İSTANBUL (Medyascope) – Işıl Öz’ün yazar ve iletişim uzmanı Ümit Alan’la gerçekleştirdiği söyleşide, dijital çağda gazetecilikten reklamcılığa, sosyal medyadan yapay zekâya uzanan dönüşüm masaya yatırılıyor. Alan, algoritmaların içerik üreticilerini görünmez bir baskı altında tuttuğunu, reklamcılığın veri odaklı “Math Men” dönemine evrildiğini ve sosyal medyanın insanları bağlamsız bir tüketim döngüsüne hapsettiğini söylüyor. “Ne okuyacağını değil, neyi okumayacağını bilmenin” çağın en kritik becerisi olduğunu vurgulayan Alan, yapay zekânın ise insanlığı daha adil bir geleceğe de daha derin eşitsizliklere de sürükleyebilecek bir kırılma yarattığını anlatıyor.

Bilmiyorum kaç kişiye, “Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı” kitabını önermişimdir. Türkiye’ye gelişlerde İletişim Fakültelerinde okuyan gençlerle buluşma şansım da oldu zaman zaman ve kitaba göndermeler yaptım sıkça. Türkiye’nin basın tarihini “gazetecilik”ten çok, “gazetecilik yapmak için mücadele etmenin tarihi” olarak özetliyordun. Hukukun ve gazeteciliğin işlemediği yerde, cehaletle harmanlanan kötülüğü örgütlemenin ne kadar kolay olduğunu, basının yaşanan onca olayı nasıl manipüle ettiğini hatırlatıyordun. Türkiye basınının çok dönemde halkın yanında olmadığını, bazı gazetecilerin nasıl da halkla ilişkiler çalışmasına gönüllü yazıldığını ifade ediyordun. Yıl 2026, artık kurumlardan bahsetmek bile zor sanki. Sosyal medya ve senin de çokça ele aldığın akışkan içerikler çağındayız malum. Sade vatandaş yayıncılığa oynuyor, gazeteciler, yazarlar birer içerik üreticisiyse artık, içerik de artık bir ürün, peki reklamcı neye dönüşüyor?
Burada aslında en dramatik pozisyonda olan reklamcı. Çünkü önceden reklam, içeriğin bir yan ürünüydü yani bir şey izlerdiniz, reklam kuşağı başlardı ve maruz kalırdınız ya da aldığınız basılı gazete-derginin bazı sayfalarında reklam olurdu. Artık bu devir sona erdi. “Skip ad” çağındayız malum. Bu sorunun cevabını içeren uzunca bir analiz yazısı yazmıştım Aposto’da. Oradan özetle aklımda kalan şu: Mad Men dizisinden hatırladığımız reklamcılar, programatik reklamcılık çağında bir Math Men’e dönüşüyorlar. Yani reklam ajansları, ajanslıktan istifa ederek veri odaklı birer tedarikçiye dönüşüyor. Bu tedarikçiliğin içinde teknoloji satmak da var, medya envanteri pazarlamak da var. Bu kurumsal tarafta gerçekleşen tabii. Birey olarak reklamcılar üretken yapay zekâ karşısında bir varolma savaşı veriyorlar. Ajans işlerinin yüzde 15’inin makineler tarafından ele geçirildiğine ilişkin bir Forrester Raporu okumuştum örneğin. Yaratıcı tarafta ise reklamcılar aslında bir içerik üreticisine doğru evriliyor. Reklammış gibi gelmeyen reklamlar üretmek nicedir reklamcının işi. Bir kısmı da influencer oluyor maalesef.
Bir yazında da, algoritmanın içerik üretenleri tetikte hissettirdiğinden bahsetmiştin, tümden çıldırmasın millet!
Tümden çıldırmamak zor ama mücadeleye devam. Bu olguyu “semt bizim, ev kira” başlıklı bir yazıda işlemiştim. Platformlar giderek zalim ev ya da dükkan sahibi gibi davranıyor. Buna karşı kitlemizi platformlardan kendi mecralarımıza taşımayı düşünmek şart. İçerik üreticilerinin yüzde 96’sı yıllık 100 bin doların altında gelir elde ediyor. Bu ciddi bir eşitsizlik işareti ve beraberinde bir soru getiriyor: “Bu kadar insan bu kadar üretimi kimin hayrına yapıyor?”
Yeniden küçük topluluklara dönüş vardı sanki, WhatsApp lise ağları filan… Tutmadı mı?
Kapalı ve niş topluluklara dönüş trendi var evet. Buna karşı YouTube Communities diye yeni bir özellik duyurmuştu. TikTok kendi içinde Patreon tarzı bir model kurdu. Çünkü iki taraf da yorgun. İçerik üreticileri deliler gibi içerik üretip görünür olamamaktan, algoritma değişikliklerinden ve nice emekle inşa ettikleri kitlelerine erişememekten yorgun. Tüketiciler ise seçenek bolluğundan AI slop denilen çöp içeriklerden ve algoritmalar yüzünden arkadaşlarını görememekten yorgun. Bu iki yorgunluğun kesişimi küçük toplulukları gündeme getiriyor ister istemez. Bunun nedeni de açık sosyal medya platformlarının sosyal kısmı aşındı sadece medya kısmı ayakta. O da geleneksel televizyona dönüştü hani nasıl bir program akışı olurdu ve biz izlerdik. Aynı şekilde önümüzde bir akış var ama kontrolümüz az. Yeni medya gelenekselleşirken, daha küçük topluluklara dayanan yepyeni medya araçları yükselecektir diye düşünüyorum.
“Yapmacık zeka”
Cemal Tunçdemir, internet ve sosyal medyanın bize sıkça ‘okuma illüzyonu’ yaşattığından bahsetmişti bir yazısında. “Sosyal medyanın sığlığından ibaret hale gelinirse birer ‘yapmacık zeka’ya dönüşmemiz işten bile değil.” demişti. Katılır mısın?
Katılırım. Bu okuma ilüzyonu aslında sosyal medyadan önce de vardı. Arthur Schopenhauer’in bile bunu isyan edip şöyle bir laf ettiğini hatırlıyorum: “Okumama sanatı çok önemli bir sanattır (…) İyi kitapları okumanın önkoşulu kötü kitapları okumamaktır; hayat kısadır” Nietzsche’nin de benzer bir söylemi var. Okuma odası midemi bulandırıyor bile demiş. Bu yüzden okumama sanatında ustalaşmak da çağımızın başka bir gereği bana kalırsa. Ben çok güzel okurum, her bulduğumu okurum, deterjan şişelerinin arkasındaki yazıları bile okurum diye böbürlenmenin de bir alemi yok. Her bulduğunu okumak da pek iyi bir şey değil. Sosyal medya bu konuda haliyle çarpan etkisi yaratıyor. Bu yapmacıklaşma riskine karşı en güçlü panzehir yavaş medya tüketimi ve seçici okuma. Her şeyi anında bilmek, anında hakim olmak mecburiyetinde olmadığımızı anlamamız gerek. Bunun için de bağlamı kendi elimizde tutmalıyız. Sosyal medyanın anlık ve sığ akışında en büyük sorun bağlamı olmayan okuma ve bağlam çöküşü. Bağlamsız okumayı okumadan saymamak gerek.
Yine Cemal’den öğrendim, pazarlama şirketi Likehack’in derlediği verilere göre, ortalama bir sosyal medya kullanıcısı günde ortalama 54 bin kelime eden içerik okuyormuş. Yani, her birimiz, bir yandan ‘kitap okumaya hiç vakit bulamıyorum’ diye yakınırken, farkında olmadan, her gün, bir araya getirildiğinde orta halli bir roman oluşturacak büyüklükte içerik okuyoruz…
Bu gidişat elbette iyi değil ama insan orta ve uzun vadede bunun çözümünü bulacaktır diye düşünüyorum. Üretken yapay zekâ araçları tarafından üretilen içerik seli, ister istemez korkunç bir bolluk yaratacak ve bu konuda dibi göreceğiz. Dibi bir kere gördükten sonra kürasyon ve seçici içerik yeniden önem kazanacak. Fakat geçiş dönemi sancılı olacaktır. Çünkü unutmayalım ki sosyal medya platformları, okumayı değil etkileşimi maksimize etmek için tasarlandı. Burada ürettiklerimiz de tükettiklerimiz de buna bağlı. Bu da kullanıcıları, sistemin neyi ödüllendirdiğini (beğeni, paylaşım, etkileşim gibi) hızla öğrenmeye zorluyor. Bir süre sonra bireyler, kendi özgün düşüncelerinden ziyade platformun dilini konuşmaya başlıyor. Eğer sadece bu geri bildirim döngüsüyle beslenirsek, zihnimiz tıpkı bir veri seti gibi sadece popüler olanı tekrar eden, derinlikten yoksun bir yapıya bürünebilir.
“Sosyal medya için üretmiyorum, ürettiklerimi sosyal medyada paylaşıyorum”
Kendi düşüncelerini oluşturmaya vakit ayırabildiğin yazılarından belli. Sosyal medyayı da bilinçli kullandığını düşünüyorum. “Ne okuyorsan osun” çok mu yüklenmiş bir yorum olur?
Etkileşim döngüsünden uzaklaşmak bu konuda en kritik kararım oldu. Uzun zamandır sosyal medya için bir şey yapmıyorum. Anlık siyasi gündemden kaçabildiğim kadar kaçıyorum. Kaçtığım yerde kendi gündemimi yaratarak, kendi gerçek dertlerimi arayarak üretmeye devam ediyorum. Bu sırada ürettiklerimi paylaşmak için sosyal medyayı araçsallaştırıyorum. Şunun altını çizmem gerek: Sosyal medya için üretmiyorum artık. Dışarıda ürettiklerimi sosyal medyada paylaşıyorum. Bu ikisi arasında büyük bir fark var bana kalırsa. Böyle olunca haliyle tek beslenme kaynağım da sosyal medya olmuyor. Ancak gözlemlemek ve bağlamı kaybetmemek için de bu mecralarda bolca vakit geçirmem gerekiyor. Pandemiden sonra evden çalışmaya başladım, bir yandan çok rahat oldu ama bir yandan da zorunlu sosyalleşmeler yaşayamadığım için sokaktan uzaklaşıyorum diye düşünüyorum. Kendi açımdan en büyük sorun bu. Çünkü ben okuma kavramı içine sokağı okumayı, diğer insanları okumayı, dijital meydanı okumayı ve elbette kitapları okumayı da dahil ediyorum. Bu ayaklardan biri bile eksik olsa insan eksiliyor.
İnsan okuduklarından çok neyi okuyacağını seçme yetisi kazandığı zaman gerçekten okuyor oluyor. “Çocuklara bol bol kitap okuyun, ne okursanız okuyun” diyenleri de oldukça sığ buluyorum. Bildiğimiz anlamda okumak hayatı algılamanın tek yolu değil. Hayatında hiç kitap okumamasına rağmen bilgeleşmiş insanlar tanıyorum, çok okuduğu halde geriye gidenleri de. “Seçici cehalet” kavramı günümüzde kritik. Neyi okumayacağını bilmek, seçenekleri azaltmak, hangi konularda hiçbir şey bilmeyeceğini tercih etmek yeni beceri setleri bence. Bu kadar çok seçeneğin olduğu yerde insanın neleri eleyeceğini bilmesi kritik. Yoksa alıklaşır, kaybolur gideriz. O kadar çok seçenek var ki, insan neyi okumayacağını ya da izlemeyeceğini seçerek var olabilir ancak böyle bir dünyada. Bir de Umberto Eco’nun Antikütüphane fikri var biliyorsun. Okunmuş kitaplardan çok okunmamış kitaplardan oluşan bir kütüphaneye sahip olmayı ve gerektiğinde okumak için en doğru kitapları seçebilme yetisini kastediyor. İşte bunda ustalaşırsak, yeni dünyada çok güçlü oluruz. Sadeleşmeden yanayım. Sorunun cevabı bence şöyle: Neyi okumayacağını, neyi izlemeyeceğini biliyorsan güçlüsün bu devirde. Okudukların da yanına kâr kalır.
“Bir altyapı teknolojisiyle karşı karşıyayız”
Yapay zekaya girmek bile istemiyorum, son söz sende…
Bu aralar haliyle en çok yapay zeka hakkında yazıyor ve bir yerlere yapay zeka konuşmak için çağrılıyorum. Bu da yeni şeylere olan merakımdan kaynaklanıyor. Her şeyin çok başındayız bence. Bir şeyler hype yani furya zamanlarında iyi anlaşılmayabilir. Distopyanın da hayranlığın da ötesinde düşünmeyi becerebilmeliyiz bu konuda. Böyle dönemlerde dolandırıcılık da üfürükçülük de zirve yapıyor. Yapay zekâ ile ilgili her gelişmeyi sakin bir mesafeden izleyip üzerine düşünüyor ve yazıyorum. Bazı konularda yanılabilirim, bazı konularda haklı çıkabilirim zaman gösterecek. Bu konuda iyimser olduğum bile söylenebilir. Zaten iyimser olmasam ne olacak. Bir altyapı teknolojisiyle karşı karşıyayız. Elektrik icat edilip yaygınlaştığında, insanların evlerinde çeşmelerinden su akabileceğini keşfettiklerinde, internet ilk hayatımıza girdiğinde neler olduysa ne nasıl olduysa bu da öyle olacak. Önce yavaş yavaş, sonra birdenbire bütün hayatımızda yer alacak. İnsanlık buradan daha az çalışacağı, daha adil bölüşebileceği, hep birlikte zenginleşebileceği bir projeyle de çıkabilir her şeyi daha da beter hale getireceği bir eşitsizlik teknolojisine de dönüşebilir bu.
Birkaç hafta önce Sam Altman’ın neredeyse sosyalist bir manifestosu üzerine yazmıştım. Ne kadar samimi ve gerçekçi tartışılır ama görülen köy kılavuz istemiyor: Geleceğin dünyasında insanlar daha az çalışarak var olabilir, ama bunun için paylaşım meselesinin baştan ele alınması lazım. Şu anki dünyada da sorunlu olan oydu zaten. Ancak emeğin maliyetinin sıfıra yaklaştığı yerde bu çok daha büyük bir sorun. Çok karamsar değilim, birkaç kez yazmıştım bu iyimserliğim üzerine. Onu muhafaza etmeye çalışıyorum.








