterlerin iç sesi, sonra suskunlukları. Çünkü bu oyunda en az söylenenler kadar, söylenmeyenler de hikâyeyi kuruyor. Hatta bazen en büyük bilgi boşlukta kalan oluyor. Ritmi kurarken özellikle şuna dikkat ettim. Her monolog kendi içinde bağımsız bir hikâye gibi akmalı ama aynı zamanda diğerlerine çarparak anlamını değiştirmeli. Seyirci bir odadan diğerine geçtikçe, az önce duyduğu şeyin doğruluğundan şüphe etmeye başlamalı. Yani ritim sadece metnin içinde değil, seyircinin zihninde de yankılanmalı. Form olarak da parçalı bir yapı tercih ettim ama bu parçaların rastgele değil, birbirini yankılayan parçalar olmasını istedim. Bir odada söylenen bir cümle, başka bir odada bambaşka bir anlam kazansın; aynı olay, başka bir vicdanda başka bir renge bürünsün istedim.
“Daha çok ‘kim sustu?’ hikâyesi”
- Oyunda her karakter hem tanık hem fail hem de mağdur. Sizce bu gri alan, günümüz insanının hangi ruh hâline karşılık geliyor? Ezcümle, bu hikâyeye hayat verenlerin perspektifinden bakarsak, nasıl bir oyunla karşı karşıyayız? Seyirci o odalardan çıktığında kendi payına düşen hangi duyguyla baş başa kalacak?
Kerem Pilavcı: Bu gri alan aslında çok tanıdık bir yere denk düşüyor. Bugünün insanı kendini temize çıkarmayı çok iyi biliyor ama yüzleşmeyi pek bilmiyor. Hepimiz bir yerde tanığız, bir yerde susarak failiz, bir yerde de kendi hikâyemizde mağduruz. Bu oyun tam da o geçişken hâlin peşinde. Kimse bütünüyle masum değil, kimse bütünüyle suçlu da değil. Ama herkes bir yerinden sorumlu. Beni ilgilendiren de tam olarak buydu. Bir insan, kendini haklı hissederken neyi görmezden gelir? Ve daha önemlisi, o görmezden gelme anı, ne zaman suça dönüşür? Bu yüzden bu oyun bir “kim yaptı?” hikâyesi değil. Daha çok “kim sustu?” hikâyesi. Oyuncuların yorumunda da sahnedeki kadrajda da hep bu var. Karakterler kendilerini anlatıyor gibi görünüyor ama aslında sürekli kendilerini savunuyorlar. Bu oyunun derdi bir cinayeti anlatmak değil. Bir cinayetin aslında neden örtüldüğünü ve nasıl paylaşıldığını göstermek. Çünkü biz çoğu zaman kötülüğü yapanı konuşuruz, ama o kötülüğe göz yumanı, susanı, duymazlıktan geleni pek konuşmayız. Hikâye tam da oraya bakıyor. Hakikat nasıl bölünür, nasıl eğilip bükülür, nasıl herkesin kendine göre bir doğrusu olur?
- Pavyon imgesi, popüler kültürde çoğunlukla bir “cazibe” merkezi, bir “yükselme” vaadi gibi sunuluyor; hatta kimi zaman oldukça romantize ediliyor. Güncel televizyon yapımlarında da bunun farklı versiyonlarına şahit oluyoruz. Ancak siz, “Pavyon”u bir tahakküm ve emek sömürüsü alanı olarak kuruyorsunuz. Sınıfsal, toplumsal ve feminist bir okumaya alan açan bu yerleştirme üzerinden sorarsam: Günümüz kadrajında “Pavyon”un hikâyesi ve karakterleri kimlere ve nereye tekabül düşüyor?
Ahmet Sami Özbudak: “Monologlar Müzesi” olarak her zaman derinlikli hikâyelerin peşindeyiz. “Pavyon” projesi de buna güzel bir örnek diye düşünüyorum. Gerçekten bir pavyona girdiğiniz zaman ışıltılı ve coşkun bir atmosferle karşılaşabilirsiniz, ama konu hayatlar ve hikâyeler ise işte orada karanlık bir dehliz başlar. Keder ve zorlama neşe, cinsellik ve bedensel yıkım bir araya gelir ve o çaresizlik konuşmaya başlar. “Pavyon” projemizde eğlenceli ve coşkun bu pavyon atmosferlerinin altında bir kazı yaptık, seyirciye de gün ışığına çıkan bu zor hayatların bir fotoğrafını izletmeye çalıştık.

- Bu ekip nasıl bir araya geldi? Sizi bu projede buluşturan şey belirli bir metin ya da fikir mi, yoksa yıllara yayılan ortak üretim pratiğiniz ve paylaştığınız hafıza mı?
Kerem Pilavcı: “Monologlar Müzesi” aslında 10 yıldır kendi içinde büyüyen bir yapı. Bu süreçte sadece oyun üretmedik, aynı zamanda bir dil, bir refleks, bir çalışma biçimi de kurduk. O yüzden bu projede bir araya gelen ekip, yeni kurulmuş bir kadrodan çok, yıllardır birlikte düşünen ve üreten bir ailenin devamı gibi. Yazar ve oyuncu arkadaşlarla uzun zamandır süren bir yolculuğumuz var. Birbirimizin neyi nasıl söyleyeceğini, nerede zorlayacağını artık biliyoruz. Bu da böyle parçalı ve çok katmanlı bir metinde büyük bir güven alanı sağlıyor. Bu sebeple bizi buluşturan şey tek bir detaydan ziyade, bu ortak hafıza diyebilirim. O yüzden de yan yana yürüyen insanların, bir başka hikâyede yeniden buluşması oldu.
“Tek bir vicdanın yankısı gibi duyulması”
- Beş ayrı oda kendi ritmini ve duygusunu kurarken, bu parçalı yapının dağılmadan bir bütün olarak kalmasını nasıl sağladınız? Hikâyeleri ortak bir merkezde buluşturma sürecinde en büyük kırılma ya da zorluk neydi?
Kerem Pilavcı: En çok şu meseleyle boğuştuk: Parçalanmış bir yapının dağılmadan kalabilmesi. Beş ayrı oda, beş ayrı ritim mevcut ve her biri kendi içinde tamamlanmış bir dünya kuruyor. Ama dikkat etmemiz gerek mesele şuydu. O dünyalar birbirinden kopuk kalırsa, oyun bir bütün olmaktan çıkar. Bir diğer zorlayıcı mesele de tondu. Arabesk, mizah, trajedi… Bunların her biri dozunda olmalı, birbirini bastırmamalıydı. O yüzden dengede kalmasına dikkat ettik. Ve tabii en kritik şey, her hikâyenin aynı merkeze bağlı kalması. O merkez de o uğursuz gece ve o geceye dair suskunluk. Farklı seslerin bir kakofoniye dönüşmeden, tek bir vicdanın yankısı gibi duyulması büyük önem taşıyordu.
- Seyirciyle kurduğunuz interaktif yapı prova ve sahneleme sürecinde nasıl sürprizler doğurdu? Gerçeklikle iç içe geçen anlarda sizi en çok şaşırtan ya da gülümseten deneyimler nelerdi? Bu etkileşimin sınırlarını çizerken en çok neyle karşılaştınız?
Kerem Pilavcı: Bu işte en sevdiğim şeylerden biri de seyircinin oyunun içine gerçekten dahil olması ve bazen bizim bile beklemediğimiz tepkiler vermesi. Mesela Burhan karakteri oyunun sonunda odasına gelen “alacaklılara” dönüp, “Hadi şimdi gidin” diyor. Biz bunu tabii oyun içi bir replik olarak kurduk ama birkaç temsilde seyircilerden bunu ciddiye alıp gerçekten kalkıp gitmeye yeltenenler oldu. O an hem şaşırıyoruz hem de içten içe çok hoşumuza gidiyor; çünkü oyun gerçekten gerçeklikle karışıyor. Bir de yine Burhan’ın odasında “Cingöz Ayşe” diye bir seyirci seçiliyor. Bir temsilde seçilen seyircinin gerçekten adı Ayşe çıkmış. Seyirci haliyle bir anda donup kalmış, nerden ismini biliyor diye. Sevda’nın odasında da bir temsilde bir seyirci, masada duran peçetelerden birine istek şarkı yazmış. Oyunun dünyasına kendi küçük hikâyesini bırakmış gibi, çok zarif bir temas anıydı. Tabii bu iş interaktif olunca her şey her zaman bu kadar dengede kalamayabiliyor. Bazen seyirci kendini kaptırıp oyuncularla gereğinden fazla konuşmaya başlıyor, hatta sahneye müdahale etmeye çalışıyor. Dozunda olduğunda çok kıymetli, oyunu besleyen bir şey ama abartıldığında oyuncu için zorlayıcı bir hale gelebiliyor. Aslında bu tür sürprizler bize şunu hatırlatıyor. “Pavyon” her akşam yeniden kuruluyor. Ve seyirci sadece izleyen değil, o anın gerçek bir parçası oluyor.
- Oyunda icra edilen (söylenen ya da fona düşen) arabesk şarkılar, hayatta kalmanın araçlarından birine dönüşüyor. Bu da bana Uğur Küçükkaplan’ın (Ayrıntı Yayınları) “Arabesk-Toplumsal ve Müzikal Bir Analiz” kitabındaki şu cümleyi hatırlattı: “Arabesk bir şehir müziğidir.” Oyunda müziğin bu işlevi, arabesk kültürle nasıl bir ilişki kuruyor?
Kerem Pilavcı: Arabesk gerçekten bir şehir müziği. Ama sadece şehrin değil, şehrin kenarında kalanın, tutunamayanın, sıkışanın da sesi. Biz de oyunda müziği tam bu yüzden bir hayatta kalma biçimi olarak kullandık. Çünkü bu karakterler konuşamadıkları yerde şarkıya sığınıyor. Söyleyemediklerini, utanıp sustuklarını, bastırdıklarını, arabesk dile getiriyor. Birinin söylediği bir şarkı, aslında onun itiraf edemediği bir duygunun açığa çıkması gibi çalışıyor. Arabeskin kendisinde çok güçlü bir çelişki var. Hem kadercilik hem isyan aynı anda var. “Boyun eğiyorum” derken aslında “bak, ne yaşadım” diye haykırıyor. Oyundaki karakterler de bir yandan kabulleniyor, bir yandan da içten içe direniyor. Şarkılar tam bu iki hâlin arasında bir yer açıyor.
“İnsan, gördüğü şeyle ne yapar?”
- Oyun sonrası zihnimde Michel Foucault’nun “panoptikon” metaforu yankılandı. Özellikle Burhan karakteri üzerinden kurulan kamera, gözetim ve iktidar ilişkisi, günümüz dijital denetim biçimlerini de çağrıştırıyor. “Pavyon”un bu panoptik yapısının politik bir tercih olduğunu düşünüyorum. Oyunun iskeletinde sürekli yankılanan temel soru da şu: “Herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak söylemediği yerde suç kime aittir?” Buradan hareketle, yaratım aşamasında sizin fonunuzda ya da zihninizde sürekli dönüp dolaşan neydi?
Kerem Pilavcı: Oyunda kimse sadece bakan değil; herkes aynı zamanda bakılan. Burhan’ın kurduğu o kamera düzeni bir gözetim sisteminden çok, birbirini sürekli tartan, ölçen, kollayan bir vicdan hâli gibi çalışıyor. Mesele sadece iktidarın gözetlemesi değil, gözetlenenin de o düzene nasıl razı olduğu. Burhan karakteri bu anlamda tek başına bir güç figürü değil. O sadece sistemi görünür kılıyor. Asıl mesele, o sistemin diğer karakterlerin davranışlarına nasıl sızdığı. Herkes biraz kendini sansürlüyor, biraz gördüğünü eksiltiyor, biraz da işine geldiği gibi hatırlıyor. Burhan’ın bir repliği var: “Göz en kaypak organ, görüp siliyor hemen. Ama kalp en harbisi. Unutmaz. Kalp unutmaz!” Bu cümle benim için çok belirleyiciydi. Çünkü göz gerçekten siliyor. İnsan gördüğünü çarpıtabilir, eksiltebilir, unutmuş gibi yapabilir. Ama kalp ya da diyelim vicdan, orası kaydetmeye devam ediyor. O yüzden oyundaki panoptik yapı sadece kameralarla kurulmuyor. Burhan’ın kameraları bir tarafı ama asıl kayıt, karakterlerin içinde tutuluyor. Sevda’nın bir kapı aralığından tanık olduğu an mesela. Hiçbir kayıt yok, hiçbir kamera yok. Ama o an, belki de oyundaki en güçlü görülme hâli. Çünkü o bilgi artık birinin içinde. Ve o iç, susarak da konuşuyor. Bu yüzden bizim için panoptikon şuna dönüştü: İnsan, gördüğü şeyle ne yapar? Onu unutur mu, yok sayar mı, yoksa içinde taşımaya devam mı eder?
- Oyunda en sevdiğiniz bölüm ya da replik hangisi? Sizi bu kadar etkilemesinin nedeni nedir?
Kerem Pilavcı: Açıkçası tek bir bölüm ya da replik söylemek zor. Çünkü bu oyun baştan sona kolektif bir inşa. Çok değerli yazar ve oyuncu arkadaşlarla birlikte, uzun bir yolculuk içinde şekillendi. Herkes kendi karakterine, kendi meselesine, kendi yarasına bir şey koydu. O yüzden metnin her yerinde insana dokunan, bir yerden yakalayan cümleler var. Bu yüzden ben daha çok şöyle bakıyorum. Bu oyunda en sevdiğim replikten ziyade, en çok kime ve neresi değiyor meselesi önemli. Çünkü seyirci de bu yapının bir parçası. Herkes kendi yaşanmışlığından, kendi suskunluklarından, kendi tanıklıklarından yola çıkarak başka bir cümlede duruyor. Birinin yanından geçtiği replik, başka birinin kalbine çarpıyor. “Pavyon” herkese kendi hakikatiyle temas edebileceği bir alan açıyor. Yine de cevap vermem gerekirse şunu söylerim. Bu oyunda en sevdiğim replik, o akşam seyircinin içinde en çok yankı bulan replik!
- Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyundaki karakterlerle aynı ortamlardan tanışıyor ve hayat hikâyelerini de bir şekilde biliyorsunuz. Bir vakit de aynı masalarda kelama düşüyorsunuz; onlara tek bir cümle söyleme imkânınız olsa, bu ne olurdu?
Kerem Pilavcı: “Susmak da bir tercih ama bu gece anlatın. İnsanı bazen en çok susmak yorar.”
- Son zamanlarda sizi etkileyen ya da iyi gelen performans, oyun, film, albüm / şarkı, sergi, kitap veyahut bir fotoğraf karesinden neler var; paylaşırsanız bizler de nasiplenelim isterim?
Kerem Pilavcı: Müzik tarafında hep arabeske dönüyorum bu aralar! Arabesk müziği hep dinlerdim ama “Pavyon”dan sonra başka bir kulakla dinlemeye başladım. Kimin hikâyesi konuşuyor diye dinliyorum artık. Başucumda bu ara Brit Bennett’in (İthaki Yay., Arzu Altınanıt çev.) “Kayıp Yarım”ı var. Çok sade ama sarsıcı bir yerden ilerliyor. Sinners’ın sonunda suda geçen sahneyi belki onlarca defa izledim. O etkileyici sahneden bir replikle bitireyim: “Dünya, hayvan ve Tanrı biziz. Kadın ve erkeğiz. Sen ve ben her şeye bağlıyız.”
Ahmet Sami Özbudak: Çok güzel ve sıra dışı üretimlerle karşı karşıyayız. Bu ara Sait Faik Abasıyanık öykülerine takmış vaziyettim, adeta bir yazarlık okulu. Claire Keegan’ın, (Jaguar Kitap, Behlül Dündar çev.) “Emanet Çocuk”, Özlem Yılmaz’ın (Everest Yay.) “Divan Cadısı” ve Ahmet Altan’ın (Everest Yay.) “O Yıl,” çok sevdiğim kitaplar arasında. Tiyatro oyunu olarak “A Yüzü, B Yüzü” ve “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunlarını önerebilirim.
- Gelecek günlerde tiyatro veya kültür -sanat rotanızda bizleri neler bekliyor?
Ahmet Sami Özbudak: Bir sürü projeyle hemhâlim ama hangileri sahnede olacak bilmiyorum. Ama sonbaharda çıkacak “Hiran” isimli romanım için çok heyecanlı olduğumu belirtmeliyim.
Kerem Pilavcı: Gelecek sezon için beni en çok heyecanlandıran işlerden biri yazmış olduğum “Portakallı Kurabiye” adlı metin. Tomtom Mahallesi’nde, oldukça yakın temas kurabileceğimiz bir mekânda sahnelemeyi planlıyorum. İki kişilik bir hikâye bu. Yine dramaturg Sinem Öztürk’le birlikte çalıştık. Bu metnin çıkış noktası da aslında oldukça net: “Doğruyu Söylemek” (Parrhesia). Hikâyeyi şu cümle etrafında şekillendirdim: Tanrı’nın olmadığı yerde insan doğruyu söylemeye mecburdur… “Monologlar Müzesi” bu sezon 10. yılını kutluyor. Bu bizim için sadece beraber geçirilmiş bir zaman değil; bir ısrarın, bir inancın, birlikte üretme hâlinin karşılığı. On yıldır aynı yerden bakmaya çalışıyoruz; insana, hikâyeye ve hakikate. Ve sanırım en çok da şunu öğrendik. Evet kolay değil ama mümkün. Yeter ki vazgeçmeyelim. O yüzden bundan sonrası için söyleyebileceğim en net şey şu; inatla üretmeye devam edeceğiz. Yeni metinler, yeni mekânlar, yeni karşılaşmalar arayacağız. Paylaşım çoğaldıkça anlam çoğalıyor. Biz de o çoğalmanın peşindeyiz. Bu yolda bizi yalnız bırakmayan seyircimize şükranlarımızı sunuyoruz.
Oyun künyesi
Proje Tasarım / Yönetmen: Kerem Pilavcı
Dramaturg: Sinem Öztürk
Yazarlar: Ahmet Sami Özbudak, Oya Denizyaran, Şenay Tanrıvermiş, Kerem Pilavcı
Yardımcı Yönetmen: Selenay Yıldırım
Sahne Tasarım: Hande Göksan
Kostüm Tasarım: Rüzgâr Alsabeyit
Oyuncular: Erkan Akbulut, Tuğçe Tanış, Pınar Yıldırım, Burcu Halaçoğlu, Tuğçe Şahin, Eda Akel
Süre: 100 dk.








