Masada Kalanlar (23): Sekiz saatte pişen maydanozlu taze fasulye

Annemin yemeklerle kurduğu tek taraflı çıkara dayalı ilişki, mesela sebzelerin konuşabildiği bir başka evrende eziyet, sömürü ve işkencenin en zalim versiyonu olarak dilden dile anlatılabilirdi. Annemin gözünde bir yiyecek onun mide gurultusunu bastırdığı ve vitaminiyle, mineraliyle, şuyuyla buyuyla sağlık verdiği ölçüde mukaddestir. Lezzetliymiş değilmiş, pişmiş pişmemiş; bunlar anneme göre tali konulardır, üstünde durmaya, oyalanmaya değmez. Bir sebzeye baktığında köle tüccarı gibi onu nasıl sömürebileceğini ve içinde sağlıklı ne varsa kendi bünyesine nasıl transfer edebileceğini düşünür.

Oysa, poşetler karışsa da aynı sebzeler ya da etler anneannemin mutfağına düşseler, domateslerin mutluluktan daha bir kızardığını, enginarların her bir gözeneğinden yaşam fışkırdığını, fesleğenlerin daha güzel kokmak için işvelendiğini, bir-iki gün sırasını bekleyen marulun bir aşüfte gibi açılıp saçıldığını görürsünüz. Tencerenin ya da fırının kapağını araladığınızda etlerin huzurla size baktığını ve sessizce teşekkür ettiğini duyumsarsınız. Pirzolası kızarmış tavuk adeta kanatlanıp anneannemin yanağına gagasıyla bir öpücük kondurmayı beklemektedir.

Benim çocukluğum ve gençliğim bu iki mutfak arasında geçti. Şimdi anlıyorum ki, anneminkiler bağışıklığı güçlendirmeyi hedefleyen küçük çaplı birer deneydi; anneanneminkilerse ziyafet. Birinde dayanlıklı olman, bir şekilde hayatta kalman gerekiyordu, diğerinde sofradan çatlamadan kalkabilmek marifetti. Sadece birine muhatap kalsaydım hayatım bugünkünden kesinlikle farklı olurdu.

Varsayalım, soğuk bir kış günündeyiz, öğle saatleri. Annem şöyle bir düşünür ve bu soğuklarda bir sebze çorbasının besleyici olacağına karar verir. Şimdi anlatacağım kısım yaşanmış bir hikâye: Markete giden annem alışverişe başlar, iki domates, bir çarliston biber, bir küçük soğan alır, derken gözüne taze fasulye çarpar, e tabii fasulyenin de kendi çapında vitamini falan var, çorbanın besin değerini yükseltecek ya, “en iyisi şundan da alayım,” der ve üç adet alır. Fakat tartı böyle bir şeye alışık olmadığından üstüne konan üç adet fasulyeyi algılamaz. Annem vazgeçmez, elindeki üç taze fasulyeyi bu kez kasiyere uzatır, şunlar da var, der. Kasiyer bir anneme bakar, bir uzattığı fasulyelere. Sonra annem bir küçük soğan koyar kasiyerin önüne, iki de domates… Gördüğü çoban azığının ne olduğunu idrak edemeyen zavallı kasiyer, “abla,” der bir umutla, “sen ne yapacaksın?” Zavallı bilmiyor tabii başına gelecekleri. Annem ona bu mevsimde içilecek sebze çorbasının ne kadar besleyici olduğunu anlatmaya başlayınca “domatesi tartayım ben yeterli,” demiş, “biberle fasulyeler de benden olsun, belli ki çok besleyici olacak.”

Fasulyenin annemle imtihanı çorbayla sınırlı değil elbette. Herhalde uzunca bir süredir yemediğini fark edince annem taze fasulye pişirmeye karar vermiş. İşte fasulye almış, bu kez üç beş adet değil, adamakıllı fasulyeyle dönmüş eve. Oturmuş temizlemiş -en azından iddiası bu yönde. Sadece fasulyenin kendisinin yeterince vitamin içermediğini düşündüğü için buzdolabını yoklamaya karar vermiş. Bizim buzdolabının içi hep bir âlemdir. Orada olmasını asla beklemeyeceğiniz birçok şeyin mevcut olduğunu görebilir ama her buzdolabında yer alan birçok şeyin yokluğuyla karşılaşabilirsiniz. Dahası, bir de mutlaka ölüler ve ölmeye yatanlar vardır. Mesela bir raf, hakkın rahmetine geçen hafta kavuşan ama hâlâ gömülmediği için aralarında bulunan kabağa ağıt yakıyordur. Altta unutulup bir tarafından kusmaya başlamış geçkin bir kavun, kimse ilişmediği için özünü tamamen akıtmıştır. Yarısı siyahlaşmış talihsiz biberler ölümün kaçınılmazlığı karşısında çaresizce olacakları beklemektedir.

Sekiz saatte pişen fasulye
Masada Kalanlar (23): Sekiz saatte pişen maydanozlu taze fasulye

Neyse, buzdolabından o gün maydanoz çıkmış. Annem bu maydanozu eline almış, ama bunda can ne gezer, bir gözü toprakta olan, yenilme ümidini kimbilir kaç zaman önce yitirmiş, bahtsız bir demet maydanoz. Annem bu maydanozun salataya konamayacağına kanaat getirmiş ama atmak da içinden gelmemiş, fasulyeye bakmış, sonra bir daha maydanoza, bunun içinde hâlâ vitamin vardır, diye geçirmiş içinden. Tencerenin dibine maydanozu döşemiş, fasulyeyi maydanozların üstünde pişirmeye karar vermiş. Maydanozlu fasulye olur mu hiç, demeyin, anneme göre, maydanozun vitaminleriyle daha da besleyici olan bir fasulye yemeği oluyor çünkü bu.

Anneannemden kulağına çalınan bir “mum ateşi” var. Tencere yemeği mum ateşinde pişerse çok lezzetli olur, diye bir bilgi. Annemin vur deyince öldürmek gibi bir huyu vardır, tencerenin altını o kadar kısıkta açıyor ki pasta mumu ondan kuvvetlidir. Derken, olacak olan oluyor ve annem fasulyeyi ocakta unutuyor. Bir saat, iki saat.. Evden çıkıyor, geri geliyor… Beş saat, altı saat… Ne zaman ki acıkıyor, “eyvah,” diyor, “ocakta fasulye vardı!” Koşuyor gidiyor mutfağa, tencerenin kapağını açıyor, fasulyelerin hâlâ iyi durumda olduğunu görüp rahatlıyor. Saate bakıyor sonra, sekiz saat olmuş ocağa koyalı. Anneme göre, tandırdan uzun sürede, sekiz saatte pişen maydanozlu fasulye hem çok lezzetli hem de çok besleyici olmuş.

Gene de bu lezzet şöleninden mahrum kaldığım için kendimi şanslı addediyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş