İSTANBUL (Medyascope) – Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Utku Perktaş, aynı madalyonunun ikinci yüzü olarak tanımladığı biyoçeşitlilik krizini, Türkiye’nin ilk deniz milli parklarını ve COP’larda görünmeyen biyoçeşitlilik gündemini Medyascope için değerlendirdi.

Bugün biyoçeşitlilik krizi uzmanlar tarafından aynı madalyonun iki yüzü olarak tanımlanıyor. Doğal habitatların bozulması ya da yok olması iklim krizinin etkilerini sertleştirirken, iklim krizi yoğunlaştıkça biyoçeşitlilik de tehlikeye giriyor. Ancak iklim krizi meselesi artık herkes tarafından bilinen “moda” bir konu haline gelmesine rağmen, biyoçeşitlilik krizi yeterince görünür değil.
Temelini Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi’nden alan BM Biyoçeşitlilik Konferansı (COP17), bu yıl ekim ayında Ermenistan’da düzenlenecek. Türkiye’nin de taraf olduğu bu konferans, BM İklim Değişikliği Konferansı (COP31) kadar bilinmiyor. Ayrıca biyoçeşitlilik krizi, COP31’in küresel uygulama hedefleri arasında yer almazken eylem gündemine “Rio Synergy” başlığında, “İklim, biyoçeşitlilik ve çölleşmenin birleştiği entegre çözümler” olarak dahil edildi. COP17 hedefleri doğrultusunda 16 Ağustos’ta ilan edilen deniz milli parkları hamlesi, doğal habitatların korunması adına önemli bir adım olsa da yeterli değil. Biyolog Utku Perktaş, bu görünmezliğin insan merkezli bakış açısı ve bu bakışla uygulanan politikalardan kaynaklandığını vurguladı.
“Biyoçeşitlilik bir arı için neden önemlidir”
Apaçık Radyo’da yayınlanan Antroposen Sohbetler’in de yayıncısı olan Utku Perktaş, diğer türlerin gözünden dünyaya bakamadığımızı söyledi. Perktaş, iklim değişikliğinin son yıllarda moda bir konu haline geldiğini, bunun farkındalık artırmak adına güzel olduğunu ancak biyoçeşitlilik konusunda farkındalığın çok düşük olduğunu bildirdi. Ayrıca siyasi otoritelerin ve bilim çevresinin de bunu yeterince bilmediğinden endişelenen biyolog, bu bilgisizliğin sebebini insan merkezli bakış açısına ve cehalete bağladı. Perktaş, insan merkezliliği şu cümlelerle örneklendirdi:
“Kendimizi bir kere merkezin dışına alıp başka canlıların gözünden gezegene ne oluyor, gezegende diğer canlılara ne yapıyoruz sorusunu sormuyoruz. Çıkan krizlerin, insanlara ne yaptığıyla ilgiliyiz sadece. Örneğin birkaç yıl önce The Guardian’da bir haber çıkmıştı, ‘biyoçeşitlilik insan için neden önemlidir’ diye bir başlık atmışlardı. ‘Biyoçeşitlilik bir arı için neden önemlidir’ diye başlık atan yok. Şimdi böyle olunca biyoçeşitliliğe sıra gelmiyor ki hep insan merkezli konuşuyoruz.”
Gezegende insan kaynaklı habitat tahribatları nedeniyle, pek çok tür yok olma riskiyle karşı karşıya. Söz konusu krizi rakamlar üzerinden değerlendiren Perktaş, karasal endemik türlerin %34’ünün, denizlerdeki endemik türlerin %46’sının yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Perktaş ekologların yaptıkları bilimsel modellere atıfta bulunarak insanın olmadığı bir dünya simülasyonunda canlıların yok oluş hızının 1 ila 10 tür arasında olduğunu, 1 milyon yılda maksimum 10 tür yok olurken minimum 1 türün yok olabileceğini vurguladı. Perktaş’a göre evrimin buna ihtiyacı var ancak insanın olduğu senaryoda durum iç açıcı değil:
“İnsanın olduğu senaryoda 30 yılda 5 kuş türü kaybediyoruz. And Dağları’nda 5 tane ötücü kuş türünü kaybettik. Bu kuşlar 1984 yılında gözleniyordu. 2014 yılına geldiğimizde, bu 5 kuş türü artık gözlenmez oldu. Üstelik kuşlar hareket edebiliyor, uçabiliyor ama bitki endemiklerini düşünün, hareket etme şansları hiç yok, onlar da yok oluyor ve sayılarını net olarak bilemiyoruz.”
“Bu, bizim insan olarak bilinçaltımıza yerleşmiş bir kibir”
Bu görünmezliğin bir de politik boyutları var. Prof. Dr. Perktaş bunun somut sebeplerinden birinin rant olabileceğini söyledi ve insan merkezli bakışın biyoçeşitlilik krizinin görünmezliğinde daha derin bir politik sebep olduğunun altını çizdi. Perktaş, rant için Ege ve Akdeniz kıyılarındaki habitat tahribatını örnek verirken insan merkezliliği Akbelen direnişinde yaşadığı bir anekdotla açıkladı:
“Akbelen Ormanı’ndaki direnişe gönüllü olarak katılmıştım, o sırada bölgeye bir bilirkişi heyeti geldi. Resmî olarak bilirkişi değildim ama akademik kimliğimle hâkime şunu anlattım, burası kızılçamların yaşadığı bir yer, kızılçamlar bu bölgede 130 bin yıl önce de vardı. İnsan yoktu, kızılçamlar vardı. Yani burası onların ana vatanı, bu kadar pervasız girmemek lazım. İkinci olarak burada Anadolu sıvacı kuşu yaşıyor. Türkiye dışında yalnızca Kafkasya’da, azıcık Rusya ve Gürcistan’da, bir de Midilli Adası’nda bulunuyor, dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Üreme alanı tam burası, bu alanı tahrip ederseniz kuşun yuva yapacak, yumurta bırakacak, yavru büyütecek yeri kalmayacak. Hâkim bana ‘o zaman bana kuşu göster’ dedi. Orada yüzlerce insan var, kuş gelip kendini gösterip ‘ben buradayım’ demeyecek, benim o an bir kuş gösterme imkânım yok ama bunu hayalimden de söylemiyorum. Karşımda bir hukuk uzmanı var, ben de bir biyoloğum, ornitologum, evrimsel biyolog ve ekologum, bildiğim yerden konuşuyorum. O ise böyle bir karşılık veriyor. Yani temelde karşımızdaki canlıya kıymet vermeyen, tümüyle insan merkezli bir bakışla karşı karşıyayız. Bu, bizim insan olarak bilinçaltımıza yerleşmiş bir kibir. Bu kibri öyle yansıtıyoruz ki, adam işini yapmaya gelmiş, ‘ben işimi yaparım giderim’ diyor. Aynı Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’nda anlattığı gibi, bir an durup ‘biraz düşüneyim’ demiyor. Oysa çok net, bir kuşa kötülük yapıyoruz, bir ağaca kötülük yapıyoruz.”
“Kimse biyoçeşitlilik krizi nedeniyle neyi yok ettiğimizi bize söylemiyor”
İklim ve biyoçeşitlilik krizi konularında taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde, verdiğimiz taahhütlerle uygulamalarımız arasındaki çelişkileri eleştiren Perktaş, verilen vaatlere uyulmadığını söyledi. Hidroelektrik ve madencilik projeleri gibi doğal habitatlara zarar veren faaliyetlerin bu çelişkilerin başını çektiğini vurgulayan biyolog Perktaş, hem Türkiye’nin hem de dünyanın fosil yakıtlara yönelmeye devam ederek bu habitat tahribatını ve iklim krizini derinleştirdiğini belirtti.
Biyoçeşitlik krizini etkileyen faktörler arasında ormansızlaşma, habitatların bozulması, istilacı türler, kirlilik gibi önemli sebeplerin olduğunu vurgulayan Perktaş, bu sebeplerin biyoçeşitliliği iklim değişikliğinden çok daha fazla etkilediğini vurguladı. Ona göre, ülkelerin uluslararası biyoçeşitlilik sözleşmelerine taraf olması bu problemlerin peşine gerçekçi bir şekilde düştükleri anlamına gelmiyor:
“Kimse biyoçeşitlilik krizi nedeniyle neyi yok ettiğimizi bize söylemiyor, bunlara bakmıyoruz, önceliğimiz değil. Dolayısıyla ne kadar uyuyoruz derseniz biyoçeşitlilikle ilgili kurallara ya da uymanız gereken anlaşmalara, bu ciddi olarak problem, uyduğumuzu düşünmüyorum ben ya da sözde uyuyoruz.”
BM İklim Değişikliği Konferansları’nı (COP) teori ve uygulamadaki çelişkileri üzerinden eleştiren Perktaş, organizasyonların amacına ulaşmadığı gerekçesiyle COP31’e katılmayacağını bildirdi. İklim değişikliğiyle mücadele için fosil yakıt kullanımının sonlandırılması gerektiğine değinen bilim insanı, küresel iklim sorunlarını ülke sınırlarına sıkıştırarak tartışmanın dünyaya somut bir fayda sağlamadığını savundu. Ona göre, ekonomisi petrole dayalı ülkelerde düzenlenen bu zirveler çevreci bir maskeden ibaret kalıyor ve bu durum konferansların güvenilirliğini zedeleliyor.
Akdeniz biyoçeşitliliğini korumak adına bir eylem çağrısı
Prof. Dr. Utku Perktaş ve doktora öğrencisi Can Elverici’nin Akdeniz Havzası’ndaki endemik karasal omurgalıların dağılım ve popülasyon dinamiklerini inceledikleri tez çalışması, iklim değişikliğinin biyoçeşitlilik üzerindeki yakıcı etkilerini bir kez daha gözler önüne serdi. Tezden uyarlanan ve 36 amfibi türüne odaklanan makale özetinde araştırmacılar, elde edilen verilerin Akdeniz’in hassas ekosistemini korumak adına acil bir eylem çağrısı niteliğinde olduğunu vurguladı. Araştırma sonuçlarını değerlendiren Perktaş, Akdeniz Bölgesi’nin ekolojik tahribatın anormal boyutlara ulaştığı küresel bir “hotspot” (sıcak nokta) olduğunu hatırlatarak canlı türlerinin iklim krizine karşı yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kaldığına dikkat çekti.
Sıcak noktalardaki türlerin, mevcut alanlarda yaşayamayarak coğrafi kaymalar gösterdiğini belirten Perktaş, sürecin aciliyetini şu sözlerle aktardı:
“Sizin bahsettiğiniz makalede amfibiler söz konusuydu. İki yaşamlılar, hem suya hem karaya bağımlılar. Dolayısıyla iklim değişiminde çok daha hassaslar. Yani yaşamlarının belli bir bölümünde susuz bir ortamda yaşayabilmeleri mümkün değil. Dolayısıyla suya da ihtiyaçları var, ki kuraklık bugün, Anadolu’da dahil olmak üzere Akdeniz bölgesini tehdit eden önemli faktörlerden bir tanesi.”
İklim krizinin getirdiği kuraklık ve orman yangınlarının habitatları tahrip etmesi nedeniyle canlıların daha yüksek rakımlara doğru çekilmek zorunda kaldığını aktaran Perktaş, türlerin göç ettikleri yeni coğrafyalarda da yoğun insan faaliyetleri, tarım alanları ve yapılaşma engeline takıldıklarını belirtti. İnsan baskısının değişmeden devam etmesinin canlıların tutunma şansını tamamen yok ettiğini ifade eden bilim insanı, coğrafyanın hızla dönüştüğü bu kritik dönemde Akdeniz ve Anadolu biyoçeşitliliğini koruma önlemlerinin vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Deniz milli parkları çok önemli bir başlangıç ancak…
Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Biyolojik Çeşitlilik Çerçeve Sözleşmesi kapsamında belirlenen küresel hedefler doğrultusunda Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı ve Kuzey Ege Deniz Milli Parkı olmak üzere Türkiye’nin ilk deniz milli parklarını ilan etti. 16 Ağustos 2026’da ilan edilen Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı ile Kuzey Ege Deniz Millî Parkı’nın sınırları, yaklaşık 2,34 milyon hektarlık deniz alanı olarak çizildi. Prof. Dr. Perktaş, COP31 öncesinde bu gelişmenin önemli bir başlangıç olduğunu vurgulayarak yetkililere şu uyarılarda bulundu:
“Türkiye bu iki deniz millî parkını COP31 sürecinde somut bir iklim ve biyolojik çeşitlilik taahhüdüne dönüştürebilir. Bunun için yönetim planlarının şeffaf biçimde hazırlanması, koruma zonlarının bilimsel ölçütlerle belirlenmesi, üniversiteler ve bağımsız araştırmacılar tarafından uzun dönemli izleme yapılması ve elde edilen verilerin kamuoyuna açık olması gerekir. Balıkçılar, kıyı toplulukları, yerel yönetimler ve sivil toplum da yalnızca bilgilendirilen değil, karar süreçlerine katılan aktörler olmalı.”
Çözüm: Biyoçeşitliliği merkeze koyup insanı merkezden almak
Utku Perktaş’a göre, iklim krizi yalnızca atmosferdeki karbon miktarıyla ilgili değil. Denizlerin ısınması, oksijen kaybı, habitatların bozulması, kıyı ekosistemlerinin tahribi ve biyolojik çeşitlilik kaybı aynı krizin birbirine bağlı sonuçlarını oluşturuyor. İklim politikası ile doğa korumayı birbirinden ayıran bir yaklaşımın başarı şansı ise giderek azalıyor. Deniz milli parklarının ilanı, biyoçeşitliliğin korunması adına önemli bir eylem olarak ön plana çıkıyor ancak tek başına yeterli değil. Ona göre, biyoçeşitliliği gerçek anlamda korumanın yolu, bilimden temel alan bütüncül bir yaklaşımı benimsemek:
“Karar vericilerin, iklimden bağımsız olarak tabiatın bozulmasını önleyecek adımları atması gerekiyor. Bunun için de, bilim insanlarının analizlerini, iklim bilimcilerin ve meteorologların iklim verilerini, karstik sistemdeki su yapısına dair hidrojeologların verilerini bir bütün olarak dikkate alması gerekiyor. İklimi değiştirdiğimiz doğru ama bu, tabiatın yarın kendini kurtarmayacağı anlamına gelmiyor. Bu yüzden bu alanlara pervasızca giriş yapmamalıyız.”
İnsan merkezli habitat yıkımına kendi deneyimi üzerinden örnek veren biyolog şunları anlattı:
“Tuz Gölü çevresinde kuşlara bakarken bir yerel belediyeyle konuşmak durumunda kalmıştık ve bize yer altı sularının bittiğini, 80 metreden su çektiklerini ama bir yandan da bölgeye insan çekmek için TOKİ konutları inşa ettiklerini söylemişlerdi. Oysa TOKİ demek oraya site yapmak demek ve Tuz Gölü’nün çevresinde sitenin ne işi var? Devletin bunu görüp ‘Bir dakika, burada iklim değişimi var, aşırı su kullanımı söz konusu, bunu kontrol etmedik ve bir habitatı sıkıntıya soktuk, bari daha da sıkıntıya sokmayalım’ diyebilmesi gerekiyor. Özetle, gezegendeki türleri koruyabilmek için biyoçeşitliliği merkeze koyup insanı merkezden almak gerekiyor.”
“Gezegene bir şey olmayacak, hiç kimse merak etmesin”
Gezegende bilimsel olarak kanıtlanan biyoçeşitlilik kayıpları ve habitat bozulmalarının ardından alınan önlemlerin olduğu ancak bunların yetersiz ya da insan merkezli bakışa sıkışıp kaldığı noktada “umudumuz var mı?” sorusuna ise Perktaş’ın yanıtı, “gezegene bir şey olmayacak, hiç kimse merak etmesin” oldu. Ona göre, asıl zararı görecek olan homo sapiens:
“66 milyon yıl önce dünyaya kocaman bir meteor çarptı, yanardağlar harekete geçti, atmosfer on-yirmi yıl değil yüzlerce yıl boyunca karardı, dinozorlar yok oldu. Yani gezegen böylesine katastrofik olaylardan çıkmayı biliyor, bundan da çıkar çünkü yok oluşlar aynı zamanda evrimin tetikleyicisidir ve canlılık yeni türlerle, yeni mekanizmalarla kendine mutlaka bir çıkış yolu bulur.”
İnsanı bir mirasyedi olarak tanımlayan Perktaş, gezegendeki biyoçeşitliliğin 3,8 milyar yıllık canlılık tarihinden bize kalan bir miras olduğunu ve gezegeni kullanım anlamında domine etmiş bir tür olarak bizim o mirası yediğimizi söyledi. Ona göre, bu mirasyedilikten uzaklaşarak, tüketimlerimizi, insan merkezli bakışımızı değiştirmeye odaklanarak, sonraki kuşaklara daha umut dolu bir gezegen bırakabiliriz.
Utku Perktaş’ın Daron Acemoğlu’yla “Dar Koridor yaklaşımı biyoçeşitliliğe uyarlanabilir mi?” sorusuna yanıt aradıkları sohbeti dinlemek için, 25 Ağustos’ta Apaçık Radyo’da yayınlanan Antroposen Sohbetler bölümüne tıklayın.






