Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı Türkçede yazılmış ilk roman kabul edilir. 1871’de tefrika edilen roman, kitap olarak ise dört sene sonra basıldı. Oysa, Vartan Paşa’nın gene Türkçe ama Ermeni harfleriyle yazılmış olan Akabi Hikâyesi ondan tam yirmidört sene önce yayımlanmıştı. Dolayısıyla, ilk romanın hangisi olduğu hâlâ biraz tartışmalıysa da ilk romancının kim olduğu bu tartışmalardan münezzehtir. İlk romancımız Ahmet Midhat Efendi’dir. Zira, diğer isimler bir, en fazla üç ürün vermişken Ahmet Midhat Efendi, Prof. Nüket Esen’in saptamasına göre, otuzbeş roman yazmıştır.
Selim İleri de Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu’na Ahmet Midhat Efendi’nin Hasan Mellah’ıyla başlıyor. Ahmet Midhat, Hasan Mellah’ın önsözünde Monte Cristo’dan etkilendiğini yazar. Selim İleri şöyle diyor: “Ahmet Midhat Efendi’nin ille özgün olmak gibi bir kaygısı yok. Roman sanatının yetkin örneklerine saygısı uçsuz bucaksız. Batı’dan öğrendiklerini bize anlatmak istiyor, ama yaşadığı toprakların talepleri, gereksinmeleri çerçevesinde.”

Birçok ilkin peşinden koşan Ahmet Midhat, Türkçede natüralist roman olmadığını fark edince bu kez Zola’ya öykünen bir “tabii roman” yazmaya karar verir -“tabii”, yani “doğal”, yani “natüralist”. Müşahedat’ın içine bir karakter olarak da giren Ahmet Midhat Efendi, okuyucusuna Türkçedeki ilk “tabii romanı” okumakta olduğunu ısrarla hatırlatır. O günün tefrika geleneğinin bir sonucu, romanlar birer kitap olarak yazılmaz, gazetelerde tefrika edilirdi, o yüzden de sık sık tekrarlar, hatırlatmalar görülür.
Selim İleri, Ahmet Midhat Efendi’nin ilk yerli natüralist romanı yazma çabasına biraz farklı yaklaşır: “Yazarı, natüralist romana yerli bir örnek verme amacıyla yazdığını belirtmiş; ama romanın gözlemleri natüralizmle pek uyum içinde değil. Tam tersine, Ahmet Midhat bütün bütün kendine özgü, belki de kurgusu, yapısı bakımından ‘biricik’ bir roman kaleme getirmiş.”
Görüleceği üzere, Müşahedat’ın ilk natüralist roman sayılıp sayılamayacağı da biraz tartışmalıdır. Tartışmalı olmayan tek şeyse, Müşahedat’ın “boza”nın göründüğü ilk romanımız oluşudur. Romanı okuyunca Ahmet Midhat Efendi’nin bozayı çok sevdiği anlaşılır.
Boza, bizi doğrudan suriçi İstanbul’a götürür. Bozanın esas yeri Vefa’dır, Vefa’da bir ara sokak, karşısında leblebi kavrulur. Biz Kadıköy tarafında oturduğumuz için suriçine pek yolumuz düşmezdi, gidip de Vefa’dan boza almazdık. Ama boza, kış akşamlarının çok sevilen içeceklerinden biriydi. Hepimiz tarçın serperdik. Anneannem üstüne mutlaka leblebi de koyardı. Annemse bozayı kaşıkla içerdi.
Boza insanın ayağına gelir. Marketlerdeki şişelenmiş bozaları kastetmiyorum. Onları da alırdık, almazdık diyemem ama o bozalar fazla tatlı olur. Gerçek bozasever, bozasını şişelenmemiş almayı tercih eder. O boza biraz daha ekşi olur.

Kış akşamının sessizliğini birden bozacının uzun seslenişleri bölerdi. Derhal cama çıkar, bozacıyı çağırırsın. Evden bir sürahi ayarlanır, bozacı güğümüyle gelir… Hazırlıksız yakalandıysan, yani evde tarçın ve leblebi yoksa, bozayı sade içmek durumunda kalırsın.
Kadıköy’de açık Vefa bozası olurdu. Moda’nın meşhur dondurmacısı Ali Usta satardı. Bozayı oradan alırdık. Dondurmacı Ali’nin dondurması gibi bozası da çok güzeldir.
Bizim ailede boza sevmeyen kimse yoktu. Ama en çok seven galiba annemdi. Annem çocukken Vefa’da boza içmeye gitmişler. Dedem, anneannem, dayım, belki teyzem… Annem bozasını içmiş, sonra yalvar yakar bir bardak daha istemiş, dedem tamam demiş, sonra bir daha istemiş, dedem yine tamam demiş, bakmış ki annemin duracağı yok, annem de arka arkaya devirip duruyor, hiçbir şey dememiş, işte annem üst üste dört-beş bardak içmiş. Hesabı ödeyip kalkacaklarken, annem, “baba,” demiş dedeme, “benim galiba biraz midem bulanıyor.” Dedemin böyle anlarda mizah gücü çok yükselirdi. Anneme dönmüş, “kızım az içtin,” demiş, “bir bardak daha içseydin bastırırdı!”
Ne zaman boza eşliğinde biraraya gelsek dedemin anneme verdiği cevap anlatılırdı. Dedem vefat ettikten sonra bozanın çağrıştırdığı mutlu anıların üstüne de bir kürek toprak atılmış oldu.
Ben hiç içmedim ama anneannem eskiden boza da yaparmış. Tarifi şöyle: Akşamdan ıslatılan bulguru lapa haline gelinceye kadar iyice bir kaynatılacak. O lapa kaşıkla ezilerek tel süzgeçten geçirilecek. İçine şeker ilave edilecek -pek tabii ki göz kararı. Bir buçuk bardak boza dökülecek ki mayalasın. Kaynar suyla biraz sulandırılacak. Sonra kapağını kapatıp, havlularla da sarıp radyatöre yakın bir yere konacak. Arada bir açıp karıştırılacak. İki gün sonra içmeye hazır.
Büyüdükçe ben de bardağa kendi usulümce boza koymaya başladım. Bardağın yarısı dolunca durup tarçın serpiyorum, varsa leblebi de koyuyorum. Kalan yarıyı doldurduktan sonra gene tarçın ekliyorum. Böylece, tarçın sadece tepede kalmayıp son yudumlara kadar bozaya eşlik ediyor. Ama boza konusundaki en büyük başarım bu değil. Nihan’ı da bozaya alıştırdım, böylece tek kişlilik boza akşamlarım sona erdi.
Bozanın Türk edebiyatındaki yolculuğu ise hiç kesilmedi. En son, Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ında başrole bile yükseldi.
Bozayı iki mevsim özlersin, ama sonbahar yaprakları düşmeye başladı mı bozacının bir akşam alacasında sokağından bağırarak geçeceğini bilerek beklemeye koyulursun. İstanbul’a kış, bozayla birlikte gelir.





