Baharla birlikte Koço mevsimi açılır. Bizim Moda’daki Koço, dünyanın tek ayazmalı meyhanesidir. Koço’ya daha önce gelmemiş birinin evvela ayazmaya gidip bir mum yakması tavsiye edilir.
Koço, benim gibi bir Kadıköylünün hayatının değişmez parçalarındandır. Kadıköy’de daha güzel meyhaneler var mıdır, vardır; hele bu yakınlarda çok güzel yerler de açıldı ama Koço başkadır. Hele ilkbaharda Koço bambaşkadır.
Müdavimleri Koço’nun avlusundaki büyük çınarı bilir. Selim Bey’in masası o çınarın solunda, denize en uzak duvar dibindeydi. Baharın gelişiyle birlikte biz de Koço’ya gitmeye başlardık. Koço’yu arayıp rezervasyon yaptırmak benim görevimdi. Bir seferinde ben aramayı unuttum, gitmeden birkaç saat önce aklıma geldi, aradım, dediler ki, “yer yok, tamamen doluyuz.” Başımdan aşağı kaynar sular dökülürken “ama,” dedim, “Selim İleri,” dedim… Telefondaki adam birine “Selim Hoca gelecekmiş,” dedi, “masasında kim oturuyor?” Duyamadığım bir cevap geldi. “Arayın, iptal edin. Bir karışıklık olduğu için özür dileyin.” Sonra bana döndü, “Hocayı akşam bekliyoruz” dedi.
Selim İleri’nin hayatındaki ikinci Koço faslı inmenin ardından başlar. İlk inmenin etkisi nispeten çabuk geçti, yürüteçle yürüyor olsa da inmenin bıraktığı araz tek başına yaşamasına engel değildi. Derken, korona salgını zamanlarıydı, ikinci inme indi. Aylarca hastanede kaldı. Çam Sakura’da, sonra Gebze’de. Selim Bey’in içkiyi ve sigarayı bırakışı bu ikinci inmeden sonra oldu.
Bir gün, ben Selim Bey’e eve gitmiştim. İki parmağıyla işaret ederek çok çok az bir votka içip bana eşlik edeceğini söyledi. Onca badireden ve hastalıktan sonra yeniden karşılıklı kadeh tokuşturduk. Bazen içkiden değil sevinçten sarhoş olur insan.
“Çok çok az votka”, zamanla yerini “çok az votka”ya, sonra “az votka”ya, sonra eski düzene bıraktı. Ve, biz hemen her hafta Koço’da buluşmaya başladık yeniden. Koço’yu bir nevi mesken tutmuştu, benim evimle Koço arası yürüyerek beş dakika falan olduğu için sık sık gidiyordum, buluşuyorduk. Röportajlarını Koço’da veriyor, kitaplara Koço’da çalışıyor, her akşam Koço’da birilerini ağırlıyordu. Eskiye nazaran en büyük fark, oturduğumuz masalar olmuştu. Çınarın yanındaki o masada oturmuyorduk artık.
Akşamlar Artık Serin’i yazmayı bitirmiştim ama henüz adı yoktu. Spiralli dosyayı “son okuma” için verecektim. Selim Bey, kutlamayı bana yakın olduğu için Koço’da yapmayı önermişti. Her zamanki yerimizde, heyecan içinde, ilk romanımın metnini verdim. Birlikte okuduk. Galiba o gece ya da devrisi, Selim Bey bir mesaj çekti: “Romanın adını buldum: Akşamlar Artık Serin.” Öyle de kaldı.
Nihan’la da Koço’da tanıştılar. Uzun bir yemek yedik, üçümüz. Sonra birlikte çok yemekler yedik. Gerçi, ne kadar “çok” deyip dursam da “çok” değil, azlık çokluk izafidir ama Selim İleri gibi biriyle yemek yemenin çoku olmaz hiç. Bir gün, bu ihtimal sona erdiğinde, daha iyi idrak ediyor insan.

Selim Bey pancarı çok severdi. Koço’da da pancarın iki türlü mezesi olur. Biri kendisi, diğeri de pancar sapı. İkisi de mutlaka olacak. Büyük bir yeşil salata, peynir, fava, patlıcan salatası, lakerda sabitti ama kuru domates olurdu, bazen yağına tuz, pulbiber ve kekik serpilmiş siyah zeytin… Selim Bey zeytinin “midevi” olduğunu söylerdi. Koço’nun ara sıcakları hayli meşhurdur: puf böreği, kaşar pane, yaprak ciğer, patates kroket, kabak kızartması… Ciğer yemezdik. Kabak kızartmasıysa olmazsa olmazdı. Genellikle iki kere söylenirdi. Yoğurdu sarımsaklı.
Koço’ya ilk gidişimizde, yani bütün bu inmelerden falan çok önce, Selim Bey’den Koço’ya dair hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Bu bilgiye ondan başka sahip olan kimseye de rastlamadım. Selim Bey’in dediğine göre, Koço’nun köftesi meşhurdu. Hardalla yenirdi. Biz de köfte ısmarladık. Hardal da istedik. Sonra, hardallı köfteleri yedik.
Karidesi söğüş severdi, birkaç kere de menüde olmadığı halde aşçıyı çağırtıp karides kokteyl yaptırmıştı. Kalamar binde bir gelirdi. Midye yediğimizi ise hiç hatırlamıyorum.
Koço’nun tatlısı parfedir. Parfe yemeden kesinlikle kalkmazdık. Selim Bey’in parfesinin üstünde bol çikolata sosu olurdu, benimkiyse sadeye yakın. Şekersiz Türk kahvesi, rakının son kadehi, parfe… Koço’da akşamlar bir roman gibi biterdi.







