Lavin Goncagül Yılmaz, Milan Kundera’nın Şaka romanından yola çıkarak otoritelerin ve toplumun mizahtan neden korktuğunu ele alıyor. Kundera’nın romanındaki Ludvik karakterinin sevgilisine yazdığı masum bir şaka yüzünden hayatının kararması ve yazarın kendi yaşamında da benzer bedeller ödemesi, baskıcı rejimlerin mizahtaki ironiyi tahlil edemediğini gösterir. Yılmaz’a göre iktidarlar mizahtan değil, mizahın ideolojilerinin mutlaklık illüzyonunu ve kırılganlığını tek bir saniyede ifşa etmesinden korkar. Lavin Goncagül Yılmaz Milan Kundera’yı yeniden okudu ve yazdı: Şaka ciddiye alındığında…
Sevgilimden bir kartpostal aldım. Ona son sözlerim iyimser olması gerektiğiydi. Enseyi karartmamasını ve yazdığı tweet’lerden dolayı süren tutukluluğunun sonsuza dek sürmeyeceğini söylemiştim. Onun cevabı ise “İyimserlik halkın afyonudur! Sağlıklı ruh kokuşmuştur! Yaşasın Troçki” oldu.
Bu şaka Stalin’in ve Troçki’nin nostaljik hissettirmesinden dolayı kimsenin başına bela açmadı tabii ki. Peki ya Troçki yerine bugün hangi isim iktidarı rahatsız ederdi? Ya da daha kötüsü, kendi düşünce iktidarımızda hangi ismi böyle bir cümlenin sonuna koyarsak, önce içten içe irkilir, sonra da bu şakayı yapanın cezalandırılması gerektiğini düşünürdük?

Kitabın 1967 yılındaki ilk baskısı

1969
yılında ilk Türkçe baskı.
E yayınları-Çeviren Semih Özay
Stalin’e Troçki şakası yapmak
1967’de Çekoslovakya’da Stalinist bürokrasi için katlanılmaz isimlerden biri Troçki’ydi. Milan Kundera ilk romanı Şaka’da kahramanı Ludvik’in hınzır şakasına Troçki’yi eklemeyi tercih etmişti. Ludvik’in yaptığı bu şaka, âşık olduğu kadının o kaskatı, ciddi ve partizan ciddiyetine atılmış neşeli bir iğneydi. Ama totaliter aklın en belirgin vasfı, ironiyi tahlil edecek esneklikten yoksun oluşudur. Mizahı anlamaz, onu doğrudan bir imha tehdidi olarak kodlar. Nitekim o ironi, Ludvik’in gençliğini, eğitimini ve geleceğini elinden alan koca bir giyotine dönüştü.
Nihayetinde “bu bir kurguydu” deyip kitabı sadece içeriğiyle konuşamıyoruz. Çünkü Kundera’nın Şaka’sının baş karakterlerinden olan Ludvik’in ciddiyetsizliği ve mizah düşkünlüğü, edebiyatın sınırlarını aşıp yaratıcısının da başına bela oldu. Kundera yıllar içinde ülkesinde kitapları yasaklanan, üniversitedeki görevini kaybeden ve sonunda ülkesinden ayrılmak zorunda kalan bir yazara dönüştü. 1979’da Çekoslovak vatandaşlığından çıkarıldı; 1981’de Fransız vatandaşlığı aldı. Fransa’ya yerleşmesi ve orada yeni bir hayat kurması da bu hikâyenin sonradan gelen bedellerinden biriydi.

Çekçe güncel baskı

Türkçe güncel baskı
Elbette Milan Kundera, 2023’te bir yaz günü Fransa’da öldüğü güne kadar dünyaya kendi tarzından, metinsel ritminden, eleştirel bakışından hiç ödün vermeden birbirinden etkileyici kitaplar yazmaya devam etti. Tüm bunları anımsıyor olmamın sebebini merak etmediğinizi, doğrudan tahmin ettiğinizi biliyorum. Bunu bilmek bile uzun uzun yazmaya değer bir konuyken bu yazının konusu ne bir sosyalizm eleştirisi ne de yeni özgür dünyanın coşkuyla övgüsü…

Milan Kundera’nın
Şaka‘nın Fransızca baskısı için yaptığı düzeltmeler.

Milan Kundera’nın
Şaka‘nın Fransızca baskısı için yaptığı düzeltmeler.
Şaka ciddiye alındığında
Bu yazının konusu, rejimin adı veya ambalajı ne olursa olsun değişmeyen o kaskatı, çelik çekirdek: Mizahtan, hafiflikten ve kendi resmiyeti dışındaki her türlü kıkırdamadan dehşete düşen iktidar aklı.
İktidar dediğimiz de hepimizden bağımsız, kendi kendine doğup gelişip büyüyen tepemizdeki masalsı bir yumruk olsaydı. “Ortak düşmanımız neşemizi engellemek istiyor” deyip birlikte neler yapabiliriz diye düşünebilirdik. Ancak Milan Kundera’nın bu romanını diğer pek çok romandan ayıran detay, sadece baskıcı bir rejimin farklı seslere tahammülsüzlüğüne değinmek yerine, rejimin düşünce ve tavrına tüm ruhunu feda eden âşık olduğu kadının içindeki komiserin tanıdıklığı.
Öyle ki yazarımız bize Şaka ile yıllar öncenin gri Çekoslovakya’sından bir not bırakıyor. Ludvik’i felakete sürükleyen, devasa devlet aygıtının gözü üzerindeki bir casusluk şebekesi değildi. Âşık olduğu kadının, Marketa’nın o kaskatı, sorgulamayan ve kutsalına leke sürdürmemek için gözü dönen partizan sadakatiydi.
Kartpostaldaki iki cümlelik hınzırlığı bir gülüşle karşılamak yerine, içindeki o küçük bürokratı uyandırıp şakayı bir hıyanet vesikası gibi partiye sunan, tam da o aşkın ve yakınlığın kendisiydi. Kundera’nın bize gösterdiği esas dehşet, tiranlığın saraylarda değil; en yakınımızdaki insanın, en mahrem ilişkilerimizin gözlerinde filizlenmesiydi.
Üstelik o kötü bir kadın da değil. Sadece inandıkları uğruna katı olması gerektiğini düşünüyor ve buna göre davranıyor. Ludvik’in hayatı böylece peşi sıra darmadağın oluyor. Ama en azından herkes görevini yerine getiriyor. Her şeyin şakası yapılamayacağını, bazı konuların mizaha bulaştırılmaması gerektiğini içimizden birilerini cezalandırarak insanlığa tekrar tekrar göstermiş oluyor hem romandaki evren hem de okuyucuyla buluşunca dönemin Sosyalist Çekoslovakya’sı.

Şaka ciddiye alındığında: Mizah ve iktidar
Çünkü mesele basitçe mizahtan veya kıkırdamadan duyulan ilkel bir korku değil. İktidarlar mizahtan korkmaz; mizahın, kurdukları ideolojinin herkesi kapsamadığını ve kapsayamayacağını o tek saniyede açık etmesinden korkar. İdeolojiler mutlaklık iddiasındadır; ciddiyet ve korku ise bu mutlaklık illüzyonunu ayakta tutan yegâne harçtır. Mizah o alana girdiği anda, o kaskatı otorite dağılır, büyülü pelerin düşer ve kurulan rejimin aslında ne kadar kırılgan bir kurgudan ibaret olduğu ifşa olur.
Dönüp bugüne baktığımızda, Türkiye’de mizah içeriklerine yönelik tahammülsüzlükten, gözaltı ve tutuklama taleplerine, sosyal medyada binlerce insanın #tutuklansın gibi etiketlerle bir başkasının hürriyetinden mahrum bırakılması için kampanya yürütmesine kadar uzanan o tahammülsüzlük zinciri, tam olarak bu otorite kaybı telaşından besleniyor. Burada mesele yalnızca devletin mizaha müdahalesi de değil. Bir şakanın kendi mahallesinin sınırlarını aştığını düşünen insanların, ifade özgürlüğünü bir başkasının hakkı olarak değil, kendi kutsallarının izin verdiği kadar kullanılabilecek bir ayrıcalık olarak görmeye başlaması.
Binlerce insanın aynı anda “tutuklansın”, “cezalandırılsın”, “hesap versin” diye ses çıkardığı yerde, iktidarın resmi mekanizmalarına ihtiyaç duymadan küçük bir mahkeme kuruluyor. Mizahın sınırını çizen, neyin söylenebileceğine karar veren, kendi ahlaki öfkesini başkasının özgürlüğünden daha değerli gören bir kalabalık beliriyor. Sistem böylece yalnızca adliye koridorlarıyla değil, toplumsal linç mekanizmalarıyla da kendi kurduğu o kırılgan ciddiyet harcını tahkim etmeye çalışıyor.
Belki de tam burada Şaka’nın Marketa’sı bugüne biraz daha yaklaşıyor. Çünkü bu resimdeki en tekinsiz hakikat, meselenin sadece tepedeki iktidarla sınırlı olmaması. Bu durum, kendi kutsalına, kendi “doğrusuna” ve kendi mutlak hakikatine inanan her insanın, iktidar alanı bulduğu an sergileyebileceği potansiyel bir reflekstir. Kendi zihinsel iktidarımızı kurduğumuz her yerde; dokunulmaz kıldığımız bir isme, bir kavrama ya da bir ideale yöneltilen en neşeli iğnede bile içimizdeki o Marketa uyanıverir.

“Bu kadarı da fazla”, “Bunun da şakası olmaz” dediğimiz her an, otoritemizin ve inancımızın kapsayıcılığını yitirme korkusuyla şakayı ihbar edecek noktaya geliriz.
Troçki’nin adı değişir, rejimin adı değişir; Doğu Bloku’nun gri bürokrasisi gider, pırıltılı yeni dünyanın süslü otoriterliği gelir. Ama muktedirleştiğimiz an ciddiyetin arkasına saklanma ve otoriteyi koruma arzumuz hiç değişmez.
Kundera’nın Şaka ile bize bıraktığı o en yalın ayna belki de budur: Trajedi sadece tiranların varlığı değil; hepimizin kendi iktidar alanlarında birer otorite neferine dönüşmeye ne kadar yatkın olduğudur.
Ve o kaskatı, kapsayıcı görünmeye çalışan kokuşmuş ciddiyetin surlarında iz bırakacak tek şey, kendi içimizdeki komiserlere rağmen atılan o bağlam dışı, özgür kahkahadır.






