Selim İleri ile Vira Vira ve Koço haricinde gittiğimiz meyhanelerden biri Asmalımescid’deki Yakup 2’ydi. Ama Yakup öldükten sonra Selim İleri’nin Yakup günleri de epey seyrekleşmişti; dolayısıyla, Yakup’ta çok zaman geçirmedik.
Malum, Yakup, yazar-çizer takımının uğrak yerlerinin başında gelir. İlkinde değilse de ikincisinde mutlaka tanıdık bir yüz görürsün, biriyle selamlaşırsın, biri masana oturur. Böyle günlerin birinde, bir selamlaşmanın ardından, Selim Bey’in gözyaşları eşliğinde, “Taciser’in [Ulaş Belge] olağanüstü çevirisi” diyerek Adsız Sansız Bir Jude’dan ezbere bir pasaj okuduğunu hatırlıyorum.

İnmeden… hayır hayır, bütün bu hastane fasılları falan bittikten ve yeni normallere hepimizi alıştırdıktan sonra, gitmekten en mutlu olduğumuz yer Yedikule’deki Safa Meyhanesiydi. Safa, Deniz Seki’nin Masal adlı şarkısının klibi sayesinde seneler sonra yeniden meşhur olmuştu. Duvarda Selim Bey’in eski bir köşe yazısı yer alıyordu. Bizi oraya götüren ise Selim Bey’in askerlikten arkadaşı Lütfü’ydü.
Safa, tıpkı Koço gibi, öyle bir kalemde geçilecek yerlerden değildir. Bir kere, İstanbul’un en eski meyhanesi olmakla övünür, haksız da sayılmaz, senelerdir aynı binada, kalitesini hiç bozmadan hizmet verir. Tabii, Safa deyince meyhanenin ortaklarından Sami’den de bahsetmem lazım. Sami gelir, masaya oturur, olanca içtenliği ve samimiyetiyle sohbete katılırdı. Safa’ya Sami’nin olduğu günlerde gitmek iyi olurdu; akşamın bir vakti, Sami çeker iskemlesini, masayı büyütürdü.
Vira Vira’da olsun, Koço’da olsun, Selim Bey’in özellikle tercih ettiği mezeler, yemekler vardı ama Safa’da yoktu, zira Sami’nin misafirperverliği ayrıdır, ne var ne yok masaya gelir. Selim Bey, eski İstanbul meyhanelerinin yemek düzeninin böyle olduğunu söyler, Safa’nın da o geleneğin en önemli temsilcisi, bugüne taşıyanı olduğunu anlatırdı. Çok çeşit olacak, azar azar gelecek.
Yoğurtlu ot kavurma ya da zeytinyağlı enginar, sonra enginar fava, bilumum patlıcan mezeleri, hatta taze fasulye. Sadece arpacık soğan ve sarımsaktan oluşan bir meze -adı galiba antibiyotikti. Selim Bey’in kronik bir yüksek tansiyon sorunu vardı. Doktora ya da hastaneye gitmez, kendini kötü hissettiğinde en fazla Sıracevizler’deki eczacısının önerdiği bir ilaç alırdı. Bu tansiyon illetinden mustarip olduğu bazı akşamlarda birkaç diş sarımsak yerdi -evde de mutlaka sarımsak turşusu olurdu. Selim Bey’in dediğine göre, “sarımsak tansiyonu dengeler; yükseği indirir, düşüğü çıkarır.” İşte o yüzden bazı mezelere özellikle sarımsak ilave ettirirdi.
Bazen Safa’ya ben erken giderdim. Maydanoz yatağında beyin gelirdi, biraz da Hatay usulü acı acur turşusu, yanında da bir şişe bira. Selim Bey’i beklerken beyin ve turşu yerdim. Selim Bey’inse beyin vs yediğini hiç görmedim.
Selim Bey’in votkayı bırakıp rakıya dönmesi de Safa’da oldu. Bir gün, Selim İleri’yi çok seven Beylerbeyi’nin sahipleri rakılarının ne kadar iyi olduğunu anlatıp içmeye ikna etmişler. Biz bu karşılaşmadan galiba bir ya da iki gün sonra Safa’ya gittik. Votka yerine rakı geldi masaya. Ne yalan söyleyeyim sevindim, çünkü uzun akşamlarda votka haricinde beş-altı şişe maden suyu içiyordu. Onun tansiyonu bozabileceğinden endişeleniyordum. Beylerbeyi’ni sevdiği için rakı içmeye başladı. Önceden Tekirdağ Altın Seri içerdik.
Safa’yı sadece birbirinden lezzetli mezeleri ve yemekleriyle yazarsam eksik olur. Safa deyince, Sami gibi, bir kontesi andıran sahibesinden de söz etmek lazım. Onların yazara ve sanatçıya verdiği değer ve gösterdiği ihtimam eşsizdir. Sadece ağırlamakla yetindiklerini görmedim hiç. Selim Bey’in ev düzeni iyi değildi, bir türlü onun istediği gibi olamıyordu. Doğrusu ya, olması da mümkün değildi zaten. Bunu bildikleri için, Selim Bey’in sevdiği ne kadar zeytinyağlı varsa onun yediği ölçülerde paketleyip kalkarken vermek gibi jestleri vardı hep. En azından sevdiği, sağlıklı bir şeyler yesin diye düşünürlerdi. Safa’daki kadar rafine incelik ve zarafeti başka yerde görmedim.
Sami deyip duruyorum, ama nasıl demeyeyim? Ölüm haberiyle sarsıldığımız o korkunç gece hastanenin önünde karşılaştık. Perişan haldeydi. Ertesi sabah, AKM’den kalkan cenaze arabasının ön koltuğunda oturuyordu. Önce Vaniköy’e, ardından da -babaannem ve dedem dahil olmak üzere ailemizden insanlar yattığı- Sahrayıcedit mezarlığına gittik birlikte.
Vaniköy’deki cenazede Cumhurbaşkanı da vardı, Türkan Şoray da, Hasan Cemal de, Koço’da tuvalete gidene kolonya ikram eden delikanlı da… Bütün ömrünü edebiyat ve sanat üzerinden toplumu birleştirmeye adamıştı, cenazesi de öyle oldu.






