trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak! makineleşmek istiyorum! beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Şimdilerde iş hayatının herhangi bir parçası olanlar, çocukken Nâzım’ın o fütüristik coşkusunu yansıtan dizelerini muhtemelen arada bir anımsıyordur. Bana bu dizeleri hatırlatansa Sayaka Murata’nın tüm dünyada çok satan “Kasiyer” kitabı oldu. Sanayi devriminin “trak tiki tak”ından, 2000’li yıllarda sıkça karşımıza çıkan “dünya küresel bir köy haline gelecek” teorisinden dolayı kendisine yarı kâhin gözüyle baktığımız McLuhan’dan, Japon edebiyatının sıra dışı kalemi Sayaka Murata’ya… Nasıl olur da bu isimler aynı anda düşünce dünyamda art arda açılan sekmelere dönüşüyor?

Vardiyalı bir varoluş
2016 yılında Japonya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Akutagawa’yı kazandığında tüm dünyanın konuştuğu bu başarılı yazar, aslında pek de alışılmadık bir profil çiziyordu. Sayaka Murata, yarı zamanlı bir roman yazarı olmasının ötesinde, tam 18 yıldır bir konbinide (süpermarkette) kasiyer olarak çalışmaya devam ediyordu. Hatta ödül gecesinin sabahında, gazetecilerin “Artık bırakacak mısınız?” sorularına “Yarın vardiyam var, işe gideceğim,” cevabını vermesi; yarattığı karakter Keiko Furukura ile arasındaki o tekinsiz sınırı tamamen buharlaştırıyordu.
Bense birçok okur ve eleştirmenden tam puan alan Kasiyer ile, 2025’te bir kitap fuarında, İthaki Yayınları standındaki arkadaşların tavsiyesiyle tanıştım. Üstelik o kitap fuarına işim gereği ve aslında tamamen zorunlu olarak katılmıştım. Kısa süreliğine stantları gezerken, fuarın o bitmeyen uğultusu içinde bu kitabı elime aldığımda, kulağımdaki gürültüyü bu sayfalarla anlamlandırabileceğimi o an hissetmedim bile. Zaten çalışma hayatının nedense hislerle pek ilgilenmediğini hepimiz biliriz. Ancak hikâyenin sonuna geldiğimde, “Nasıl bu kadar birbirine benzer paketlenmiş hayatlar yaşayıp aynı türde deliriyoruz?“ diye düşünürken buldum kendimi.

Kasiyer Türkçe Baskı-İthaki Yayınları çev: H.Can Erkin

Konbini Ningen (Kasiyer) – Japonca Orijinal Baskı
Steril mabedin arızalı sakini
Kahramanımız Keiko Furukura; çocukluğundan beri dünyanın duygusal ve sosyal kodlarını çözemeyen, toplumun “normal” kabul ettiği kalıplara bir türlü sığamayan bir “arıza”.
Onu sever misiniz yoksa ürkütücü mü bulursunuz bilemem; ama daha çocukken parkta ölü bir kuş gördüğünde herkes yas tutarken, onun aklına gelen tek şeyin o kuşu babasının sevdiği şekilde ızgara yapmak olması, bu rasyonel ve soğuk karakterin hikâyesini ister istemez tek solukta okunur kılıyor.
Ancak asıl ilgi çekici olan; çalışma koşullarının işçileri getirdiği o bildik çıldırma noktasında, alışılagelmiş hassas kalpli ve kırılgan kişiliklerin buhranlarından çok daha farklı bir manzarayı izliyor oluşumuzdur.
Keiko, Jack London’ın kaleminden çıkan sınıf mücadelesinin en etkileyeci roman karakteri Martin Eden gibi sınıf atlamak ya da bir yerlere varmak istemiyor. Aksine kahramanımız; dünyanın o gürültülü beklentilerinden kopmak için bir süpermarketin belli vardiyalarına, steril el kitabına sığınıyor. Hiçbir şey olmak istemiyor. Market üniforması ve gün içinde yapacaklarının belli olması ona güven veriyor. O, dünyanın bozulan büyüsüyle hiç ilgilenmiyor bile… Çevresindekilerin otuzlu yaşlarına rağmen hâlâ bekâr olmasının ya da hâlâ yarı zamanlı bir işte çalışmasının bir kusur olduğunu söylemesi bile onu yaralamıyor. O, sadece huzurunu bozmayacak yeni yöntemler ve “normallik” taklitleri geliştiriyor.

Küresel köyde de herkese yer yok
İş hayatına yerleşen “sessiz istifa” (quiet quitting) kavramının, radikal pasifliğimizin bir meyvesi olduğu açık. McLuhan’ın “küresel köy”ünü üniversitelerde heyecanla okurken teknolojinin bizi özgürleştireceğini hayal ediyorduk. Ama bu “köyün” bizi bu denli aynılaştıracağını kestirememiştik.
Tam da burada, Keiko’nun hayatına bir asalak gibi dahil olan Shiraha karakteri, McLuhan’ın teorisine sert bir şerh düşer. Shiraha, modern dünyayı “hiç değişmemiş, sadece biçim değiştirmiş bir Taş Devri köyü” olarak nitelendirir. Sürekli köyden dışlanmaktan, “işe yaramayanların” toplum tarafından nasıl taşlandığından bahseder. Shiraha’ya göre modern dünya, verimli olmayan bireyi köyün dışına iten acımasız bir avcı topluluğudur. Keiko marketin el kitabına sığınarak bu köyden saklanırken, Shiraha bu köyün kurallarına duyduğu öfkeyle ama yine onun imkanlarına muhtaç kalarak bir “yok-oluş” sergiler. Böylece küresel köyden atılmamak için birbirine sığınan iki yabancı olarak belki de günümüzdeki pek çok ilişkilenmenin hicvedilişini okuruz.
İçimizdeki Keiko’nun yaşamaya devam etmek zorunda olduğunu hatırlayıp onun marketin el kitabına sığınması gibi, biz de dijital dünyanın “kabul görme” kılavuzlarına sığınıyoruz. Bu kadar çok “bağlantıda” olup bu kadar yalnız kalmak, McLuhan’ın bile öngöremediği o modern trajedinin ta kendisi. Her gün yüzlerce insana ürün satan Keiko da hiçbir insanla gerçek bir iletişim kuramıyor ve karşısına çıkan o “garip” ilişkisi de her iki taraf için bir uzaklık, bir doğru bir yanlış hissi veriyor. Böylece Keiko’nun o steril marketteki robotik huzuru, dışarıdaki kaotik duygulanmalar ve “aynılaşmış” gürültülerden daha tanıdık ve haklı geliyor.

Sonunda neler oluyor (Neler olacak bize)?
En nihayetinde Keiko, bir hikâye kahramanı olduğunu anımsayıp o çok sevdiği marketteki işinden ayrılır.
Okur olarak tam bir rahatlama hissi gelir sanırken, Keiko’nun huzursuzluğu günden güne artar. Marketten ayrılmak ona bir uzvunu kesip atmak gibi acı verir; başka bir işte çalışmayı hayal dahi edemez. Resmen marketleşir. Barkod okuyucunun mekanik sesi içinden ruhundan taşar…
Nâzım’ın “trak tiki tak” seslerinde yankılanan o fütüristik, gürültülü ve inşa edici makineleşme arzusu ile Keiko’nun “dıt dıt” seslerindeki o sessiz, steril ve korunaklı marketleşme arzusu; edebiyat tarihinin belki de en tuhaf tesadüflerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. Nâzım’ın şiirindeki ses, insanı makinenin gücüyle büyütüp dünyayı dönüştürmeyi hayal ederken; Keiko, sistemlerin yarattığı o kaotik gürültüden ve beklentilerden kurtulmak için bir rafa, bir kasaya, bir nesneye dönüşmeyi arzuluyor.
Bu iki nida arasındaki benzerlik bir miras değil, sadece hüzünlü bir asenkronluk. Biri sanayi devriminin şafağında bir “oluş”un, diğeri ise dijital çağın ortasında bir “yok oluş”un mekanik limanına sığınıyor. Keiko’nun marketleşmesi ne bir kurtuluş ne de bir yenilgi; sadece ruhun gönüllü bir düz çizgi hali…
Günün sonunda, Keiko’nun ve bizlerin sakinleri olduğumuz o prekarya köyünden yankılı sesler duyulur: “Sigortama dokunmayın, dilediğiniz kadar savaşın! Kim olduğumu değil, ne satın alacağımı bilmek istiyorum! Yaşasın yaşamamak!”
Lavin Goncagül Yılmaz’ın diğer yazılarını okumak için buraya tıklayın.





