Medyascope okurları yazıyor – Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Ecem Akyüz, “Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Medyascope okurları yazıyor – Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi
Medyascope okurları yazıyor – Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi

Alışmayalım, alıştırmayalım, alışılanlar arasında savrulmayalım diye…

2026, 30 Ağustos Pazar… Tarih bugünü gösterdiğinde şimdiye kadar zihnimizde sadece Zafer Bayramı canlanıyordu. Balkonlara astığımız bayraklar, gururla yaşaran gözlerimiz, sonsuz saygı… Ama bu sene zaferlerimizi geride bırakan bir yenilgi yaşadık. Yenilgimiz büyük ve geri dönülemez oldu. Hem insanlığa hem yitip giden canlara hem yüzüne açıklama dahi yapılamayan onlarca anne, baba, çocuğa, baktığınızda insan canına karşı yaşanan büyük bir yenilgi…

Her büyük felaketin sonunda ortaya çıkan kocaman “İnsan canı bu kadar mı ucuz?” sorusuyla yine, yeniden karşı karşıya kaldık.

Benim de Kıbrıs seyahatimin denk düştüğü ve yaşanılanları, insanların düşüncelerini, dillerinden dökülenleri, belki en çok söylenmeyenleri gözlerimle bizzat gördüğüm Girne açıklarında batan FİLOJET isimli yolcu gemisinde yaşananlar… Daha önce yaşanan hiçbir felakete bu kadar yakından ve canlı bir şekilde şahit olduğumu söyleyemem. En azından kulaklarım daha önce hiç bu kadar acı şeyleri duymamış, gözlerim yardım çığlığının ne demek olduğunu deneyimlememişti.

Girne’den Mersin’e gitmek üzere yola çıkan ve kalkıştan kısa bir süre sonra alabora olan bir gemiden çok daha fazlası. Öncesi, olay anı ve sonrası olmak üzere aşama aşama hatalar silsilesiyle dolu bir felaket.

Her şey bir gün öncesinden gösteriyor kendini aslında. Benim tam da İstanbul’dan Kıbrıs’a uçağımın olduğu, hatta Ercan Havalimanı’nın hava şartlarından dolayı uçuşları kapattığı, uçağımın bu yüzden Kıbrıs’a iniş yapamayıp Antalya’ya indiği o gün. Daha sonrasında Girne’de yerlilerle o günü konuşma fırsatım olduğunda taksicilerden bir beyefendi tam olarak “Kıbrıs’ta kışın bile böyle bir hava olmaz. O günü hiç unutmuyorum, arabanın içindeydim ve kenara çekip beklemek zorunda kaldım. İçinde olmama rağmen araba sağa sola defalarca savruldu. Burada ilk defa böyle bir şey yaşadım diyebilirim” dedi. Bölgede yaşanan şiddetli fırtınadan dolayı hem hava hem de deniz yoluyla gerçekleştirilen birçok sefer iptal edilmişti. Ertesi gün Mersin’e hareket etmek için yola çıkan FİLOJET gemisinin içinde tatil için birkaç günlüğüne Kıbrıs’ı tercih etmiş, belki ailesini görmeye gelmiş yüzlerce insan vardı. O insanların hepsi geri dönerken orada geçirdiği güzel hatıraları, umutları, sevinçleri, mutlulukları da beraberinde götürüyordu. Çocuklarıyla birlikte yolculuk eden aileler belki kazadan birkaç saniye öncesine kadar tatilde yaşadıklarını anımsayıp gülüşüyorlardı. Belki bazıları evine varınca yapacağı şeyleri zihninde planlıyordu, belki bazıları için kötü bir döneminde iyi gelen bir tatil olmuştu. O gemi tam da o gün tüm güzel hatıraların yitip gittiği, umutların tükendiği, yerini anne babasını kocaman denizin ortasında, kim bilir kaç metre derinde kaybeden çocukların acı çığlıklarına, bir şekilde bota çıkmış olan insanlara evladını yanlarına almaları için yalvaran anne babaların yakarışlarına, gözleri önünde sevdiklerinin ölümüne, belki yan yana can veren ailelere bıraktı… Biz bunları depremlerde de, kazalarda da, doğa felaketlerinde de birçok yerde yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Belki olaylar, zamanlar, mekânlar farklı oluyor ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki: “ihmalkârlık”. Öylesine acı ve acının getirdiği bir öfkeyle dolu ki bu kelimenin tanımı…

Geminin seyahat ettiği gün yani Kıbrıs’ta yaşanan şiddetli fırtınanın ertesi günü denizde (swell) yani ölü dalga dediğimiz, fırtına sonrası rüzgâr dursa dahi büyük dalgaların bir süre daha devam ettiği bir hava şartı zaten mevcuttu. Normal şartlarda bu bir geminin alabora olması için yeterince şiddetli bir durum değildi. Tabii şartlar normal sayıldığında böyleydi çünkü uzmanlara göre gemi yolculuk yapabilecek kapasitede bir gemi değildi. Araştırmalara göre, Fransa’da IRIS JET adıyla üretilen bu gemi 2003 yılında Türkiye’ye getirilip, Taşucu–Girne hattında çalışmaya başlıyor ancak aynı yıl içerisinde Taşucu Limanı’nda rıhtıma çarpıyor. Çarpmasının ardından ise onarım yapılıyor. Daha sonrasında borçlar ve şirketin mali sorunları nedeniyle gemi uzun süre Taşucu Limanı’nda kalarak hakkında haciz işlemleri yapılıyor. Yani geminin geçmişinde hasar ve uzun süreli bekleme bulunuyor. 2008 yılında ise icradan 2 milyon 425 bin dolar bedelle satılıyor. Tam da bu noktada geminin tamirinin daha düşük maliyetle bir Yunan firmasına yaptırıldığına ilişkin iddialar ortaya çıkıyor. 2017’de IRIS JET, Yunan şirketi Irisjet Maritime Company’nin mülkiyetine geçiyor. Bu dönemde de birçok kez yenilenerek onarılıyor. 2024’te ise gemi yeniden el değiştirerek Türk şirketi Filo Denizcilik Ltd.’ye satılıyor. Özetle bakıldığında geminin geçmişi birçok el değiştiriyor ve sürekli yenilenmeye alınıyor. 30 Ağustos günü ölü dalgalara karşı bu kadar etkilenmesinin en büyük sebebi de bu olarak görülüyor. FİLOJET yola çıktıktan kısa bir süre sonra denizin geminin altına vurmasıyla birlikte delikler açılıp, içeri su girmeye başlıyor. Her şey bu kısma kadar belki toparlanıp, kurtarılabilir durumdaydı ama işte tüm ihmalkârlık bundan sonra daha da devam ediyor. Yolcuların çığlıklarına, geri dönelim sözlerine, ikazlarına, korkularına karşılık kaptan sadece “biz bunlara alışkınız, dönmeye gerek yok, endişelenmeyin” diyor. Bu cümle tam olarak “İnsan canı bu kadar mı ucuz?” sorusunun karşılığı oluyor aslında. Bunca insan feryat ederken karşılığında sadece bu yanıtı alabiliyorlar. Kısa bir süre sonra suyun içeri dolduğunu gören mürettebat yolcuların o alanı boşaltmasını ve tek bir yere toplanmalarını istiyor. Ağırlık hâliyle tek bir alana toplanıyor ve denge bozuluyor. Kaptan gidemeyeceğini anladığı sırada geminin batmasına sebep olacak o “U” dönüşünü saniyeler içinde gerçekleştiriliyor ve sonrası zaten malum…

Medyascope okurları yazıyor – Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi
Medyascope okurları yazıyor – Kıbrıs bir yaz günü acıya ancak bu kadar yelken açabilirdi

Şimdi tüm bu olanlardan sonra alanında uzmanlar, olayı bizzat yaşayan ve kurtulan kişiler, insanları kurtarmaya gelen botlar bile batmazken geminin böyle bir hava şartında hayli hayli batmaması gerektiğini söylemeye başladı. Hâliyle bu gemi alabora olduğuna göre akla beklenen sorular geldi. Geminin Akdeniz’de faaliyet gösterebilir olarak nasıl uygunluk belgesi alabildiği, sefer yapmaya elverişli olduğuna nasıl karar verildiği, teknenin tamiratının kimler ve hangi koşullar altında yapıldığı, o gün hava şartlarında geminin çıkmasına kimin müsaade ettiği ve daha birçok soru… Bunun yanı sıra aslında kaptanın kaptanlık belgesi olmadığı, aksine adının yolcu listesinde geçtiği, geminin uzun yol seferlerine uygun olmadığı tespit edildi. Tüm bunların çözümlenmesi için elbette süreç başlatıldı, kaptan ve beraberinde 14 kişi tutuklandı. Girne açıklarında yerin yüzlerce metre derine batan geminin enkazına ulaşıldı. Kara kutuya ulaşmak için çalışmalar hâlâ sürüyor. Öyle ya da böyle gün geçtikçe gerçekler biraz daha gün yüzüne çıkacak.

Ama tıpkı benim gibi bu olaya şahit olan insanlar ve tabii en başında bu felaketi yaşayan insanlar o can pazarını asla unutamayacak. Kıbrıs’ta kaldığım süre boyunca gece gündüz demeden, başımı gökyüzüne her kaldırdığımda üstümüzden geçen helikopterlerin, arama kurtarma ekiplerinin sesleri, hâlâ kulaklarımdan gitmiyor. Öylece durmak ve elinizden hiçbir şeyin gelmemesi, başınızın üstünden geçen helikopterlerin denizin binlerce metre altındaki insanların belki de sadece cesedine ulaşmak için uğraştığını bilmek çok acı verici. Hayatım boyunca baktıkça huzur bulduğum denizin ilk defa beni karanlığa çektiğini o zaman hissettim. Sanki çok normalmiş gibi günlerce Kıbrıs’taki yerli halk, sahil kesimlerinde görevli kişiler hepsi denizden uzak durmamız gerektiğini bunun sebebinin birkaç gün içinde kıyıya ceset vurma ihtimalinin olduğunu söyledi. Oradaki insanların böyle ağır bir şeyi söylemek zorunda olması, bir ülkeye altından kalkmanın çok zor olduğu o buhranın çökmesi ve tüm bu olanlara şahit olmak çok zordu. Orada olayları herkes konuşmaya, dillendirmeye, düşüncelerini paylaşmaya açık değildi diyemem ama insanlar hâliyle çok yorgun, umutsuz ve üzgündü. Konuşabildiğim ve paylaşmak isteyen biri olduğunda dinlediğim şeyler de empati yaparken gerçekten zorlandığım, karşılığında teselli edebileceğim şeyler değildi. Birinin lise arkadaşını o felakette kaybettiğini söylemesi üzerine susmaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu mesela. Çünkü Kıbrıs’ta geçirdiğim birkaç günde şunu fark ettim. Biz insanoğlu ölüme alışabiliriz, kabullenebiliriz belki yüzleşebiliriz ama biz çok daha acı bir şeye alışmışız daha doğrusu alıştırılmışız meğer. Sevdiğimiz canların hiç uğruna bir anda gidebileceği ihtimaline… Kiminle konuştuysam, hangi insanın gözleriyle denk geldiysem hep bunu hissettim. O kadar alıştırılmışız ki buna o yüzden kayıplarımızı, bir cesedin kıyıya vurma ihtimalini, olanları, sevdiğin birini kaybettiğini söylemek gibi şeyler artık söylenebilir olmuş. İçin yanarken güç bulup kendini ifade etmek, başına gelenleri açıklamak şart olmuş. En çok da bu yüzden yazıyorum bu satırları. Yaşananlar, mekânlar, insanlar değişebilir ama hep aynı tazelikte baki kalan acılarımıza alışmayalım, alıştırmayalım, alışılanlar arasında savrulmayalım diye…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş