Masada Kalanlar (25): Tarihi eserli yazlığımızda pişen koruklu bamya

Okullar kapandı mı, dedemin Opel’ine atlar, İzmir’e giderdik. İzmir dediğim, Özdere’deki yazlığa. İki bahçeli bir yazlığımız vardı, bir aydan fazla kalır, denize girer, oyunlar oynardım.

Matrak bir şey, evimizde bir de “tarihi eser” vardı, alt bahçenin girişinde dururdu. Şaka değil, adı da “tarihi eser”di, kazılırken mi çıkmış ne, öyle duruyordu orada. Bir basamak büyüklüğünde, kare, işlemelerle bezeli bir taştı diye kalmış aklımda.

Merdivenden alt bahçeye inerken son basamağın ucunda dururdu. Sıcakta yorulan üstüne oturup dinlenirdi. Ev satılırken “tarihi eser” de gitti tabii. Kim bilir ne oldu gördüğüm ilk tarihi esere, bizden bilinçli birilerinin onu yok olmaktan kurtardığını umuyorum.

Masada Kalanlar (25): Tarihi eserli yazlığımızda pişen koruklu bamya
Masada Kalanlar (25): Tarihi eserli yazlığımızda pişen koruklu bamya

Dedem uçuşu olmadıkça soluğu yazlıkta alırdı. Birlikte denize gider, saatlerce suda çeşitli oyunlar oynardık. Oyun dediğim de, şimdi fark ettiğime göre bende bilinç bayağı geriden geliyor, bir nevi köpek oyunuydu.

Dedem şapkasını frizbi gibi uçurur, ben de en hızlı kulaçlarımla yakalayıp getirir, sonra şapkanın yeniden fırlatılmasını beklerdim, gurur duyarak anlatılacak bir oyun değil gibi.

Dedemle denize giden yol

Dedemle denize yürüdüğümüz yolun üstündeki ağaçlardan mutlaka bir şeyler koparıp yerdik. Yaz sonu güzel incirler olurdu, irilerinden birkaç tane alır, soymayı pek de beceremeden büyük birer lokmada mideye indirirdik.

Denizde evvela yapış yapış elimizi yıkar, yüzmeye sonra başlardık. Yine yolumuzun üstünde insanı mest eden rayihasını sokağa cömertçe salan hanımelleri vardı. Bir bal arısı gibi hanımellerinden birkaç çiçek koparır, çıkan bir yudum balını emerdik. Bazen de asmaya bakar, gözümüze güzel gözüken bir salkım üzümü alırdık. Bu üzüm salkımını çiltim çiltim bölüşerek denize yürürdük.

Ama yol üstü yiyeceklerinin en güzeli sanırım asmadan kopardığımız kıl inceliğindeki filizi kollardı. Bunlar yenmez, kemirilir, mayhoş tadı için ağızda tutulurdu. Ağzımdaki filizle küçük çaplı bir Red Kit olduğumu hissederdim.

Gene bizim yazlıktaki evde hep koruk olurdu. Anneannem asmalara bakar, “korukluk” dediği üzümleri toplardı. Toplanan korukluk üzümleri havanda döver, sonra da sıkardı. Yalnız bu koruk, ham üzümden elde edildiği için mevsimin bir aşamasına kadar olur, üzümler olgunlaşmaya başlayınca koruk da biterdi.

Ben koruk ekşisini çok severim. İnsan korukla ekşilendirilmiş bir yaz salatasını yemeye doyamaz. Ama koruğun en yakıştığı yemek bamyadır. İçine limon değil de koruk ekşisi konan bamya muhteşem olur.

“Koruklu bamya” için bamyanın küçüğü makbuldur. Anneannemin çocukluğunda, Aydın’da, “manikürlü bamya” diye satılırmış, o yüzden anneannem için o bamya hâlâ manikürlüdür. Koruk ekşisiyle pişen manikürlü bamyaya tavuk eti de çok yakışır. Hem daha tombul hem de uzun olan kılıç bamya ise zeytinyağlıya uygundur.

Kılıç bamyanın kızartması da şahane olur. Anneannem nedense hiç bamya kızartmazdı, bunun nefasetini evlendikten sonra öğrendim, izdivacın kerametlerinden.

Senelerdir ne koruklu bamya yedim ne de asmanın filizini çiğnedim. Bunlar benim için hep Özdere’dir, Özdere’deki yazlıktan dedemle denize yürüyüşlerimizdir. Denizde saatlerce debelendikten sonra akşamüstü saatlerinde kurt açlığıyla eve dönüşlerimiz, iki çocuk gibi nefes almadan anneannemin önümüze koyduğu patates kızartmasına ya da çingene pilavına dadanışlarımızdır.

Çeşme, sadece bir avuç İzmirlinin geldiği bir sayfiye kasabasıydı. Dedemin çok vizyoner bir insan olduğu sonradan anlaşılan yeğeni oradan bir yazlık alınca hepimizi yavaştan Çeşmeli yaptı. Dedemin yeğenin aldığı yazlık ev, Alaçatı’yla Ilıca arasındaydı. Bir sene geçti geçmedi, yandaki evi de dedemler aldı. Böylece, biz de Özdere faslını kapatıp Alaçatı’ya taşındık.

Masada Kalanlar (25): Tarihi eserli yazlığımızda pişen koruklu bamya

Sanki bütün Türkiye bu hamleyi bekliyormuşçasına birkaç sene içinde Alaçatı hücumu başladı. Her yaz, yeni sokakların açıldığına, yeni evlerin yapıldığına şahit olduk. Ildırı’da lokma hep yeniyordu da, Çeşme Marina’ymış, Alaçatı Port’muş, bunlar hakgetire. Alaçatı’nın göbeğinde Tuval adlı bir restoran vardı.

Çok meşhurdu. Dedemler Özdere’den taşınmaya karar verip Alaçatı’da yazlık bakarlarken buraya geliyorlar. Anneannem, oradaki sıra sıra taş evleri gösterip, “Bunları mı alsak?” diyor, “Birinde biz otururuz, diğerlerini de çocuklara alırız”. Dedem bir taş evlere bir anneanneme bakıyor, sonra dönüp bir de yandaki korkunç kokan ahıra bakıyor, “Doğru düzgün bir ev alalım” diyor. İşte o “doğru düzgün evden” çıkıp Alaçatı sokaklarına gidince istesek hepsini üç otuz paraya alabileceğimiz şimdiyse her biri milyon dolarla ölçülen taş evlerin yanından geçiyor ve kadın sözü dinlemenin ne kadar önemli olduğunu mütemadiyen içimden sayıklıyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş