Masada Kalanlar (15): Selim İleri’yle yemek anıları (IV)

Sıracevizler’de Lale apartmanının dördüncü katı. İlk ne zaman geldim hatırlamam mümkün değil, ama sonra çok kez, bu evde, saatler-saatler geçirdik birlikte.

Selim İleri’nin daktilosunun, kitaplarının, ilaçlarının, burun damlasının ve daha birçok şeyin yer aldığı karmakarışık bir yazı masası vardı ve hep tonet iskemlesinde otururdu. İki berjerin biri, uzak köşede olan yani, yazı masası gibi kitaplarla dolu olur, masanın arkasındakinde de misafiri otururdu. Salonun koridora açılan duvarları Ömer Uluç’un, Balkan Naci’nin, Tülay Tura’nın, Zeki Faik İzer’in tablolarıyla süslüyken bizim oturduğumuz tarafta sadece üç tane Aliye Berger gravürü asılıydı.

Masada Kalanlar (15): Selim İleri’yle yemek anıları (IV)

Yazları arka balkonda otururduk. Arka balkon, Şişli apartmanları arasında bir yeşilliğe açılırdı. Bu balkon ve saklı bahçe daha sonra romanların birinde de kendine yer buldu.

Şimdi, aslında saatlerce bu evin detaylarına dair konuşabilirim, arkeolojik kazılardan çıkan Urartu parçalarından kütüphaneye, tablolardan aile yadigârı antika eşyalara kadar ama bunlar bir romanın konusu, bu yazının değil, üstelik beni üzüyor, o yüzden bütün bu anıları bir kenara bırakıp sofraya oturalım istiyorum.

Evde nadiren rakı içilirdi, viski ya da votka, genellikle de J&B ya da Smirnoff, daha önce söylemiştim, viski mutlaka “sarı” olacak, “kırmızı” viskiyi içmezdi. Ayrıca, Selim Bey, sade votkanın içine çeşitli meyveler atıp kendi votkasını da yapardı. Bir gün, Kadıköy çarşısından getirdiğim vişnelerden votka yaptık. Bu votkaların en büyük keyfi, şişe bittiğinde bütün alkolü emen meyveleri yemektir. Selim Bey’in bir de rengi siyaha çalan kış votkası vardı. Onun içinde top karabiberler, limon kabuğu ve defne yaprağı olurdu.

Selim Bey’in evinde ocak yoktu, dolayısıyla, pek yemek pişmezdi. Bir tek elektrikli bir ocak vardı, ne pişerse orada pişerdi. Hatta çok uzun bir süre evde buzdolabı haricinde beyazeşya da yoktu; ne çamaşır makinesi ne bulaşık makinesi.

Bu tek göz elektrikli ocakta bir sefer sosis pişirmeye karar verdi. Güzel bir sosis almış, onu pişirecek, yanına da hardallı, mayonezli, limonlu bir sos. Sosu yapma görevini bana verdi, işte o anlattı ben de iyi bir çırak olarak dediklerini harfiyen yerine getirdim ama ne olduysa oldu, bir feryat etti, ardından bir figan, ben sosun başında şaşkaloz gibi kalakaldım.

“Sosisler patladı,” dedi, “bunlar artık yenmez.”

Sosisin nasıl patlamış olabileceğini anlamadığım için bir de ben bakayım dedim ama ortada bırakın patlayanı çatlayan bir şey yok, üstelik canım sosisler beni yiyin dercesine bakıyor ama Selim Bey’in sıtkı sıyrıldı bir kere, nefretle bakıyor “patlak sosislere”. Benim içim gidiyor, üstelik sosu da hazırlamışım, neye benzediğini bilmiyorum ama işte yiyebilirsek öğreneceğim. Şöyle yaklaştı, bir daha baktı, yok, olacak gibi değil.

“Patlak bunlar, patlattık sosisleri. Yenir mi hiç bunlar?”

Ben ne diyeyim şimdi, yenir, desem, diyemem, ama gönlümden geçen o, yenmez desem kaldırıp atacak hepsini çöpe.

“Ben bir bakayım,” dedim, “belki birkaç tane patlamayan buluruz.”

Sonra hemen laboratuvarcı gibi sosislere eğildim, güya bir-iki tane “patlamamış sosis” buldum, onları yedim, galiba bir tane de Selim Bey yedi, ama bizim sosis faslı da böylece sona erdi, döktük çöpe. O günün hatırası, Destan Gönüller’in imzasında: “Sevgili Bilgehan’a, şişman sosis müsebbibi!” Göreceğiniz üzere, bütün sorumluluk benim üzerime kaldı, tarihe de öyle geçti. Şimdi uzun uzun anlatsam, bana sadece sosla meşgul olma görevi verildiğini söylesem ne değişir? Hiç. Araştırmacılar ileride bu birinci el kaynaklara bakıp benim ne menem bir insan olduğumu, sosisleri şişmanlatıp yenmez hale getirdiğimi “işte belge, işte delil” diyerek yazacaklar.

Selim Bey’de sıcak yemek olmazdı, soğuk mezeler yerdik, bir de “buhar kepçesinde” pişen zeytinyağlılar. Hepsi aynı şekilde yapılırdı; tencerenin dibine biraz su, üstüne buhar kepçesi, pırasa, kereviz, enginar, brokoli ya da hangi sebze pişirilecekse o. Buharda pişen sebze bir kâsede soğumaya bırakılır. Belli bir serinliğe ulaştığında zeytinyağında bekletilir. Nihayet, sarımsak doğranır, limon sıkılır ve yerken tuz serpilir.

Söğüş havuç, salatalık, domates ve turptan birkaçı yazı masasındaki yerini alır, üzerlerine hep tuz serpilmek kaydıyla -tuzu da bir süre acı biberliydi. Kırmızı biberli yeşil zeytin, en azından biri gravyer, emmental ya da camembert gibi ithal birkaç çeşit peynir, turşu, baton sucuk, kışsa pastırma, mevsiminde taze sarımsak, eğer Tuşba’ya gittiyse mücver, yaprak sarma veya topik. İnmeden sonra avokado salatası eklendi -galiba, Altın Hanım alıştırdı.

Masada Kalanlar
Masada Kalanlar (15): Selim İleri’yle yemek anıları (IV)

Selim Bey’in evinde mutlaka birkaç çeşit turşu bulunurdu: Bir kere, kendi kurduğu salatalık turşuları olurdu. Onları çok severdi. Kırmızı soğan, mor lahana, bamya ve sarımsak turşuları da yenirdi.

O gün şayet erken geleceksem, viskinin yanında yemek için tuzlu leblebi alırdım. Tuzlu leblebiyi, bir de soyulmuş Antep fıstığını çok severdi.

O akşam neler yenecekse önceden hazırlanıp küçük tabaklara konur ve buzdolabına yerleştirilirdi. Onları oradan alıp sofraya getirmekse pek tabii ki benim görevimdi. İçki servisini de ben yapardım.

Eşsiz bir sofraydı. Tıpkı Selim Bey gibi…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş