Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Ercan Jan Aktaş “ETA’dan PKK’ye: Müzakere, siyasal dönüşüm ve irade” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Uzun süreli çatışmalar, salt silahların ve güvenlik politikalarının tarihi olmadı. Aynı zamanda devletlerin, toplumların ve silahlı hareketlerin değişen koşullar karşısında kendilerini nasıl yeniden konumlandırdıklarının tarihidir. Bir çatışmanın nasıl başladığını anlamak kadar, hangi koşullarda müzakere arayışının ortaya çıktığını, neden kesintiye uğradığını ve hangi siyasal dönüşümlerin barışın önünü açtığını anlamak da önemlidir.
Çatışma deneyimlerinden barış arayışına
Ekim 2024’te başlayan yeni süreçle birlikte, dünya üzerindeki çatışma ve çözüm deneyimleri Türkiye’de yürütülen tartışmaların önemli başlıklarından biri haline geldi. IRA–İngiltere, ANC–Güney Afrika, FARC–Kolombiya ve ETA–İspanya deneyimleri bu tartışmaların en çok başvurulan örnekleri arasında yer aldı.
Her bir deneyimin kendi tarihsel, toplumsal ve siyasal koşulları içinde değerlendirilmesi, aralarındaki benzerlikler kadar farklılıkların da görülmesi gerekiyor. Hiçbir çatışma birbirinin aynısı olmadığı gibi, bir ülkede işe yarayan çözüm yöntemi başka bir ülkede aynı sonucu doğurmayabilir.
Buna rağmen ETA–İspanya deneyimi, devlet ile PKK arasında yürütülen müzakere ve çözüm arayışlarını anlamak açısından özel bir önem taşıyor. Çünkü her iki deneyimde de uzun yıllara yayılan silahlı çatışmaların ardından, devlet ile silahlı hareket arasındaki ilişkinin güvenlik ve tasfiye ekseninden çıkarılarak siyasal muhataplık ve müzakere zeminine taşınması sorunu belirleyici bir başlık olarak karşımıza çıkıyor.
Bu çalışma, ETA–İspanya deneyimini hazır bir “model” olarak Türkiye’ye taşımayı ya da iki mücadele arasında doğrudan bir özdeşlik kurmayı amaçlamıyor. Asıl amacım, farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkmış iki deneyimin çatışmayı nasıl ürettiğini, hangi koşullarda müzakere arayışına yöneldiğini, hangi aşamalarda tıkandığını ve barış ihtimalinin hangi siyasal tercihler üzerinden güçlenip zayıfladığını anlamaya çalışmak. Çünkü çatışma çözüm deneyimlerinin asıl öğretici yanı, yalnızca başarıya ulaşmış sonuçlarında değil; başarısızlıklarında, kesintilerinde, geri dönüşlerinde ve tarafların bu deneyimlerden çıkardıkları derslerde de saklıdır.
Bütün bunları yalnızca akademik kaynaklar ve teorik tartışmalar üzerinden değil; saha gözlemleri, mücadele deneyimleri, okumalar ve tanıklıklar üzerinden anlatmaya çalışacağım. Yaklaşık altı yıldır Kuzey Bask’ta yaşıyor olmam, bu çalışmanın oluşmasında önemli bir imkân sundu. Gündelik hayatın ritmi içinde karşılaşılan anlatılar, anlatılmayanlar, eksik bırakılan cümleler, hafızanın taşıdığı sessizlikler ve insanların geçmişe bakışları, zaman içerisinde benim için başka türlü bir anlatının oluşmasına katkı sundu. Bask halkının özgürlük ve barış mücadelesinin farklı alanlarında yer alan kişi, kurum ve çevrelerle kurduğum ilişkiler de bu anlatının önemli kaynaklarından biri oldu.
Bu açıdan 1967 yılında, henüz 17 yaşında genç bir emekçiyken Bilbao’da Bask halkının özgürlük mücadelesine katılan ve ETA’nın kuruluşundan silahlı mücadelenin sona ermesine kadar uzanan tarihinin – liderlik dahil – bütün aşamalarında yer alan Josu Urrutikoetxea ile uzun bir zaman dilimine yayılan sohbetler, anlatılar ve söyleşiler çalışmanın temel kaynaklarından birini oluşturdu. Onun kişisel hafızası üzerinden aktarılan deneyimler, ETA’nın yalnızca örgütsel tarihini değil; mücadele içindeki dönüşümleri, farklı siyasal yaklaşımları, müzakere arayışlarını, kırılmaları ve barışa ilişkin arayışları içeriden görme imkânı sağladı.
Dolayısıyla bu çalışma ne yalnızca bir tarih anlatısı ne de dışarıdan yapılmış bir çatışma çözümü analizidir. İki farklı coğrafyanın mücadele deneyimleri arasında kurulan bir karşılaştırma, aynı zamanda sahadan edinilmiş bir tanıklığın içinden yapılan bir sorgulamadır. Benim için temel soru şudur: Uzun yıllar boyunca birbirini düşman olarak gören taraflar, hangi koşullarda birbirlerini siyasal muhatap olarak kabul etmeye başlayabilirler ve silahların yerine sözü koyabilecekleri bir zemini nasıl kurabilirler? ETA–İspanya deneyimine bakarken olduğu kadar, PKK–Türkiye deneyimini değerlendirirken de bu sorunun peşinden gitmeye çalışacağım.
I – İspanya’da II. Cumhuriyet’in tasfiyesi
Yaşadığım Kuzey Bask’taki kasabaya yüz kilometre uzaklıktaki bir köprü bir halkın yaşam alanlarının nasıl bölündüğünü oldukça çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Bask halkının bir şehrinin çizilen sınırla nasıl iki başka şehre/resmi olarak başka iki dile ayrıldığını duyumsamak, bunun bir parçası olmak insana çok şeyi yeniden sorgulatıyor. Fransa coğrafyası içinde yer alan Handaye kasabasında yürüyerek, İspanya coğrafyasındaki Irun kasabasına geçmek için kullanılan Avenida köprüsünün tam ortasında büyük bir kaya blok var. Handaye tarafında baktığında bu büyük kayanın üzerinde İspanya yazısını, Irun tarafından baktığında ise Fransa yazısını okuyorsun. Bir adımın Fransa’da, diğeri de İspanya’da olur, ancak gerçek bu değil, burası daha ortada Fransa ve İspanya devletleri olmadan Bask’tı.

Basklıların yürekleri de bu sınırlara hiçbir zaman alışmamış. Avenida’nın bir tarafında Fransız, diğer tarafında İspanya polisi dururken bu insanların gerçek anlamda bir özgürlük duygusunu duyumsamaları mümkün değildir. Bu köprünün Bask’lılar için bambaşka bir hafızası var. 4 Eylül 1936’da Frankocu İspanyol milliyetçileri Irun’a girip ve kenti ateşe verirler. Katliamdan kurtulmak için Basklıların Avenida Köprüsü üzerinde ellerinde bavullarıyla Hendaye yönüne doğru koşan kadın, erkek ve çocukların görüntüleri kaldı Bask halkının hafızasında. Bu durum bize devletlerin çizdikleri sınırların toplumsal hafızada bir çok başka anlamları olabileceğini göstermektedir.
Devletler sistemi çerçevesince bu kasaba ve şehirlere sınırlar çizilmiş olsa da, Bask’ın dağları hiç bir zaman bu sınırların bir parçası olmamış. Avrupa’da Alplerden sonra en yüksek dağ silsilesi Pyrénées dağlarıdır. İspanya ve Fransa bu dağları da çizerek Bask halkının doğal yaşam alanını ikiye bölmüş olmasına rağmen, dağların zirvelerinde, vadilerin içinde Basklıların yüzlerce yıldır kullandıkları geçitler, yollar, yaşam alanları olduğu gibi duruyor.
Bask Ülkesi’nin Fransa ve İspanya arasında bölünmesinin temelleri, 16. yüzyılın başlarında Kastilya Krallığı’nın 1515’te Yukarı Navarre’nin büyük bölümünü işgal etmesiyle atılır. Bu süreç, 1659’da Fransa ile İspanya arasında imzalanan Pireneler Antlaşması’yla daha da belirginleşerek kesin bir devlet sınırına dönüşür. Böylece tarihsel, kültürel ve toplumsal açıdan ortak bir bütünlük oluşturan Bask coğrafyası, iki farklı devletin egemenlik alanları arasında parçalanır. Ancak devletlerin çizdiği sınırlar, yalnızca haritaları değil, insanların yaşamlarını, ilişkilerini ve hafızalarını da bölmek ister.
Ne var ki hiçbir antlaşma bir halkın ortak hafızasını, dağlarla kurduğu ilişkiyi, kullandığı yolları ve kendisini ait hissettiği coğrafyayı bütünüyle bölmeye yetmedi. Bugün Pireneler’in iki yanında yaşamaya devam eden Bask gerçekliği, bize bunu bir kez daha güçlü bir şekilde anlatıyor. Bask halkı iki egemen devletin çizdikleri bu sınırlara karşı yüzlerce yıldır mücadele ediyorlar. Bizler bu mücadele deneyimlerinden daha çok ETA’nın mücadelesini dair okumalar yaptık.
İspanya’da II. Cumhuriyet’in ilanıyla (1931) birlikte, uzun süredir kendi siyasal ve kültürel kimlikleri temelinde hak ve özerklik talep eden Bask, Katalan ve Galiçya halklarının talepleri açısından yeni bir dönem başladı. Cumhuriyet yönetimi, bu talepleri bütünüyle karşılamasa da, üç bölgenin özerklik arayışlarına anayasal ve siyasal bir zemin açtı. Böylece merkezî devlet anlayışının karşısına, farklı halkların ve bölgelerin kendi siyasal iradelerini kullanabilmesine dayanan daha çoğulcu bir model ihtimali çıktı. Ancak bu dönem son derece kısa sürdü.
“1936’da başlayan İspanya İç Savaşı, yalnızca sağ ile sol arasındaki bir iktidar mücadelesi değildi. Aynı zamanda nasıl bir İspanya kurulacağına ilişkin iki farklı siyasal anlayışın çatışmasıydı.“ (1) Bir tarafta milliyetçi, muhafazakâr, Katolik ve güçlü biçimde anti-komünist güçlerin oluşturduğu cephe; diğer tarafta Cumhuriyet’i, laikliği ve farklı toplumsal ve siyasal güçlerin bir arada yaşama iradesini savunan Cumhuriyetçiler bulunuyordu. Bask, Katalonya ve Galiçya’nın özerklik talepleri de bu çatışmanın önemli başlıklarından biri hâline geldi. Özellikle Bask Ülkesi, kendi siyasal ve toplumsal kimliğini koruma çabası nedeniyle savaşın en ağır sonuçlarını yaşayan bölgelerden biri oldu.
“1939’da General Francisco Franco’nun zaferiyle İç Savaş sona erdiğinde, yalnızca Cumhuriyet yenilmedi; aynı zamanda İspanya’daki bölgesel özerklik ve farklı kimliklerin siyasal olarak tanınması yönündeki kazanımlar da büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.“ (2) Franco diktatörlüğü, merkeziyetçi ve otoriter bir devlet anlayışı kurarak Baskça, Katalanca ve Galiçyaca gibi dillerin kamusal kullanımını ve bölgesel siyasal özerklikleri ciddi biçimde sınırlandırdı. Böylece savaşın ardından İspanya’da yalnızca siyasal muhalefet değil, farklı halkların ve bölgelerin kendi kimlikleriyle var olma talepleri de devletin güvenlik politikalarının hedefi hâline geldi. ETA’nın ortaya çıkacağı tarihsel ve siyasal zeminlerden biri de tam olarak bu baskı, inkâr ve merkezileştirme döneminde şekillenecekti.
II – Franco rejimi ve sonrası

Yaklaşık kırk yıl süren Francisco Franco diktatörlüğü boyunca Euskal Herria/Bask Ülkesi, yalnızca savaşın yıkımını değil, savaş sonrasında kurulan sistematik baskı ve inkâr rejimini de yaşadı. Franco’nun II. Cumhuriyet’i ortadan kaldırarak kurduğu faşist rejim, İspanya’da yaşayan diğer halklar gibi Basklılar için de yalnızca siyasal hakların askıya alındığı bir dönem değil; kimliğin, dilin, kültürün ve özgürlük arayışının hedef alındığı uzun bir karanlık dönemdi.
Franco’nun müttefiği Hitler’in savaş uçakları tarafında 1936’da Guernica’nın bombalanması, bu şiddetin yalnızca askeri bir saldırı olmadığını, bir halkın hafızasına ve yaşam alanına yönelen yıkımın sembolüne dönüştü. Picasso, Guernica tablosuyla bu yıkımı yalnızca Bask halkının değil, bütün insanlığın hafızasına taşıdı. Ancak Guernica’da başlayan yıkım, bombaların susmasıyla sona ermedi; Franco rejimi altında onlarca yıl boyunca farklı biçimlerde devam etti.
İspanya’nın tamamını olduğu gibi, Bask’ı da olağanüstü hâl ile yönetmek isteyen Franco’ya karşı mücadele için Bilbao’da üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup genç militan 1952 yılında Ekin adında illegal bir dergi yayınlamaya başlar. Ekin Bask dilinde ‘başlamak’ (to begin), eylem (action) gibi anlamları içeriyordu. Bu oluşum 1958’de, ETA (Euzkadi Ta Azkatasuna- Bask Ülkesi ve Özgürlük) adını alır. ETA bir yandan İspanya faşizmine karşı mücadele ederken, öte yandan kendi burjuva sınıflarına karşı da benzer bir mücadele içinde olur. Sınıf mücadelesi eksenli ulusal kurtuluş mücadelesi, etkili anti-kapitalist bir duruş da içeriyordu.
1960’dan itibaren ETA, bağımsız ve birleşik Bask Ülkesi ideali çerçevesinde, şiddet eylemlerine başlar. Bu dönemde ETA, Franco diktatörlüğüne karşı ezilen Bask halkının tepkisini dile getirdiği için hem Bask Ülkesi’nde hem de tüm İspanya ve Avrupa’nın birçok ülkesinde destek görmeye başlar. (Özçer, 1999) (3) Franco’ya karşı muhalefette komünistler kadar ETA’nın da önemli bir rolü olur. Başta Fransa’da olmak üzere, Avrupa’nın bir çok ülkesinde devrimci, sosyalist ve muhalif yapılar bu mücadeleye aktif olarak destek sunarlar.
Franco’nun 1975’te ölmesiyle İspanya’da hızlı bir şekilde anayasal monarşiden demokrasiye geçiş süreci başlamış oldu. Bu sürece Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) öncülük etmek ister. 1975’ten itibaren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Soğuk Savaş koşullarındaki Avrupa’nın bölünmüşlüğüne son verilmesi, güvenlik ve istikrarın sağlanması ve katılan devletler arasında bu amaca yönelik iş birliğinin geliştirilmesi düşüncesiyle kurulur. Franco’nun ölümüyle birlikte AGİT faşist bir rejimle yönetilen bir İspanya yerine, demokrasiye geçiş yapan bir İspanya için etkili çalışmalar yürütür.
Hem İspanya’daki iç dengelerin zorlaması, hem de Avrupa devletlerinin teşvik ve katkılarıyla İspanya yeni sistem inşasına girer. 1978’de kısmi olarak politik tutsakların da özgürlüğünü kapsayan, İspanya’yı yedi özerk yerel yönetim şeklinde dizayn eden bir anayasa referandumu yapılır. Geçmişle yüzleşmeyi içermediği için ETA referandumu boykot eder. Kabul edilen anayasa sonrasında Mart 1979’da Bask Otonomi Statüsü Bask Parlamenter Meclisi tarafından kabul edilir ve Madrid Hükümeti’nin kabul etmesi sonucu 11 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girer. Böylece Vizcaya, Guipúzcoa ve Alava bölgelerinden oluşan Bask Otonomi Topluluğu (CAV) kurulmuş olur.
Franco’nun ölmesinden sonra İspanya Avrupa ülkelerinin de destekleriyle içine girdiği yeni rejim inşasına, geçmişi, yani Franco rejimi ile yüzleşmeyi koymadı. Daha 17 yaşındayken 1967’de ETA’ya katılarak bu mücadelenin hemen hemen bütün aşamalarında yer alan Josu Urrutikoetxea konuya dair kendisi ile yaptığım bir söyleşide ETA’nın yaklaşımını, “Faşist lider Franco öldü ve İspanya’da yeni bir dönem başladı. Devletin suç işleyen tarihine dokunmadan, asker üniformaları içindeki Franco’nun faşist kadrosu bir günde sivil elbiseler giyerek adeta aklandılar. ‘ETA militanlarına özgürlükler, Bask’a da demokrasi konusunda gelişmeler’ oldu. Ancak devletin suçlarını kimse konuşmak istemedi. Samimi bir yüzleşmeye gidilmedi. 40 yıllık faşist devlet suçları bir anda affedildi. Bunu bu şekilde kabul etmemiz mümkün değildi,“ biçiminde ifade edecekti. (3)
1978’de yapılan referandumdan sonra kabul edilen anayasada İspanyolcanın hâlâ tek resmi dil olması ve Franco rejimi ile yüzleşmeyi içermeyen bir hat üzerinden durmasından dolayı ETA silahlı mücadeleyi boyutlandırarak sürdürmeye devam eder. 1981’den itibaren ETA’nın silahlı mücadelesi, İspanya’da Franco diktatörlüğünün sona ermesinin ardından kurulan yeni rejimle birlikte farklı bir siyasal zemine taşındı. 1978 Anayasası ve ardından Bask Özerk Bölgesi’nin oluşturulması, Bask toplumunun kısmi taleplerine anayasal bir alan açmış olsa da, ETA silahlı mücadeleyi sürdürerek bağımsızlık hedefinden vazgeçmedi.
1980’ler boyunca ETA’nın eylemleri ile İspanyol devletinin güvenlik politikaları karşılıklı bir şiddet döngüsünü besledi. Devletin sert güvenlik yaklaşımı, tutuklamalar ve ETA’ya karşı yürütülen yasadışı GAL operasyonları gibi yöntemler çatışmanın toplumsal ve siyasal maliyetini daha da artırırken, ETA’nın saldırıları da özellikle güvenlik güçleri ve siyasetçiler başta olmak üzere çok sayıda insanın yaşamını yitirmesine yol açtı. Böylece Franco sonrasının demokratikleşme süreci, Bask meselesini bütünüyle çözmeye yetmedi; silahlı çatışma 1980’ler ve 1990’lar boyunca İspanya siyasetinin temel sorunlarından biri olarak varlığını sürdürdü. (Öztop, 2015) (4)
III – ETA’nın İspanyayla müzakere süreçleri
ETA ile İspanya devleti arasındaki müzakere arayışları, 1990’lı yılların sonlarında başlayan tekil bir girişim değildir. Silahlı çatışmanın sürdüğü yıllar boyunca farklı İspanyol hükümetleri, farklı yöntem ve koşullarla ETA ile doğrudan ya da dolaylı temas kurma arayışına girerler. Bu açıdan 1989 Cezayir görüşmeleri önemli bir başlangıç noktasıdır. ETA’nın ateşkes ilanının ardından İspanyol hükümeti ile ETA temsilcileri Cezayir’de bir araya gelir, görüşmelerde çatışmanın sona erdirilmesi ve siyasal çözüm imkânları tartışılır.

Ancak süreç birkaç ay içinde yeniden tıkanır ve ETA yeniden silahlı eylemlere başlar. Daha sonra 1995’te, Nobel Barış Ödülü sahibi Adolfo Pérez Esquivel’in de arabuluculuk girişimiyle yeni temaslar kurulur, fakat bunlar da kalıcı bir müzakere sürecine dönüşmez. Bu ilk deneyimler, tarafların birbirleriyle konuşmasının mümkün olduğunu gösterirken, karşılıklı güvensizliğin ve müzakerenin hangi zeminde yürütüleceği konusundaki anlaşmazlıkların süreci ne kadar kolay tıkayabildiğini de ortaya koymuştur.
1998 yılı ise bu açıdan yeni bir eşik oluşturmuştur. ETA süresiz ateşkes ilan ederken, Bask siyasal aktörleri arasında Lizarra-Garazi Anlaşması imzalanmış ve çatışmanın yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, siyasal bir çözüm perspektifiyle ele alınması gerektiği yönünde güçlü bir irade ortaya çıkmıştır. İspanya hükümeti de bu gelişmenin ardından ETA ile doğrudan temas kurmuş ve Mayıs 1999’da José María Aznar hükümeti döneminde Zürih’te görüşmeler gerçekleştirilmiştir. ETA, Kasım 1999’da ateşkesi sona erdirir ve yeniden silahlı mücadeleye döner. Böylece 1998–1999 süreci de kalıcı bir siyasal çözüme ulaşamadan sona erer.
2000’lerin ortalarına gelindiğinde ise yeni bir müzakere imkânı ortaya çıkar. Bu kez José Luis Rodríguez Zapatero hükümeti, ETA’nın 22 Mart 2006’da ilan ettiği “kalıcı ateşkes” sonrasında örgütle diyalog kurulmasının önünü açmak için adımlar atar. İspanyol Parlamentosu daha önce, ETA’nın şiddeti kesin biçimde terk etme iradesi göstermesi koşuluyla diyalog ihtimaline ilişkin bir çerçeve oluşturmuştu. Hükümet de bu süreci “önce barış, sonra siyaset” anlayışıyla yürütmek istediğini açıklar. ETA ile yapılacak görüşmelerin doğrudan siyasal statü veya anayasal meselelerin pazarlığına dönüşmemesi, siyasal konuların ise daha sonra demokratik ve siyasal aktörler arasında ele alınması gerektiğini savunur.
2005 – 2006 sürecinde farklı kanallardan temaslar yürütülür ve Bask siyasal aktörlerinin de dahil olduğu daha geniş bir siyasal çözüm zemini yaratılmaya çalışılır. Ancak süreç başından itibaren önemli bir kırılganlık taşıyordu. Hükümet, diyalog için şiddetin sona ermesini temel koşul olarak görürken, ETA kendi siyasal taleplerinin ve Bask halkının geleceğine ilişkin meselelerin müzakerenin parçası olmasını ister. Böylece “önce silahların susması mı, yoksa siyasal sorunların çözümüne ilişkin müzakerenin başlaması mı?” sorusu sürecin temel gerilimlerinden biri haline gelir.
Bütün bu çatışma ve karmaşaya rağmen 2006’da yeniden ateşker ilan edilir. Bütün bu süreçlerin içinde yer alan Josu (5); “Kendi kampımdan insanlarla düzinelerce, hatta yüzlerce toplantı yapmam gerekti. Ama aynı zamanda Bask Bölgesi’ndeki sivil toplumdan insanlar veya çeşitli temasları kolaylaştırabilecek uluslararası kuruluşların üyeleri ile birlikte” sürecin zorluğunu bu şekilde özetler. Çünkü ETA içinde bir kanat bu müzakerelere karşıdır.
Bu yeni dönemde İspanya, ETA’nın yalnızca Güney Bask/ İspanya topraklarındaki yapılanmasına değil, özellikle Kuzey Bask/ Fransa’da bulunan lojistik, finansal ve örgütsel ağlarına yönelik operasyonları da mücadelenin merkezine yerleştirdi. Fransa uzun yıllar ETA’nın önemli bir “arka alanı” olarak kullanılmış, örgütün özellikle Fransız Bask Ülkesi’nde barınma, lojistik, silah ve patlayıcı temini açısından oluşturduğu ağlar, İspanyol güvenlik güçlerinin dikkatinin önemli bir bölümünü bu bölgeye yöneltmesine neden olmuştu. İspanya ve Fransa arasındaki polis ve adli işbirliği de bu nedenle giderek daha kurumsal bir nitelik kazandı. 1987’de başlayan işbirliği, 2004 sonunda Paris Savcılığı ile İspanya’daki Audiencia Nacional arasında ortak soruşturma ekiplerinin oluşturulmasıyla yeni bir aşamaya geçti.
Zapatero döneminde, özellikle 2006 ateşkesinin sona ermesinden sonra, Fransa ile İspanya arasındaki bu işbirliği daha da yoğunlaştırıldı. 2007 yılı boyunca Fransa’nın güneyinde ETA mensuplarına yönelik çok sayıda operasyon gerçekleştirildi ve Fransız makamları İspanyol güvenlik birimleriyle bilgi paylaşımı ve ortak soruşturmalar yürüttü. Haziran 2007’de Fransa’nın güneyinde gerçekleştirilen ortak bir operasyonda ETA’nın üç üyesinin yakalanması, bu yeni güvenlik politikasının somut örneklerinden biriydi.
Bu değişim, ETA’nın hareket alanını önemli ölçüde daraltan yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına yol açtı. Artık İspanya-Fransa sınırı, örgütün iki ülke arasındaki hareketliliğini kolaylaştıran bir alan olmaktan çıkarılarak ortak istihbarat ve güvenlik politikalarının uygulandığı bir hatta dönüştürülüyordu. Dolayısıyla 2006 sonrasında ETA ile İspanya devleti arasındaki çatışmayı yalnızca Madrid’in yürüttüğü bir antiterör politikası olarak değerlendirmek eksik kalır. Fransa’nın güvenlik aygıtının giderek daha aktif biçimde sürece dahil olması, ETA’nın özellikle Fransa’daki örgütsel kapasitesinin hedef alınması ve iki devlet arasındaki istihbarat, polis ve yargı işbirliğinin kurumsallaşması, örgütün silahlı mücadeleyi sürdürme kapasitesini giderek aşındıran temel unsurlardan biri haline geldi.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. “ETA’nın silahlı mücadeleyi sona erdirmesi yalnızca güvenlik operasyonlarının sonucu olarak açıklanamaz. Devletlerin güvenlik politikaları örgütün askeri kapasitesini zayıflatırken, Bask toplumunda şiddete ilişkin siyasal tutumların değişmesi, Bask siyasetinin demokratik kanallarda güçlenmesi ve geçmişte yaşanan müzakere deneyimlerinin biriktirdiği siyasal hafıza da sürecin diğer önemli boyutlarını oluşturdu.“(6)
Bu nedenle ETA’nın son dönemini anlamak için bir yandan Fransa ve İspanya’nın giderek sertleşen ortak antiterör politikalarını, diğer yandan Bask toplumunda gelişen yeni siyasal ve toplumsal dinamikleri birlikte değerlendirmek gerekir. ETA’nın silahlı mücadeleyi sona erdirmesine giden yol, yalnızca örgütün baskı altına alınmasıyla değil, silahlı mücadelenin toplumsal ve siyasal zemininin giderek değişmesiyle de şekillendi.
Bütün bu gelişmelerin sonunda, silahlı mücadelenin artık sürdürülebilir olmadığını gören ETA, 2011 yılında kalıcı ateşkes ilan ederek silahlı faaliyetlerine son verme yönünde geri dönüşsüz bir adım attı. Bu karar, yalnızca örgütün askeri kapasitesinin zayıflamasının değil, aynı zamanda Bask toplumunda ve siyasal alanda yaşanan dönüşümlerin de bir sonucuydu. ETA, 2018 yılında Kuzey Bask’ın Bayonne kentinde gerçekleştirdiği silahsızlanma ve fesih süreciyle örgütsel varlığına son verdiğini açıkladı.

Böylece yaklaşık altmış yıl süren silahlı mücadele sona ererken, geride yalnızca bir çatışma tarihi değil; şiddetin nasıl başladığı, nasıl sürdürüldüğü ve nihayet hangi siyasal koşullarda terk edilebildiği üzerine önemli bir deneyim bıraktı. ETA deneyiminin asıl önemi de burada ortaya çıkar. Silahların susması çatışmanın sonudur, ancak kalıcı barışın başlangıcı bundan sonra gelir. Barış, yalnızca silahlı bir örgütün kendisini feshetmesiyle değil, çatışmanın yarattığı toplumsal yaraların onarılması, hafızanın yüzleşmeyle buluşması ve farklı siyasal kimliklerin demokratik bir zeminde birlikte yaşayabilmesiyle kurulabilir.
IV – ETA’dan PKK’ye diyalog ve müzakere
Türkiye’de Kürt özgürlük mücadelesiyle, Bask’ta ETA sonrası toplumsal barışın inşa edilmeye çalışıldığı süreçlerle kurduğum ilişki, iki deneyimin birbirine benzeyen ve ayrışan yönlerini birlikte görme imkânı sundu. ETA ve PKK deneyimlerini birbirine yaklaştıran en önemli ortaklık, her iki hareketin de kendi dönemlerinin siyasal koşullarında devletin bir halkın kolektif haklarını yok sayması politikaları karşısında ortaya çıkmış olmasıdır.
Her iki hareket de yalnızca kültürel veya kimliksel talepler üzerinden değil, siyasal bir gelecek tasavvuru üzerinden şekillenmiş, silahlı mücadeleyi uzun yıllar boyunca temel mücadele araçlarından biri olarak kullanmıştır. Her iki deneyimde de devletin güvenlik merkezli yaklaşımı çatışmanın derinleşmesinde önemli bir rol oynamış, silahlı mücadelenin kendisi ise zaman içerisinde hem devlet hem toplum açısından ağır siyasal ve toplumsal maliyetler yaratmıştır. Dolayısıyla iki deneyimin ortak noktalarından biri, çatışmanın yalnızca silahlı tarafların iradesiyle değil, devletin uyguladığı politikalarla ve daha geniş toplumsal-siyasal koşullarla birlikte şekillenmiş olmasıdır.
ETA deneyimi açısından belirleyici sorunlardan biri, Franco sonrasında değişen İspanya’yı ve dünyadaki büyük siyasal dönüşümü yeterince okuyamaması olmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve sosyalist blokun çözülmesiyle birlikte yalnızca uluslararası sistem değil, devrimci hareketlerin siyasal referansları da değişmiştir. İspanya demokratik bir sisteme doğru dönüşürken ETA, kuruluş döneminin ideolojik çerçevesini ve siyasal hedeflerini büyük ölçüde korumuş; böylece değişen toplumsal ve siyasal koşullar karşısında giderek daralan bir hareket alanıyla karşı karşıya kalmıştır.
Burada, müzakerenin temel meselelerinden birisinin yalnızca masaya oturmak olmadığını, değişen koşullar içerisinde siyasal hareket alanı yaratabilme kapasitesinin de ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz. Bunun için tarafların birbirini muhatap kabul etmesi, karşılıklı adımlar atması ve güveni küçük ama süreklilik taşıyan adımlarla geliştirmesi gerekir. Müzakereyi mümkün kılan şey, ilkelerden vazgeçmek değil; bu ilkeleri değişen tarihsel koşullarda hangi siyasal araçlarla gerçekleştirebileceğini yeniden düşünebilmektir. İlkesiz pragmatizm teslimiyete, değişen koşulları okuyamayan ideolojik katılık ise çıkmaza dönüşebilir.
Bu noktada ETA ile PKK–Öcalan deneyimleri arasında önemli bir farklılık ortaya çıkmaktadır. Öcalan, Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun çözülmesini yalnızca jeopolitik bir değişim olarak değil, 20. yüzyılın devrimci siyaset anlayışının yeniden sorgulanmasını gerektiren tarihsel bir kırılma olarak değerlendirmiş ve PKK’nin siyasal yöneliminde yeni arayışlara yönelmiştir. Çatışma ve şiddeti tek çözüm aracı olarak gören bir çizgiden, Kürt meselesinin demokratik ve siyasal kanallarla çözümünü arayan yeni bir perspektife doğru geçişin zemini böyle oluşmuştur. Bu dönüşüm aynı zamanda devletin de Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil, siyasal bir mesele ve müzakere konusu olarak ele alabileceği bir muhataplık alanı yaratma arayışını içermiştir.
Bu karşılaştırmanın bir başka önemli boyutu örgütsel karar alma kapasitesidir. PKK’de Öcalan merkezli gelişen liderlik ve karar alma mekanizması, değişen koşullara göre stratejik dönüşüm gerçekleştirmeyi ve müzakere süreçlerinde ortak bir siyasal irade oluşturmayı kolaylaştırırken, ETA’daki daha parçalı yapı, ortaya çıkan siyasal imkânların bütünlüklü biçimde değerlendirilmesini zorlaştırmıştır. ETA’da zaman içerisinde farklı siyasal ve stratejik eğilimlerin ortaya çıkması, müzakere konusunda ortak ve bağlayıcı bir iradenin oluşmasını zorlaştırmıştır. Nitekim Josu Urrutikoetxea’nın anlatısında da 2006 sürecine ilişkin olarak kendi kampı içerisinde çok sayıda toplantı yapılmasının ve müzakerelere karşı çıkan bir kanadın bulunmasının altı çiziliyor. Bu durum, ETA açısından sorunun yalnızca İspanya devletiyle ortak bir zemin bulmak olmadığını; aynı zamanda kendi içindeki farklı yaklaşımları ortak bir müzakere iradesinde buluşturmak olduğunu gösteriyor. Buradan çıkan sonuç, müzakerenin yalnızca karşı tarafın değişmesine değil, kendi siyasal yapısının da değişme ve yeni koşullara cevap verebilme kapasitesine bağlı olduğudur.
Ancak burada Öcalan faktörünü yalnızca bir “avantaj” olarak değerlendirmek de eksik olur. Merkezi liderlik, hızlı karar alma ve stratejik yön değişikliği açısından önemli bir kapasite yaratırken, aynı zamanda siyasal iradenin belirli ölçüde tek bir merkezde yoğunlaşması anlamına gelir. Dolayısıyla ETA ile PKK arasındaki farkı “biri merkezî, diğeri parçalıydı” biçiminde basitleştirmek yerine, iki farklı örgütsel yapının müzakere kapasitesini nasıl etkilediği üzerinden değerlendirmek daha doğru olacaktır. ETA’nın parçalı yapısı, farklı görüşlerin ve siyasal eğilimlerin süreç içerisinde etkili olmasına imkân verirken ortak karar üretmeyi zorlaştırabilmiştir. PKK’deki merkezi liderlik ise ortak irade oluşturmayı ve stratejik dönüşümü kolaylaştırmış, ancak bunun karşılığında karar alma kapasitesini güçlü biçimde merkezileştirmiştir.
Sonuç olarak ETA deneyimi, bir çatışmanın sona ermesinin tek bir görüşme ya da tek bir anlaşmayla gerçekleşmediğini gösteriyor. Cezayir’den Zürih’e ve sonraki temaslara uzanan her girişim, başarısızlıklarıyla birlikte bir siyasal hafıza oluşturmuş, sonunda ETA’nın silahlı mücadeleyi bırakmasına giden yolu hazırlayan deneyimlerin birikimine dönüşmüştür. Bu nedenle barış süreçlerini yalnızca sonuçları üzerinden değil, kurulan ve bozulan masalar, değişen siyasal diller, karşılıklı öğrenmeler ve tarafların dönüşüm kapasiteleri üzerinden değerlendirmek gerekir. Barış, devletler arasında imzalanan bir metnin ötesinde, uzun süre birbirinden koparılmış hayatların yeniden birbirine temas edebileceği siyasal ve toplumsal zeminin kurulmasıdır. Bu nedenle bir kez daha altını çizmekte fayda fayda var. Barış talep edilmez; insanların kendi yaşamları, hafızaları ve gelecekleri üzerinde yeniden söz sahibi olabildikleri bir zeminde kurulur.
- Godicheau, François. La Guerre d’Espagne : République et révolution en Catalogne (1936-1939). Paris : Odile Jacob, 2004.
- Vilar, Pierre. Histoire de l’Espagne. Paris : Presses Universitaires de France, coll. « Que sais-je ? », n° 275, 2017
- Özçer, Akın. İspanya Siyasi Tarihinde Bask Milliyetçiliği. İstanbul: Doğan Kitap, 1999.
- Öztop, Fatma Anıl. “Devlet İçi Etnik Çatışmaların Çıkış Nedenleri: İspanya’daki Bask Sorunu Üzerine Bir Değerlendirme.”
- Danis, Véronique & Sanjurjo, Dante. « Difficile adieu aux armes pour le Pays basque », Le Monde diplomatique, décembre 2006.
- Urteaga, Eguzki. Le processus de paix au Pays basque. Paris : L’Harmattan, 2021.








