Masada Kalanlar (21): Ben sana “Konak yapamazsın” demedim, “Ekmek yapamazsın” dedim

Annemin şu âna kadar uzaya gidememiş olmasının yegâne sebebi, herhangi birinin, tercihen de bir erkeğin, alakasız bir anda ona, “bence bir kadın uzaya gidemez, hele sen kesinlikle gidemezsin,” dememiş olmasıdır. Çok şükür, böyle bir münasebet yoksununa tesadüf etmedik henüz. Zira, annem, böyle bir durumda, meydan muharebesine hazırlanan bir general gibi vakar içinde kendi kendine şu soruyu sorar: “Ne kadar zor olabilir ki?”

Bu soruyu sorduktan sonrası annem için sadece zaman meselesidir. Mimar Sinan’da İstatistik okurken Matematik de bitirip çift anadal yapmak da böyledir, birbirine doladığı çarşafları kalorifer peteğine bağlayıp Moda’nın ortasında güpegündüz evden kaçmak da, ne bileyim İstanbul trafiğinde rahatça araba kullanmak da, cep telefonundan önce ev telefonunun kablosunu yüz küsur metre uzatıp karşı apartmandaki komşuya telefonla gitmek de, ellisinde dilini hiç bilmediği bir ülkeye yerleşip orada kısa sürede oturum izni alıp bir hayat kurmak da… Hatta, şimdi aklıma geldi, özel kasalarda muhafaza edilen çinileri görmek de…

Ben sana "Ekmek yapamazsın" dedim | Masada Kalanlar (21)
Ben sana “Ekmek yapamazsın” dedim | Masada Kalanlar (21)

Seneler önce bir gün annem, teyzemle birlikte Kapadokya’ya gittiydi. Nereden duyduysa, orada özel çini koleksiyonları olduğunu öğrenmiş ve gezinin bir bölümünde bu birbirinden değerli çinileri görmeye karar vermiş. Tabii tam bu esnada iki soru çıkıyor karşımıza: Bir, bu çinileri annemle teyzeme kim, neden göstersin? Ve iki -bu sadece annem için: Çinileri görmek ne kadar zor olabilir ki?

Annem evvela bir araca ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Ama araba istemiyor, pratik değil. Motosikletleri görüyor. Hayatında daha önce motosiklet kullanmamış ama bir bakıyor, işte iki tekerlekli, motorlu, vitesli, basit bir cihaz. Motosiklet kullanmak, diyor içinden, ne kadar zor olabilir ki? Giriyor dükkândan içeri. Ehliyet soruyorlar, tabii ehliyet de yok. Ama artık o kadar gelmiş, almadan çıkmayacak, bir şekilde adamı ikna edip motosikleti alıyor. Bunlar iki kız kardeş düşüyorlar yola.

Böylece, planın ikinci faslına geçiyorlar. Annem teyzeme turist olduklarını söylüyor. Olur da birinin yolu oralara düşmüştür diye kimsenin bilemeyeceği bir dil düşünüyor ve teyzeme Danimarka’dan çinileri görmeye geldiklerini ve Dancadan başka dil konuşamadıklarını tembihliyor. Annemin hesaplayamadığı tek şey, teyzemin Danca konusunda aşırı yeteneksiz çıkması. Teyzem nedense Dancanın “ha” hecesinden ibaret olduğuna inanmış. Anneme sürekli çeşitli vurgularla arka arkaya sıraladığı “haha”larla konuşuyor. Bazen de bu “ha”ların arasına Türkçe kelimeler yerleştirerek “ha abla ha ha çini ha ha çık ha” gibi cümleler kuruyor. Annem ifşa olup yaka paça atılacaklarından korkup “ha sus ha” dese de teyzemin Dancada çenesi düşmesin mi, konuştukça konuşuyor. Meğer teyzem Dancada çok konuşkan bir kadınmış, seneler önce hepimiz gibi o da bu özelliğini Kapadokya’da öğrendi.

Türkiye’de esnaf, Türkçeyi bağırarak ve heceleri uzatarak konuştuğunda bunun evrensel bir yabancı dile dönüştüğünden emindir. Duvar mı diyecek mesela, duuu-vaaarrr diye bağırdığında ister Jamaikalı ol ister Danimarkalı, anlamaman imkânsızdır. Çiniciler de bu Danimarkalı iki kız kardeşe pahalı çini satacaklar diye bağıra bağıra konuşuyor, tabii aralarında da sürekli bunlara laf atıyorlar. Annem öfkelense de ses etmiyor ama teyzem derhal “ha”lamaya başlıyor: “Ha abla ha bu ha hayvan ha.”

Günün sonunda annem Danimarkalı olduğu ve Dancadan başka dil bilmediği için neredeyse hiç kimseyle muhatap olmadan ve sadece “tamam, para, daha çok” gibi kelimeleri kullanarak bütün kapıları açtırıyor, kasalardan çıkarttırdığı çinileri uzun uzun inceliyor. Gerektiğinde teyzeme Danca olarak bu eserleri Danimarka’ya nasıl götüreceklerini ve nerede sergileyeceklerini anlatıyor. Çini almadılar ama fena olmayan bir çini bilgisiyle İstanbul’a döndüler.

Annemin bu tılsımlı soruyu sormadığı tek yer mutfaktır. Bamya mı temizlenecek, barbunya mı ayıklanacak, pirzola mı pişirilecek… Annem asla ve kat’a “ne kadar zor olabilir ki?” diye sormaz.

Annem, babamla evli olduğu günlerde bir âdet geliştirmiş. Anneme göre son derece rasyonel olan bu âdeti annemden başka tuhaf bulmayan kimseye ben rastlamadım. Şimdi annem yemek yapıyor. Bakıyor, son anda eksik bir şey var. Babam yolda, işten dönüyor, cep telefonu denen âlet de henüz hayatımıza girmediğinden ulaşması mümkün değil. Şöyle bir formül bulmuş: Devasa bir kartonun üstüne kocaman harflerle ihtiyaç duyduğu malzemeleri yazıyor. Bir gün “2 limon”, ertesi hafta “bir ekmek, yarım kilo patates”, daha sonra “turşu al”. Ne yazık ki -yoksa pek tabii ki mi demeli?- bu rasyonalite karşıya geçmediği için… Neyse, kapatalım bu konuyu.

Geçenlerde, annemin, İtalya’da “ekmek kursuna” yazıldığını öğrendim. Annem ve “ekmek yapmak”… İşte bu gerçekten çok zor olabilir. Telaffuzu bile ürpertici. Ayrıca, anneme ekmek yapmayı öğretecek hoca için bunun kesinlikle bir imtihan olduğunu düşünüyorum. “İmtihan dünyası”… İtalyancası varsa anlayacaktır, bu saatten sonra imanını kuvvetlendirmeye baksın, karşılığını misliyle alacak.

Eşzamanlı olarak, annem, Toscana ya da Piemonte köylerinde üç otuz paraya eski bir konak alıp onu elden geçirerek emeklilik günlerinde zeytinliğin içindeki konağında yaşamak istediğini de söyledi. Endişelendim. Annem mutfaktaki becerisini bugüne kadar hep özel hayatıyla sınırlı tutmuştu, anlaşılan şimdilerde büyük bir meydan okumaya karar vermiş. Eğer ekmek hocası delirip kolluk kuvvetlerini harekete geçirmez de annem deport edilmeden hayatını İtalya’da idame ettirmeyi başarırsa, belki ekmek yapamaz, ama görürsünüz, birkaç seneye kalmaz, Toscana’daki konağında misafirlerine çini bilgisini anlatmaya koyulur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş