Moby’den The Prodigy’ye: İstanbul’da kültürel bir yaz kürasyonu

İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – 2026’nın ilk yarısı geride kalırken, hızlanan dijital çağda “anlam” ve “canlı deneyim” arayışını merkezine alan Zorlu PSM, şehir festivali PSM Loves Summer ile 5. yılına merhaba diyor. Moby’den The Prodigy’ye uzanan line-up’ın arkasındaki felsefeyi, değişen izleyici reflekslerini ve İstanbul’un yaz ritmini, “Gelecekte fark yaratacak olanlar, en çok görünenler değil, en derin iz bırakanlar olacak” diyen Zorlu PSM Genel Müdür Yardımcısı Levent Dokuzer ile konuştuk.

Moby’den The Prodigy’ye
Moby’den The Prodigy’ye: İstanbul’da kültürel bir yaz kürasyonu
Haberin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Zorlu PSM, PSM Loves Summer festivaliyle 5. yılına merhaba diyor.
  • Festival, Moby’den The Prodigy’ye kadar önemli sanatçıları ağırlıyor.
  • Levent Dokuzer, geleceğin en derin iz bırakanların olacağını vurguluyor.
  • Zorlu PSM, İstanbul’un kültür-sanat takviminde kalıcı bir yer edindi.
  • Müzik festivali 6 Haziran’da JMSN ile başladı ve çeşitli isimlerle devam edecek.

Teknolojinin, yapay zekânın ve algoritmik popüler kültürün hız kesmeden hayatlarımızı kuşattığı, kesintisiz bir bilgi akışının içinde nefes almaya çalıştığımız bir çağın içinden geçiyoruz. Böylesine hızlı ve gürültülü bir iklimde sanat, kimimize Aristoteles’in dediği gibi doğanın eksikliğini tamamlayan bir sığınak sunuyor, kimimizi ise Trent Reznor’ın işaret ettiği o konfor alanının dışına çıkarıp sarsıyor.

İstanbul’un kültür-sanat takvimi her sezon yeniden yazılırken, bazı kurumlar yalnızca programlarıyla değil, kentle kurdukları sürdürülebilir ilişkiyle de kolektif hafızada kalıcı bir yer ediniyor. Zorlu PSM, son yıllarda bu hafızanın en görünür duraklarından biri. Röportajımızın öznesi olan “PSM Loves Summer by %100 Müzik” ise bu yıl beşinci yaşını kutluyor…

Açılışını 6 Haziran’da, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve prodüktör JMSN ile yapan seri; Moby (29 Haziran), Sex Pistols featuring Frank Carter (25 Temmuz), Skunk Anansie (30 Temmuz) ve The Prodigy (7 Ağustos) gibi müzik tarihinde iz bırakmış, sınırları zorlayan isimlerle devam ediyor. Biz de bu kapsamlı programın arka planını; yalnızca bir biletleme organizasyonu değil, devasa bir lojistik ve düşünsel süreç olarak şekillenen hikâyesini ve 2026’da “zamanın ruhu”nun PSM Loves Summer’ın sesinde nasıl karşılık bulduğunu anlamak üzere sorularımızı yönelttik.

Zorlu PSM Genel Müdür Yardımcısı Levent Dokuzer
  • İzninizle geniş bir perspektifle başlamak isterim. Müzik yapımcısı Trent Reznor müziğin görevinin “rahatsız etmek ve kim olduğumuzu hatırlatmak” olduğunu söylerken, Bob Marley müziğin “çarptığında acı hissettirmeyen” şifasından söz ediyordu. Daha geriye gidersek Aristoteles ise sanatın, doğanın eksikliğini tamamladığını savunmuştu. Bu üç zıt ama tamamlayıcı yaklaşımı tek bir kadraja aldığımızda; 2026’nın ilk yarısını tamamladığımız şu günlerde, kişisel ve profesyonel pencerenizden nasıl bir “zamanın ruhu” fotoğrafı görüyorsunuz? Kültür-sanatın yakın geleceğine dair öngörüleriniz nelerdir?

Aslında bu üç yaklaşımın bugün aynı anda geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir yandan çok hızlı, çok gürültülü ve sürekli dikkat talep eden bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji, yapay zekâ, sosyal medya ve kesintisiz bilgi akışı hayatlarımızı hiç olmadığı kadar hızlandırdı. Bu nedenle insanların bir kısmı sanatın kendilerini düşündürmesini ve konfor alanlarının dışına çıkarmasını arıyor. Bir kısmı ise tam tersine, gündelik hayatın yarattığı hengameden uzaklaşabileceği, nefes alabileceği alanlara ihtiyaç duyuyor. Sanat bugün bu iki ihtiyaca da aynı anda cevap vermeye çalışıyor.

2025’i geride bırakıp 2026’nın ilk yarısına baktığımda zamanın ruhunu en çok “anlam arayışı” ile tarif ediyorum. İnsanlar artık yalnızca içerik tüketmek değil, kendileriyle, başkalarıyla ve yaşadıkları şehirle bağ kurabilecekleri deneyimlerin parçası olmak istiyor. Bu nedenle kültür-sanat alanının yakın geleceğinde canlı deneyimlerin daha da değer kazanacağını düşünüyorum. Dijital dünya ve yapay zekâ hayatımızın merkezinde kalacak, ancak aynı mekânda bulunmanın, aynı şarkıya eşlik etmenin, aynı hikâyeye tanıklık etmenin yerini tutamayacak. Kültür-sanat kurumlarının görevi de artık yalnızca program yapmak değil, insanlara temas eden, hafızada kalan ve ortak bir duygu yaratan alanlar açmak. Gelecekte fark yaratacak olanlar, en çok görünenler değil, en derin iz bırakanlar olacak.

  • Gelelim, fiziksel alanda izleyicinin konfor alanını genişletirken, sahneye taşıdığı isimlerle zihinleri o konfor alanından çıkaran PSM Loves Summer’a… Günümüz ahvalinin tüm yorgunluğuna rağmen festival, bu yıl 5. yılına “merhaba” diyor. Serinin bu yılki programı ve teması, arkasında nasıl bir düşünsel ve pratik sürecin sonucunda şekillendi?

PSM Loves Summer’ın line-up’ını oluştururken, yazı ve İstanbul’u kültürel bir karşılaşma ve etkileşim alanı olarak düşünüyoruz. İstanbul’da yaz, kendi içinde hem bir hafifleme hem de bir yoğunlaşma taşırken hareketi başka biçimlerde devam eder. Beşinci yılda da bu ikilikten ilham aldık. İzleyiciye fiziksel olarak güçlü, özenli ve akışkan bir deneyim sunarken, sahneye taşıdığımız isimlerle dinleyicilerin zihinsel ve duygusal konfor alanını derinleştirmeyi amaçladık. Programda Moby’den The Prodigy’ye, Sex Pistols’dan Skunk Anansie ve JMSN’e uzanan hat, bizim için yalnızca türler arası bir çeşitlilik değil, müzik tarihinin farklı arayış ve dönüşüm biçimlerini aynı yaz içinde yan yana getirme arzusu. Bunu yaparken sanatçıların sahnede temsil ettiği kültürel ağırlığa, izleyiciyle kurabilecekleri bağa ve İstanbul’da nasıl bir karşılık bulacaklarına bakıyoruz. Pratikte ise bu ölçekte bir program, uzun soluklu uluslararası ilişkiler, turne takvimleri, teknik altyapı ve prodüksiyon kapasitesinin aynı masada buluşmasını gerektiriyor. Dolayısıyla PSM Loves Summer bu yıl da hem düşünsel hem operasyonel olarak İstanbul’un yaz aylarında dünyayla kurduğu canlı kültürel temaslardan biri olarak şekillendi.

“Bugünün arayışları içinden yeniden dinleme fırsatı”

  • Moby, Sex Pistols featuring Frank Carter, Skunk Anansie ve The Prodigy… Her biri yalnızca müzikleriyle değil, temsil ettikleri tavırla da dönemlerinin kültürel kodlarını sarsmış; politik, estetik ya da toplumsal anlamda yerleşik düzeni sorgulamış isimler. Günümüzün giderek daha steril, kontrollü-güvenli ve algoritmik hale gelen popüler kültür sahasında dinleyiciyi hâlâ sarsabilen bu tarz “uyarıcı” sanatçılarla buluşturmanın kültürel ve sosyolojik anlamını nasıl yorumluyorsunuz? Ve bu süreçte nasıl bir küratöryel yaklaşım / denge gözettiniz?

Bugün insanların erişebildiği içerik miktarı tarihte hiç olmadığı kadar fazla… Buna karşılık gerçekten şaşırabildiğimiz, sarsılabildiğimiz ya da dönüştürücü bir deneyim yaşayabildiğimiz anlar giderek azalıyor. Bu nedenle JMSN’den Moby’ye, Sex Pistols featuring Frank Carter’dan Skunk Anansie ve The Prodigy’ye uzanan bu program da sanatçıların ortak noktası her dönem var olmaları… Ve her dönem yeni alanlar açmış ve kültürel hafızada iz bırakmış olmaları. Kürasyon yaklaşımımız da tam olarak burada şekilleniyor, aynı hissi paylaşan sanatçıları aynı bağlamsal çatı altında buluşturmaya odaklanıyoruz.

  • Yıl 2011: Rock’n Coke sahnesinde dinlemiştik, şimdi ise Loves Summer ile yeniden huzurlarımızda… O dönemde Moby’yi dinleyen kuşak, bugün çok farklı bir yaşam deneyimi ve olgunlukla ona kulak verecek. Öte yandan Moby de artık 60 yaşında; yalnızca elektronik müziğin önemli bir sesi değil, aynı zamanda düşünsel üretimi, aktivizmi ve kültürel etkisiyle öne çıkan bir isim. Sizce bugünün dünyasında Moby’nin müziği ve yıllardır savunduğu değerler dinleyicide nasıl bir karşılık buluyor?

Her şeyden önce bu denli önemli bir elektronik müzik figürünü yeniden İstanbul’da ağırlamak çok heyecan verici. Bunun ötesinde Moby konseri, farklı kuşakların kendi hafızalarıyla bugünün duygusu arasında bir köprü kurmasına alan açmak anlamına geliyor. Onun müziği 90’lardan bugüne çok farklı yaşlardan dinleyicilerin hayatına temas etti. Ama Moby’yi özel kılan şey, bu teması sadece müzikal değil, duygusal bir karşılığını da yaratarak sürekli kılmış olması. Bugün 60 yaşında, yeni albümü “Future Quiet” ile daha içe dönük, daha sakin ama hâlâ çok güçlü bir yerden konuşuyor. Coachella’daki muhteşem dönüş performanslarının ardından başlayan performansları hepimizi heyecanlandırıyor. 29 Haziran, Zorlu PSM’deki konseri de, geçmişe nostaljik bir dönüşten çok, aynı müziği bugünün olgunluğu, yorgunluğu ve arayışları içinden yeniden dinleme fırsatı olarak görüyorum.

Türkiye şartlarında beş yılın ağırlığını ve karşılığını belki de en az ikiyle çarpmak gerekiyor. Beş yıl önce bu seriyi başlatırken hayal ettiğiniz o ilk tablo ile, bugün şehrin ritminde kendine yer edinen bu hemhal arasında nasıl bir fark gözlemliyorsunuz?

Geçen süre içerisinde dünyaca ünlü sanatçılarla yeni keşifleri aynı programda buluştururken, İstanbul’u uluslararası turnelerin önemli duraklarından biri haline getiren kültürel diyaloğun da parçası olduk. Bugün geldiğimiz noktada PSM Loves Summer’ın, İstanbul’un kültürel hafızasında kendine kalıcı bir yer edinmiş uzun soluklu bir şehir festivali haline dönüştüğünü görüyorum.

“Yılda 1.200’den fazla etkinliğe ev sahipliği yapıyoruz”

  • Daha önceki röportajımızda, “Toplumsal dönüşümün en önemli tetikleyicisi sanat” demiştiniz. Bu kadrajdan baktığımızda Loves Summer; ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümlerin bu denli hızlandığı günümüz Türkiye’sinde nasıl bir kültürel işlev üstleniyor? Sektörel tabirle soracak olursam; geride kalan bu beş yılın “Z raporunu” çıkardığınızda, dinleyicinin “paylaşım ve tüketim” reflekslerinde sizi en çok şaşırtan, hatta belki de yeniden düşünmeye zorlayan değişim ne oldu?

Beş yıl içinde birey olarak hiçbirimizin fark edemediği bir hızda teknolojik bir dönüşüm yaşadık. Bu dönüşüm hepimizin kararlarını ve seçimlerini etkiliyor. Herkes farklı gündemlerin, farklı ekranların ve farklı akışların içinde yaşıyor. Seyircinin etkinliklerle kurduğu ilişki de dönüştü. Sahnedeki isim hâlâ önemli ama artık tek belirleyici değil. Mekânın atmosferi, prodüksiyonun kalitesi, birlikte izlediği topluluğun enerjisi, hatta o gecenin hafızasında bırakacağı iz de kararın bir parçası. PSM Loves Summer’ın üstlendiği kültürel işlevlerden biri de tam burada ortaya çıkıyor. Farklı yaşlardan, yaşam tarzlarından ve müzikal beğenilerden insanları aynı mekânda, aynı deneyimin ve aynı duygunun etrafında buluşturabilen, nadir bir toplumsal temas zemini yaratıyor.

  • Bu ölçekte uluslararası sanatçıları art arda İstanbul’da ağırlamak, sadece bir biletleme -etkinlik organizasyonu değil, aynı zamanda devasa bir lojistik, iletişim ve diplomasi yönetimi de gerektiriyor. 2026 turne takvimleri şekillenirken, sanatçıları İstanbul’a ikna etme sürecinden sahne arkası üretim ve teknik hazırlıklarına kadar uzanan bu uzun yolculukta sizi en çok heyecanlandıran ya da zorlayan en ekstrem başlık neydi?

Zorlu PSM olarak yılda 1.200’den fazla etkinliğe ev sahipliği yapıyoruz. Bu ölçekte bir programı hayata geçirmek, yalnızca güçlü bir operasyonel yapı değil, aynı zamanda tutku, disiplin ve sürekli öğrenme isteği gerektiriyor. Uluslararası bağlantılarımız sayesinde dünyanın dört bir yanından sanatçılar, yaratıcı ekipler ve kültür profesyonelleriyle çalışıyoruz. Her projede farklı deneyimler ve bakış açılarıyla besleniyoruz. Ancak bizim için etkinliğin büyüklüğü hiçbir zaman gösterdiğimiz özeni belirleyen bir kriter değil. Ana sahnede binlerce kişiyi ağırladığımız büyük bir konser de, daha samimi bir atmosferde gerçekleşen küçük bir müzik dinletisi de aynı titizlikle ele alınıyor. Her etkinliğin kendi ruhu, kendi hikâyesi ve izleyicisi olduğuna inanıyoruz ve bu nedenle her ayrıntıya aynı dikkatle yaklaşıyoruz. Bu yaklaşımımızın temelinde, her projeyi yeni bir öğrenme fırsatı olarak görmek yatıyor. Her etkinlikten sonra kendimize yeni sorular soruyor, süreçlerimizi gözden geçiriyor ve daha iyisini yapmak için çalışıyoruz. Çünkü kültür-sanat alanında “başarı” yalnızca deneyimle değil, öğrenmeye ve gelişime açık kalabilmekle mümkün. Bu yüzden yaptığımız iş büyük bir heyecan verse de aynı zamanda ciddi bir sorumluluk ve emek gerektiriyor. Kolay değil; ancak ortaya çıkan deneyimin yarattığı etki, tüm bu çabayı fazlasıyla anlamlı kılıyor.

“İnsanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek”

  • Müzik teorisyeni Brian Eno, kültür-sanatı, insanların radikal duyguları güvenli biçimde deneyimleyebildiği bir simülasyon, bir tür toplumsal laboratuvar olarak tanımlıyor. Bu açıdan baktığımızda, festival alanlarında öfke, melankoli, isyan ya da coşku gibi duyguları hep birlikte, “güvenli” bir çerçevede yaşadığımızı söylemek mümkün! Dış dünyanın ekonomik, politik ve varoluşsal krizlerle giderek daha tekinsiz hale geldiği bir dönemde, PSM Loves Summer’ın bu anlamda Eno’nun tarif ettiği “güvenli deneyim alanını” sunduğunu söyleyebiliriz! Bir kültür yöneticisi olarak bugün konser mekânlarını ve festival atmosferini nasıl tanımlıyorsunuz?

Dijitalleşmenin hayatımızın her alanına nüfuz ettiği bir dönemde, aynı mekânda bulunmanın, birlikte hissetmenin ve ortak bir deneyimin parçası olmanın değeri giderek artıyor. İnsanlar artık yalnızca bir performans izlemek için değil, bir duyguya temas etmek, bir topluluğun parçası olmak ve gündelik hayatın baskılarından kısa süreliğine de olsa çıkabilmek için bir araya geliyor. Festival atmosferi tam da bu noktada devreye giriyor. Çünkü festivaller, farklı duyguların güvenli ve yaratıcı bir zeminde birlikte deneyimlenebildiği nadir alanlardan biri. Birbirini tanımayan insanların aynı ritimde hareket ettiği, aynı şarkıya eşlik ettiği ya da aynı sessizliği paylaştığı anlar, bugün her zamankinden daha kıymetli. Bir kültür kurumu yöneticisi olarak konser ve performans mekânlarını artık yalnızca “sadece bir mekân” olan yerler olarak görmüyorum. Bana göre bu mekânlar insanları birbirine bağlayan ve ortak bir aidiyet hissi üreten buluşma alanları. Kültür-sanatın en önemli işlevlerinden biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor: İnsanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek, ortak duygular etrafında yeni bağlar kurmak ve birlikte düşünmenin, hissetmenin ve hayal kurmanın mümkün olduğu alanlar yaratmak. Bu nedenle bugün bir konser ya da festival deneyimi, yalnızca bir etkinliğe katılmanın ötesinde, sosyal ve duygusal bir ihtiyaç hâline gelmiş durumda.

  • Artık dinleyicilerin tek bir müzikal kimlikle tanımlanmadığı, türler arasındaki sınırların giderek silikleştiği “akışkan” bir dönemdeyiz. Aynı dinleyici, sabah bir indie şarkıyla güne başlayıp, akşam The Prodigy ile deşarj olabiliyor. Müzik dinleme deneyimi hiç olmadığı kadar çoğul ve geçirgen. Sizce bu dönüşüm yalnızca müzik tüketim alışkanlıklarıyla sınırlı bir değişim mi, yoksa 2026 dünyasında daha esnek, kalıpları reddeden daha geniş bir toplumsal ve kültürel dönüşümün de bir yansıması mı?

Aslında bunun tamamen yeni bir olgu olduğunu düşünmüyorum. İyi müzik dinleyicileri tarihin her döneminde kulaklarını da kalplerini de farklı tarzlardan gelen sahici ve nitelikli üretimlere eş zamanlı olarak açagelmişlerdir. Aslında insanların müzikle kurduğu ilişki çoğu zaman türlerle değil, duyguyla ve samimiyetle ilgili. Ancak günümüzde, özellikle genç kuşaklarda kalıpları ve etiketleri benimsemeyen daha belirgin bir yaklaşım da seziyoruz. Bu nedenle mesele yalnızca müzik tüketim alışkanlıklarının değişmesi değil; insanların farklı ilgi alanları, türler ve deneyimler arasında daha rahat geçiş yapabilmesiyle de ilgili. Bence bu da kültür hayatını daha zengin, daha meraklı ve keşfe daha açık hale getiriyor.

  • Sizin için bir sanatçıyı “Loves Summer ruhuna uygun” yapan temel özellikler nelerdir?

Öncelikle türü ya da popülerliği değil, kendine ait bir sözü olması olduğunu düşünüyorum. Bizi heyecanlandıran isimler, müzik tarihinde ya da kendi kuşaklarında bir iz bırakabilmiş, yeni alanlar açmış. Sahnede yalnızca bir konser performansına izlemiş olmuyorsunuz. Bu nedenle JMSN de Moby de The Prodigy de Skunk Anansie de Sex Pistols da kendi tarzlarında, aynı hikâyenin parçası olabiliyor. İnsanları düşündürebilen, heyecanlandırabilen ya da duygusal olarak dönüştürebilen sanatçılar bu ruhun doğal parçası haline geliyor.

  • Yapay zekâ besteleri, sanal konserler, hologram turneler ve hibrit deneyimler artık sahnenin yeni normu. Bu kadar dijitalleşen bir kültür-sanat ortamında, fiziksel sahnenin -insanların yan yana geldiği o ham, canlı deneyimin- geleceğini nasıl görüyorsunuz? Önümüzdeki on yıla baktığınızda, küresel canlı müzik ekosisteminde bir kültür profesyoneli olarak sizi en çok heyecanlandıran ya da belki de en çok düşündüren, hatta endişelendiren gelişme nedir?

Zorlu PSM’yi yalnızca bir sahne ya da etkinlik mekânı olarak değil, dünyadaki sanatsal dönüşümleri Türkiye’deki izleyiciyle buluşturan, yeni sanatçılara ve farklı ifade biçimlerine alan açan bir kültür-sanat kurumu olarak konumluyoruz. Teknoloji de bu bahsettiğimiz dönüşümün dışsal bir unsuru değil artık çağdaş sanat üretiminin kaçınılmaz bileşenlerinden biri. Yapay zekâ, dijital görseller, film dili, artırılmış gerçeklik ya da hibrit sahneleme biçimleri, doğru bağlamda kullanıldığında sahnenin hakikatini zayıflatmıyor aksine onu çoğaltıyor. Bu sezon sahnelediğimiz Coppélia bunun iyi örneklerinden biriydi. Scottish Ballet yorumu ile klasik baleyi yapay zekâ, film dili ve dijital görsellerle buluşturan bu dikkat çekici uluslararası yapım, teknolojinin sahne sanatlarında yalnızca bir efekt değil, dramaturjik bir imkân olarak da düşünülebileceğini gösterdi. Zorlu PSM olarak bizim için belirleyici olan şey her zaman, teknolojinin ne kadar ileri olduğundansa, insan deneyimini ne kadar derinleştirdiği olacak.timinin kaçınılmaz bileşenlerinden biri. Yapay zekâ, dijital görseller, film dili, artırılmış gerçeklik ya da hibrit sahneleme biçimleri, doğru bağlamda kullanıldığında sahnenin hakikatini zayıflatmıyor aksine onu çoğaltıyor. Bu sezon sahnelediğimiz Coppélia bunun iyi örneklerinden biriydi. Scottish Ballet yorumu ile klasik baleyi yapay zekâ, film dili ve dijital görsellerle buluşturan bu dikkat çekici uluslararası yapım, teknolojinin sahne sanatlarında yalnızca bir efekt değil, dramaturjik bir imkân olarak da düşünülebileceğini gösterdi. Zorlu PSM olarak bizim için belirleyici olan şey her zaman, teknolojinin ne kadar ileri olduğundansa, insan deneyimini ne kadar derinleştirdiği olacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.