Biz Bahariye’deyken amcam da -gerçi aslında, babamın amcası ama babam tek çocuk olduğu için ben hep amca derdim- Moda’da otururdu. Amcam Galatasaray Lisesi mezunu ama koyu Fenerli, o yüzden de lisedeki lakabı Fare’ymiş, Fare İlhan. Sadece liseli de değildi amcam, Galatasaray’ın Divan Kurulu üyesiydi, her seçimde gider, liseli aday kimse ona oy verirdi. Akıcı Fransızca konuşamayan bir Galatasaray Başkanını onun muhayyilesi alamazdı.
Amcamın büyük bir televizyonu ve her zaman maçları veren bir dekoderi olurdu. Cine5, TeleOn, Digiturk… Maçlar hangi kanala geçerse amcam ertesi gün aboneliğini alırdı. O yüzden de ben Fenerbahçe maçlarını izlemeye amcama giderdim. 6-0’lık meşhur maçı da yine birlikte izlemiştik.
Ortaokulun sonlarına doğru amcam bana maç izlerken bir bira içme hakkı vermişti. Bira dediğim de küçük bir Miller. Ama benim için büyük bir şeydi; kendimi büyümüş hissederdim. Liseye girdiğimde -amcam gibi Galatasaraylı değildim ama ona komşu Beyoğlu Anadolu Lisesi’ni kazanmıştım- bira istihkakım devrede bir biraya yükseldi. Artık ikinci yarı başlarken ben de yeni biramı açıp içebiliyordum. Dolayısıyla, birayı belli bir düzen içinde ilk kez amcamda maç izlerken içtiğimi söyleyebilirim.
Lise sonda içki kültürümü artırmaya karar verdim. Planım da şuydu: Haftalıklarımı biriktireceğim, sonra gidip bir yerde ne olduğunu bilmediğim, pahalı bir içki içeceğim. Zaten bizim okulun bahçesi yok, doğrudan İstiklal Caddesi’ne çıkıyoruz. Kendime orada bir yer bulacağım, bütçemin elverdiği en pahalı içkiyi ısmarlayacağım.
Epey bir kararlılıkla okuldan çıktım, başladım cadde boyunca yürümeye. İstiklal’in izbe, karanlık barları beni hiç cezbetmedi, cezbedenlere de yaşım tutmadığı için almıyorlar. Böyle böyle, Taksim meydanına geldim. Gözüm The Marmara’yı kesti, orası ne de olsa bir otel ve almamazlık edemezler, diye düşündüm, içeri girdim. Lobiye oturdum. İçki menüsünü karıştırmaya başladım. Derken bir garson geldi. Biraz çekinerek, “bir Martini istiyorum,” dedim.
“Rosso mu, bianco mu?”

Martini’yi seçmemin temel sebebi, cebimdeki paranın bir kadehine yetmesiydi. Üstelik, havalıydı. Ama ne Martini’nin nasıl bir şey olduğunu biliyordum ne de rosso ile bianco arasındaki farktan haberdardım. Ama soruya cevap verememek, o tedirginlik, benden kimlik istenmesine, yani bana içki satılmamasına yol açabilirdi.
“Rosso,” deyiverdim, sebebini bilmeden.
Ve, birkaç dakika sonra ilk büyük içkimi yudumlarken buldum kendimi. Okul çıkışından sonra, demek akşamüstü saatleri, The Marmara’nın lobisinde bir kadeh Martini rosso. Bir yandan da kitap okuyorum. İçki bitmesin diye de olabildiğince yavaş içiyorum. Ama ne kadarlık içki olacak içinde; ayrıca, buz eridikçe de tadı bozuluyor, iyiden iyiye suya dönüşüyor. İçtim bitti.
Bir ay kadar sonra, parayı yeniden denkleştirebildiğimde soluğu doğrudan The Marmara’da aldım. Aynı yere oturdum. Garson geldi.
“Bir Martini lütfen,” dedim. “Bianco.”
İçkim geldi. İlk kez içkilerin tadını mukayese edebilecek olmanın heyecanıyla ilk yudumu aldım. Hem roman okuyorum hem Martini içiyorum. Gözüme biri ilişti. Benim oturduğum yer “U” şeklindeydi ve ben kollardan birinin kesiştiği yerde oturuyordum. Gelip koltuğun en uç tarafına oturdu. Bana baktığını fark ettim. Ben yaşlardaydı, tavırlarından ve giyim kuşamından eşcinsel olduğu belliydi.
Kitap okumaya çalışıyorum ama kelimeler havada uçuşuyor, bir türlü yoğunlaşamıyorum, içkiyi de unuttum çünkü o çocuk sürekli bana yaklaşıyordu. Bir aşamada, artık neredeyse epey yakınlaşmıştık, kitabı kapayıp “söyle,” dedim, “çünkü böyle olmayacak.” Mahcup, çekingen, ürkek bir çocuktu. Bense Martini içiyordum. Mahcubiyeti ve ürkekliği yüzüne vurdu.
“Söyleyemem,” dedi, “müsaade ederseniz yazabilirim.”
Tamam, dedim. Kadehin yanında duran peçeteyi aldı ve cebinden çıkardığı kalemle bir şeyler yazmaya başladı. Sonra peçeteyi bana uzattı.
“Buralarda bildiğim güzel bir hamam var,” diye yazmıştı. “Sizinle birlikte gitmek isterim.”
İlk defa böyle bir teklifle karşılaşıyordum. Hiç hamama gitmemiştim; hiç kimse de beni hamama davet etmemişti. Gelemeyeceğimi söylediğimde rahatsızlık verdiği için özür diledi, olanca mahcubiyetiyle adım adım uzaklaştı, sonra da kayboldu.
İkinci aperitif günümden geriye, reddedilen bir hamam teklifiyle sulanmış bir Martini bianco kaldı.





