Aslında ben anneannemin “İslam’ın şartı beş, altıncısı haddini bilmek” öğüdünü aklımın bir yerinde hep tutarım ama o gün nedense pervasızlığım üzerimdeydi, belki rakının etkisiydi belki Boğaz havası çarptı. Velhasıl, bende yalınkılıç bir cesaret, Selim İleri’nin karşısında Kuyucaklı Yusuf’a dair ileri geri konuşmak gafletine düştüm. Düştüm ama düşmemle birlikte gerçek dünyaya ışınlanmam da bir oldu, zira, Selim Bey bana öyle bir “Ahmak!” dedi ki, değil Arnavutköy, Kandilli sahilleri bile yankılandı.
Kuyucaklı Yusuf’u beğenmediğimi söylemem, üstelik bunu bir elimde rakı kadehi, epey şımarık bir tavırla ifade etmem Selim Bey’i çıldırtmıştı. Neyse, biraz sonra sakinleşti, ben de ertesi gün kitapçıya koşup Kürk Mantolu Madonna’yla İçimizdeki Şeytan’ı aldım. Selim Bey haklıydı. İnsana bazen böyle şoklar iyi gelir.

Selim İleri’yle onbeş sene boyunca hemen her hafta yemeğe gittik. İlk başlarda gittiğimiz yer Arnavutköy’deki Vira Vira’ydı -gerçi, Selim Bey, Arnavutköy değil, Arnavutköyü derdi. Saat altı gibi buluşur, en erken onbirde kalkardık sofradan. Ama geceyarısını devirdiğimiz günler de olurdu, saat ikiye doğru, bütün masalar toplanmıştır. Sadece uzakta bir garson ve bizim masada soyulmuş Antep fıstıklarının kabuk kırıntılarının olduğu boş bir tabakla yarısı içki dolu kadehler kalmıştır.
Selim Bey, bazen beni erken çağırırdı: “Dört gibi gelebilir misin? Öncesinde biraz çalışalım.”
Bir yığın daktilo sayfasıyla gelirdi. Selim Bey’in iki daktilosu vardı; biri siyahtı, en son TRT 2’deki programının dekorunda kullanılıyordu, sonra ne oldu bilmiyorum. Diğeri, hardal rengiydi, markası Corona. O daktiloyu bana emanet etti; salonda duruyor.
Selim Bey’le yayımlanmadan önce Mel’un’u satır satır okuduğumuzu çok iyi hatırlıyorum. Okuyup tartışmalar saatler sürer, genellikle yeşil mürekkepli kalemle notlar alırdı. Bir kelime italik olacaksa altı çizilecek, dışa bakan iki parantez “ara açma” demek, eğer bir tashih kaldıysa yuvarlak içine alınacak sonra bir çizgi çekilerek doğrusu yazılacak. Eğer düzeltilmediyse o kelimenin imlası öyle bırakılacak.
Kitaba çalıştığımız akşamüstlerinde viski içerdik. Viski, yanında da söğüş salatalık, havuç, mevsime göre turp. Selim Bey’in tuhaf bir viski alışkanlığı vardı, “kırmızı viski” içmezdi. Onun viskisinin ille sarı olması gerekirdi. O yüzden de genellikle J&B içerdi. Buzdolabında ve lavabo dolabında mutlaka birkaç şişe J&B olurdu. Hatta bir seferinde, bir tanıdığı, bir şişe Jura hediye etmişti de “kırmızı viski” diye onu bana bırakmıştı. O şişeyi ben içtim, Selim Bey’in bardağına ise hep J&B doldurdum.
Selim Bey, viskiyi dışarda kadehle içerdi. Ama evde viski ölçüsünü hesap ettiği bir “kahve yanı su bardağı” vardı. İlk boğuma kadar viski koyar, üstüne su ilave ederdi. Yazları bazen bir de buz atardı.
Vira’da Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu’na da günlerce çalıştığımızı hatırlıyorum. Bu fikri tartıştığımız akşamlar, sonra listeler, yazılar, alıntılar… O senelerde, Selim Bey’in bütün kitaplarını yayımlanmadan okudum ben. Ben Ki Sultan Murad Han Gazi diye bir roman vardı sonra, IV. Murad, o kitap hiç yayımlanmadı. O romandaki bölümleri başka bir romanında kullandı.
Vira’nın alametifarikalarından biri bamya turşusuydu. Bamya turşusuna beni alıştıran Vira oldu. Yazlar hariç, masaya oturur oturmaz bamya turşusu ikram ederlerdi. Sonra, meze faslı başlardı. Bir kere, masada köz patlıcan olurdu. Beyaz peynir, yoğurtlu semizotu, söğüş karides, büyücek bir salata, tekmilli fava… Onu çok seven, gördü mü gelen bir kedi vardı. Bir parça peynir de “kedicik için” alır, masanın altında kediyi beslerdi. Ara sıcak pek olmazdı, nadiren paçanga ya da muska böreği. Balıklardansa favorisi dil şişti. Bol soğanlı dil şiş söylenirdi. Ben bazen lüfer yerdim, Selim Bey’inse bana eşlik ettiğini hiç hatırlamıyorum.
Yemekte rakı içilirdi. Ama sonra, Selim Bey, rakıyı bırakıp votka içmeye başladı. Onun votka içtiği akşamlarda ben de votka içerdim. Onun votkası sıradan değildi, tantanalıydı. Evvela şişede ya da uzun bardakta votka gelecek. Yanında yarım bardak taze sıkılmış limon suyu ile bir şişe de madensuyu olacak. Boş bir viski kadehine Selim Bey onları istediği ölçüde karıştıracak. Ben arada kendime hâlâ Selim Bey usulü votka hazırlarım.

Sadece kitaplara çalışmazdık. Vira’da senaryolara da çalıştık. Ne yazık ki, o senaryoların hiçbiri filme çekilemedi. Bir akşam, ben aracılık etmiştim, yemekte Hale Soygazi de vardı. Selim İleri ile Hale Soygazi, Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nden seneler sonra biraraya gelmişti. Güzel bir akşamdı, Serra da vardı, Serra Kerimzade, Selim Bey’in senaryolarında birlikte çalışırlardı.
Bazen Selim Bey’in canı çekerdi, balık yerine makarna söylerdi. Personele çıkan makarnadan bize de getirirlerdi. Yandan lahmacun da söyleyebilirdi. Bazen omlet yaptırırdı. İspanyol omleti derdi, bol soğanlı. Vira’da ne istersek, getirirlerdi.
Kışın soğuk günlerinde, Vira’nın karşısındaki şarküteriden pastırma alınırdı. Selim Bey kendine alırken bana da alırdı. “İstiyor musun?” diye sormadı hiç, kendisine alırken bir küçük paket de bana verirdi.
Bazen midesi kötü olurdu. O zaman kaymak söylerdi. Bir kalıp kaymak getirirlerdi. Bir parça da ben tabağıma alırdım. Yemek esnasında sade kaymak da yerdik.
Selim İleri ile Vira Vira’da sayısız akşam geçirdik birlikte. Zaman geldi, bu kez benim romanımı orada çalıştık. Her biri eşsiz, unutulması asla mümkün olmayan akşamlar…






